33

    RevelationCuzPageSurah
    92 582Nisa(4)

٣٣

وَلِكُلٍّ جَعَلْنَا مَوَالِىَ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْاَقْرَبُونَ وَالَّذينَ عَقَدَتْ اَيْمَانُكُمْ فَاتُوهُمْ نَصيبَهُمْ اِنَّ اللّهَ كَانَ عَلى كُلِّ شَىْءٍ شَهيدًا

(33) ve li küllin cealna mevaliye mimma terakel validani vel akrabun vellezine akadet eymanüküm fe atuhüm nasiybehüm innellahe kane ala külli şey’in şehida

hepsine mirasçılar tahsis ettik bırakılan mallardan ana, baba ve akrabalarına yeminlerinizi bağladığınız kimselere onlara hakkı olan hisselerini verin şüphesiz Allah her şeye karşı Şahit bulunmaktadır

(33) To (benefit) every one, we have appointed sharers and heirs to property left by parents and relatives. To those, also, to whom your right hand was pledged, give their due portion. For truly Allah is witness to all things.

1. ve li kullin : ve hepsi için, hepsini, herkesi
2. cealnâ : kıldık
3. mevâliye : yakınları, akrabadan olan mirasçılar
4. mimmâ (min-mâ ) : şeyden
5. tereke : bıraktı
6. el vâlidâni : ana-baba
7. ve el akrabûne : ve akrabalar
8. ve ellezîne : ve onlar, o kimseler
9. akadet : akit yaptı, yeminleşti, bağladı
10. eymânu-kum : sizin yeminleriniz
11. fe âtû-hum : artık onlara verin
12. nasîbe-hum : onların nasipleri, payları
13. inne : muhakkak
14. allâhe : Allah
15. kâne : oldu, idi, …dır
16. alâ kulli şey’in : her şeye
17. şehîden : şahit

وَلِكُلٍّ her biri içinجَعَلْنَا kıldıkمَوَالِيَ varislerمِمَّا تَرَكَ bıraktığındanالْوَالِدَانِana babanınوَالْأَقْرَبُونَ ve yakın akrabalarınوَالَّذِينَ عَقَدَتْ bağladığı kimselere deأَيْمَانُكُمْ yeminlerinizinفَآتُوهُمْ verinنَصِيبَهُمْ paylarınıإِنَّmuhakkak kiاللَّهَ Allahكَانَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ her şeyeشَهِيدًا hakkıyla şahiddir


SEBEB-İ NÜZUL

İbn Abbâs’tan “Yeminlerinizin bağladığı kimselere paylarını verin…” âyet-i kerimesi hakkında rivayet ediliyor: Cahiliye devrinde insanlar “Hangimiz önce ölürse arkada kalan ona mirasçı olacak,” diye birbirleriyle antlaşma yapar­lardı. Allah Tealâ bunun hakkında “Akrabalar Allah’ın kitabında birbirlerine diğer mü’minlerden ve muhacirlerden daha yakındırlar. Şu kadar var ki dostla­rınız için herhangi bir iyilikte bulunmanız müstesnadır. Bu, kitabda yazılıdır.” (el-Ahzâb, 33/6) âyetini indirdi.

İbn Cerîr’in Avfî kanalıyla İbn Abbâs’tan rivayetinde o şöyle demiştir: Cahiliye devrinde birisi, gidip bir diğerinin nesebine katılır ve ona tâbi olurdu. Tâbi olduğu kişi Ölünce de ölenin vârisleri gelir mirası aralarında paylaşır ve o ölene tâbi olana ölenin mirasından hiçbir şey vermezler, ortada kalakalırdı. İşte bunun üzerine Allah Tealâ “Yeminlerinizin bağladığı kimselere paylarını Verin.” âyet-i kerimesini İndirdi.

Saîd ibnu’l-Museyyeb’den gelen bir rivayette ise o şöyle diyor: Bu âyet-i kerime, kendi çocukları dışında bir takım insanları oğulluk edinip de onları kendilerine mirasçı kılan kimseler hakkında nazil olmuştur.

Ebu Davud’un Ümmü Sa’d bintu’r-Rebî’den rivayetle tahricinde o şöyle demiştir. Bu âyet-i kerime Hz. Ebu Bekr ve oğlu Abdurrahman hakkında nazil oldu. Hz. Ebu Bekr oğlu Abdurrahman müslüman olmamakta direnince Ona hiçbir şekilde infakta bulunmıyacağına ve mirasından ona bir şey bırakmıyacağına yemin etmişti. Ancak oğlu Abdurrahman müslüman olunca Allah Tealâ bu âyet-i kerime ile Hz. Peygamber (sa)’e, ona mirastan payını vermesini emretmiştir.


AÇIKLAMA

Erkek ve kadınlardan her biri için mevâlî yani mirasçı ve asabe akrabalar yaptık. Bu kimseler, ana-baba ve akrabaların kendilerine bıraktığı mirası alır­lar.

İslâm gelmeden önce “Sen bana varis olursun, ben de sana varis olurum” diyerek kendileriyle kuvvetli yeminler edip ittifak kurduğunuz kimselere de mirastan hisselerini veriniz. Siz onlara bu konuda ağır yeminlerle ahit ve vaat­lerde bulunmuştunuz. Şüphesiz Allah bu akitler hususunda aranızda hakkıyle şahittir. Bu hüküm İslâm’ın ilk dönemlerinde idi. Daha sonra Allah Teâlâ bu hükmü Enfal süresindeki ‘Yakın akrabalar birbirlerine (diğer insanlardan) da­ha yakındırlar” ayetiyle neshetti.

