20

٢٠

لكِنِ الَّذينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ لَهُمْ غُرَفٌ مِنْ فَوْقِهَا غُرَفٌ مَبْنِيَّةٌ تَجْرى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ وَعْدَ اللّهِ لَايُخْلِفُ اللّهُ الْميعَادَ

(20) lakinillezinettekav rabbehüm lehüm ğurafüm min fevkiha ğurafüm mebniyyetün tecri min tahtihel enhar va’dellah la yuhlifüllahül miad
Lakin Rablerinden sakınanlar için onlara yüksek konaklar var ki üzerlerine kökler yapılmış altlarından nehirler akmakta (bu) Allah’ın vaadidir Allah vaadinden caymaz

(20) But it is for those who fear their Lord, that lofty mansions, one above another, have been built: beneath them flow rivers (of delight): (such is) the Promise of Allah: never doth Allah fail in (His) promise.

1. lâkin : lâkin, fakat
2. ellezîne : o kimseler, onlar
3. ittekav : takva sahibi oldular
4. rabbe-hum : onların Rab’leri
5. lehum : onlar için, onlara vardır
6. gurefun : köşkler, yüksek makamlar
7. min : den
8. fevkı-hâ : onun üstü
9. gurefun : köşkler, yüksek makamlar
10. mebniyyetun : bina edilmiş, inşa edilmiş
11. tecrî : akar
12. min : den
13. tahti-hâ : onun altı
14. el enhâru : nehirler
15. va’dallâhi (va’de allâhi) : Allah’ın vaadi
16. lâ yuhlifu : ihtilâf etmez, dönmez
17. allâhu : Allah
18. el mîâde : vaadedilen, vaad


AÇIKLAMA

“De ki: “Ey inanan kullarım! Rabbinizden korkun.” Ey peygamber! De ki: Ey Allah’ı Rab ve İslâm’ı din olarak tanıyan ve böyle iman eden kullar! Allah’ın emirlerine uymak, yasaklarından kaçınmak ve itaat ve takvaya devam etmek suretiyle Allah’tan korkun.

Bu emrin illeti ise şudur: “Bu dünya hayatında güzel davrananlara güzellik vardır.” Bu dün­yada güzel amel işleyen kimseler için bu dünyada güzellik vardır. Bu güzellik sıhhat, afiyet, zafer, ganimet, izzet ve hükümranlıktır. Böyle kim­seler için ahirette de güzellik vardır. Ahiretteki güzellik ise cennet ve güzel karşılıktır. Bu ayetteki “hasene” (güzellik) kelimesinin nekire olarak (belir­lilik takısı almaksızın) gelmesi, bu güzelliğin büyüklüğünü göstermek amacına yöneliktir.

Daha sonra Yüce Allah, bu kulları, taat ve takvaya imkân bulmaları için hicrete teşvik etmekte ve şöyle buyurmaktadır:

“Allah’ın arzı geniştir.” Yani bir yerde takvaya riayete imkân bulamaz­sanız, peygamberleri ve salih kulları örnek alarak Allah’a itaate, emriyle amele ve yasağından kaçınmaya imkân veren bir yere hicret edin, cihad edin, putlardan ve küfrün odaklarından uzak durun. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!” (Nisa, 4/97).

Daha sonra Allah Tealâ, böyle kimselerin hicret ederek vatanlarından ayrı kalma konusunda gösterdikleri sabra karşılık alacakları karşılığı zik­retmekte ve şöyle buyurmaktadır: “Ancak sabredenlere mükâfatları hesapsız ödenecektir.” Yani Allah onlara, hicrete ve vatanlarını terketmelerine mukabil ecirlerini cennette hesapsız olarak verecektir. Buradaki “hesapsız verme”den maksat, verilen karşılığın ölçüye ve tartıya tabi tutulamayacak miktarda, hesap edenlerin ve sayanların güç yetiremeyecekleri ölçüde olduğunu anlatmaktır.

Bu ayet, takva bulunmaksızın ve Allah’ın emirlerini tutup yasakların­dan kaçınmaya riayet etmeksizin sadece kalp ile iman etmenin veya müslümanlığı ilân etmenin mutlak anlamda tek başına yeterli olmayacağının delilidir.

