53

٥٣

صِرَاطِ اللّهِ الَّذى لَهُ مَا فِى السَّموَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ اَلَا اِلَى اللّهِ تَصيرُ الْاُمُورُ

(53) siratillahillezi lehu ma fis semavati ve ma fil ard e la ilellahi tesiyrul ümur
O Allah’ın yolu ki semada ve arzda ne varsa (hepsi) o’nundur dikkat edin! bütün işler Allah’a döner

(53) The Way of Allah, to Whom belongs whatever is in the heavens and whatever is on earth. Behold (how) all affairs tend towards Allah!

1. sırâtı allâhi : Allah’ın yolu
2. ellezî : ki o
3. lehu : onun
4. : şey, ne
5. : de, içinde, var
6. es semâvâti : semalar, gökler
7. ve mâ : ve şey, ne
8. : de, içinde, var
9. el ardı : arz, yer
10. e lâ : değil mi
11. Ilâ allâhi : Allah’a
12. tesîru : seyreder, gider, döner, ulaşır
13. el umûru : işler

صِرَاطِ yolunaاللَّهِ Allah’ınالَّذِي لَهُ kendisine ait olanمَا bulunanların tümüفِي السَّمَاوَاتِ göklerdeوَمَا فِي الْأَرْضِ ve yerdeأَلَا haberiniz olsunإِلَى اللَّهِ Allah’aتَصِيرُ dönerالْأُمُورُ bütün işler


AÇIKLAMA

“Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur, yahut bir elçi gönderip, izniyle ona dilediğini vahyeder. O, yücedir, hakim­dir.” Yani Allah Tealâ’nın hiçbir beşerle vahiy veya bir perde gerisinden söylenilen bir sözü duyma dışında konuşması doğru değildir. Allah Tealâ dünyada herhangi bir beşerle ancak üç şekilden biriyle konuşur:

Birincisi vahiydir. İlham ve kalbe birtakım manaların konması anla­mına da gelen vahiy, çoğu kez uyanık halde, bazen de İbrahim (a.s.)’ın rü­yada oğlunu kurban ettiğini görmesi gibi, uykuda olur. Bazen de Hz. Mu­sa’nın (a.s.) anasına ilham edildiği gibi, sadece ilham anlamına gelir.

İkincisi, bir perde, engel arkasından söylenen sözü işitmektir. Bu va­hiy Allah’ın peygamberine, görülmediği bir yerden vasıtasız olarak sözü duyurması şeklinde olur ve peygamber kendisine duyurulan bu sözün kesinlikle Allah’ın kelâmı olduğunu bilir. Nitekim Musa (a.s.) Rabbi ile bu şe­kilde konuşmuş, Allah da bunu -bir ayetinde olduğu gibi- vahiy diye isim­lendirmiştir: “Ya Musa! Şimdi vahyedilene kulak ver.” (Taha, 20/13). Hz. Musa Allah ile konuştuktan sonra Onu görmek istemiş Allah Tealâ da bu görmenin önüne bir perde çekmiştir.

Üçüncüsü, Meleklerden bir elçinin gönderilmesiyle olur. Bu elçi ya Cebrail veya bir başkasıdır. O elçi melek, beşer olan peygambere Allah’ın emri ve kolaylaştırmasıyla, vahyetmek istediği şeyi vahyeder. Nitekim Cebrail (a.s.) ve diğer melekler peygamberlere vahiy indirirlerdi.

Şüphesiz ki Allah, yaratıkların sıfatlarından yücedir, eksik nitelikle­rinden münezzehtir. Hikmetinin gerektirdiğini yapar, bütün hükümlerinde hikmet sahibidir. Vahyi, vasıtalı da gönderir, vasıtasız da.

Bu üç vahiy şeklinin her birinde peygamber kesinlikle bilir ki, şüphe­siz vahyin kaynağı yalnızca Allah’tır. Nitekim, İbn Hibban’ın Sahih’inde Rasulullah (s.a.)’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Şüphesiz Ruhu’l-Kudüs (Cebrail a.s.) kalbime şu sözü nefh etti. Hiçbir nefis, rızkını ve ömür süresi­ni tamamlamadan ölmez. O halde Allah’tan korkunuz, rızkınızı, güzel, meşru ve insanlığa lâyık yollarda arayınız.”