Aynı şekilde hicretten sonra Medine’de Ensar ile Muhacirler arasındaki kardeşlik sebebiyle de birbirine mirasçı olma cereyan ediyordu. Hz. Peygamber (s.a.)’in aralarında tesis ettiği kardeşlik dolayısiyle bir Ensari’ye yakın akraba değil, bir muhacir mirasçı oluyordu. İşte o hüküm de “Her biri için mirasçılar (mevâlî) yaptık.” ayetiyle neshedildi.

Yani ittifak, velâ ve kardeşlik sebebiyle birbirine mirasçı olma hükmü neshedilmiştir. Ve biliniz ki Allah Teâlâ geçmişte de şu anda yaptıklarınıza vakıf ve muttalidir, o yüzden kıyamette yaptıklarınızın karşılığını size verecektir. Allah onlarla yaptığınız akit ve ahitlerinize şahittir ve O, vefakârlığı sever.

Ayetin “Herbiri için baba ve ananın, akrabaların terk ettikleri mirastan da varisler yaptık” kısmı hakkında müfessirlerin görüşleri dört farklı şekilde ifade edilmiştir:

1- Kendisine mirasçı olunan her bir insan için bıraktığı maldan alacak bir varis yaptık. Kelâm böylece tamamlanmıştır. “Baba-ana ve akrabalar” grubu ise mukadder bir sualin cevabıdır. Sanki “Varis kimdir?” denilmiş de, “Baba-ana ve akrabalardır” diye cevap verilmiştir.

2- “Baba-ana ve akrabaların geriye bıraktığı kimselerden varis olan her bir insan için mevruslar (kendisine mirasçı olunanlar) yaptık.” “mimmâ tereke = bıraktıklarından” lafzındaki cer ile mecrur ise mahzuf bir kelimeye mütealliktir, o mahzuf da muzafun ileyhin sıfatıdır, “mâ” harfi “men(=ki onlar)” mana­sınadır. Şu halde kelâm tek bir cümle olmaktadır.

3- Kendilerini varisler kıldığımız her bir kavim için ana-babalarının ve ak­rabalarının geriye bıraktıklarından bir hisse vardır.

4- Ana-baba ve akrabaların geriye bıraktığı mallardan her bir mal için onu eline alıp sahibi olacak varisler kıldık.

Müfessirlerin “yeminlerinizin bağladığı kimseler” cümlesi üzerindeki gö­rüşleri:

Tercih edilen görüşe göre bu kısım daha önceki cümleden ayrıdır. Müfessirlerin tevilleri şu şekildedir:

1- Bunlardan murad; muvâlât (dostluk ittifakı) yoluyla mirasçı olan kimselerdir. İlk devirlerde onların da mirastan payları vardı, sonradan bu hüküm neshedilmiştir. İbni Cerîr ve başka zevat Katâde’nin şöyle söylediğini rivayet ederler: Cahiliye devrinde bir adam başka bir adama muahât yaparak derdi ki: “Kanım senin de kanındır, yakınım senin de yakınındır, öcüm senin de öcün­dür, savaşım senin de savaşındır, barışım senin de barışındır, sen bana mirasçı olursun, ben de sana mirasçı olurum, benim sebebimle senden talep olunur, senin sebebinle benden talep olunur, benim namıma sen diyet ödersin, senin na­mına da ben diyet öderim.” Böylece halif, müttefik olan kimsenin diğer halifin mirasında da altıda birlik bir hissesi olurdu. İşte bu çeşit muahedeler ‘Yakın akrabaların bazısı diğer bazısına öbür insanlardan daha yakındır.” (Enfâl, 8/75) ayet-i kelimesiyle neshedildi.

2- Bunlardan murad olunan kimseler; evlatlık edinme yoluyla nesebe katılmış kişilerdir. Evlatlıklara da bu sebeple miras verilirdi. Enfal süresindeki ayet ile bu hüküm de neshedilmiştir.

3- Ayette, muâhât yoluyla kardeş olan kimseler murad olunmuştur. Cenab-ı Peygamber (s.a.) ashabından iki adam arasında kardeşlik bağı kurar, bu kardeşlik birbirlerine mirasçı olmaya sebep olurdu. Bu hüküm Enfal ayeti ile nesholunmuştur.

4- Ebu Müslim el-Horasanî’ye göre murad olunanlar; eşler yani karı veya kocadır. Nikâh’a akit ismi de verilmiştir.

5- el-Cübâî’ye göre murad; hulafâ yani “müttefikler” dir. “Yeminleriniz bağladığı”  ifadesi “baba-ananın ve akrabaların” ifadesine matuftur. Yani baba-ananın ve akrabaların, yeminlerinizin kendilerini bağladığı kimselerin geriye bıraktığı her şey için varisler vardır; o varislere hisselerini veriniz, halif (müttefik) olana mal vermeyiniz.

6- Bu kimselerden murad; halifler (müttefikler)’dir. Kendilerine yardım edilir, nasihat ve güzel muamele, vasiyet gibi konularda haklar gözetilir. Yani onların mirasta değil, ölenin vasiyet ettiği miktarda hakları vardır. Bu görüş İbni Abbas’tan rivayet edilmiştir.

Advertisements