Sünnette Peygamber (s.a.)’e gelen vahiy şekillerinin izahı şüphesiz ye­rini almıştır. Daha önce de geçtiği gibi, Buhari Sahih’inde Aişe (r.a.)’den şunu rivayet etmiştir: “Haris b. Hişam Rasulullah’a ey Allah’ın Rasulü! Sa­na vahiy nasıl gelir? diye sordu. Rasulullah (s.a.) buyurdu ki: Bazı zaman­larda bana çıngırak sesi gibi gelir ki, bana en ağır geleni de budur. Benden o hal zail olur olmaz (meleğin) bana söylediğini iyice bellemiş olurum. Bazı zamanlarda da melek bana bir insan olarak gözükür, benimle konuşur. Ben de söylediğini iyice bellerim. “Aişe (r.a.) dedi ki: Allah Rasul’ünü (s.a.) çok soğuk bir günde kendisine vahiy nazil olurken gördüm. İşte böyle soğuk bir günde bile kendisinden o hal geçtiği vakit şakaklarından terler boşanırdı.”

Sonra yüce Allah, Peygamberimiz (s.a.) ile önceki peygamberler arasın­daki vahiy benzerliğini zikrederek şöyle buyurdu: “İşte böylece sana da em­rimizle Kuranı vahyettik.” Yani diğer peygamberlere daha önce vahiyde bulunduğumuz gibi, sana da Allah’ın emri olan ve insanlara doğruyu gösterdi­ği için gönüllere hayat veren bu Kur’an’ı vahyettik. Küfrün yok olmasından sonra bu Kur’an’da mutlu bir hayat vardır. O Kur’anın inişi iki zaman ara­sında ayırıcı bir çizgi olmuştur. Araplar ve Müslümanlar onunla gaflet uykularından uyanmışlar, yüksek ve şerefli bir medeniyet kurmuşlardır.

“Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık.” Yani ey Peygamber! Sen, sana vahiy indirilmeden önce Kur’anı, imanın manasını, dinî hükümlerin tafsilatını bilmezdin. Burada “…iman nedir bilmezdin.” denilerek özellikle imandan söz edildi. Çünkü iman, Allah’a ve hükümlerine inanmanın esasıdır.

Fakat sana vahyettiğimiz bu Kuranı, hidayetini dilediğimiz kimseleri doğruya ulaştıracağımız, cehalet ve sapıklık karanlıklarından hidayet ve bilgi aydınlığına çıkaracağımız ve hak dine irşat edeceğimiz bir ışık ve nur kıldık. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “De ki: O, inananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuzdur ve şifadır.” (Fussilet, 41/44), “Biz, Kur’an dan öyle bir şey indiriyoruz ki o, müminler için şifa ve rahmettir…” (İsra, 17/82), “Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdekine bir şifa, müminler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir.” (Yunus, 10/57).

“Şüphesiz ki, sen doğru bir yolu göstermektesin.” “(O yol) göklerin ve yerin sahibi olan Allah’ın yoludur.” Yani ey Muhammed! Sen, bu çeşit va­hiylerle insanları sağlıklı bir yola ve sarsılmaz gerçeğe iletirsin. Bu gerçek, Allah’ın emrettiği hükümleri, göklerin ve yerin hakimiyeti ancak kendisi­nin olan Allah’ın yoludur. Göklerde ve yerde yegâne tasarruf sahibi onların Rabbi ve hükmünün takipçisi bulunmayan tek hakim olan Allah’tır. Ayette “sırat” kelimesinin Lafza-ı Celâle (Allah lafzına) izafeti, o sıratı= yolu yü­celtmek içindir.

“…Dikkat edin, bütün işler sonunda Allah’a döner.” Yani dikkat edin, ey yaratılanlar, kıyamet gününde bütün işler, başkasına değil, ancak Allah’a dönecektir. Allah da o meseleler hakkında adaletle hükmünü verecek­tir. Bu ifade, doğruyu bulmuş muttaki müminlere bir müjde, zalim kâfirle­re de bir tehdittir.

Advertisements