Bundan sonra Yüce Allah takva emrine, ibadet ve taatta ihlas emrini de eklemekte ve şöyle buyurmaktadır: “De ki: “Bana dini yalnız Allah’a halis kılarak O’na kulluk etmem em­redildi.” Yani bana, ancak şirk, riya ve benzeri şeylerden arındırılmış bir ihlasla ibadeti Allah’a halis kılmam emredildi. Her ne kadar bu emir Hz. Peygamber (s.a.)’e yönelik ise de, bu ayette putlara kulluk edenler kınan­maktadır. Dolayısıyla mesaj bütün müslümanlaradır.

“Ve bana, müslümanların ilki olmam emredildi.” Yani ben, bu ümmet içinde, babaların dinine ve putperestliğe muhalefet etmek ve Allah’ı bir­lemek suretiyle müslümanların ve Allah’a boyun eğenlerin bu çağda veya bu toplum içinde ilki olmakla emrolundum. “De ki: “Ben Rabb’ime isyan edersem büyük bir günün azabından korkarım.” Yani putlara kulluk eden­lere ve müşriklere de ki: Ben, kulluğu yalnız Allah’a halis kılmayı ve Allah’ı birlemeyi, şirkin götüreceği kötü sonu haber vererek İslâm’a daveti terkederek ve müşriklerin, dalâlette olmaları hasebiyle, gelecek olan kıyamet gününün dehşetinden onları sakındırmaktan geri durarak Rabbime isyankâr olmaktan korkarım. Bu ifadede, daha münasip bir dille müşrikler kastedilmektedir.

Daha sonra Hz. Peygamber (s.a.)’in yalnızca Allah’a ibadet ettiğini an­latmak ve anlamın zihinlere iyice yerleşmesini sağlamak için Allah’a taatte ihlas emri daha bir vurgulanmakta ve şöyle buyurulmaktadır: “De ki: “Ben dinimi yalnız Allah’a halis kılarak O’na kulluk ediyorum. Yani ey Peygamber! O müşriklere bir kez daha de ki: Rabbim bana, yalnızca ortağı olmayan kendisine ibadet etmemi ve kulluğumun, şirk, gösteriş ve benzeri hususlardan uzak olarak Allah’a halis kılınmasını emretti. Şu halde ben, ne Allah’tan başka bir varlığa ne de onun da bulunduğu ilâhlar topluluğu­na değil, her halükârda sadece tek olan Allah’a kulluk ederim.

Daha sonra Yüce Allah, müşrikleri, şöyle buyurarak azap ile tehdit et­mektedir: “Siz de O’ndan başka dilediğinize kulluk edin.” Yani Allah dışında kulluk etmeyi dilediğiniz putlara kulluk edin. Yakında amelinizin kar­şılığını göreceksiniz. Bu ifade de müşrikleri tehdit, onlarla alay etme, on­ları azarlama ve onlardan teberri (yüz çevirme) vardır.

Ardından Allah Tealâ onları, kıyamet günü uğrayacakları hüsran akibetinden sakmdırmakta ve şöyle buyurmaktadır:

“De ki: Ziyana uğrayanlar, kıyamet günü hem kendilerini, hem de ailelerini ziyana sokanlardır. Dikkat edin! İşte bu, apaçık bir ziyandır.” Yani ey Peygamber! Onlara de ki: Büsbütün hüsrana uğrayacak olanlar şirk, isyan, sapıklıkla kendilerini saptırmak ve kıyamet günü daimi olan cehennem azabına muhatap kılmak suretiyle ailelerinden kendilerine tabi olanları da ziyana sokanlardır. İşte açık ve zahir olan ziyan budur, bundan daha büyük bir ziyan yoktur. Zira bu ziyanın karşılanması sözkonusu değildir.

Sonra, ziyanın niteliğini beyan etmek için müşriklerin cehennem ateşindeki hali şöyle tavsif edilmektedir: “Onların üstlerinden ateşten gölgeler, altlarından da gölgeler var.” Yani onlar için, hem üstlerinden hem de altlarından katmerleşmiş bir halde alev saçan ateş tabakaları vardır. Yani ateş onları her yandan kuşatmıştır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: “Onlar için cehennemden bir döşek ve üstlerinde de yine ateşten örtüler vardır. İşte zalimleri böyle cezalandırırız.” (A’râf, 7/41), “O gün azap onları üstlerinden, ayaklarının altından örter ve Allah, “Yaptığınız işleri tadın” der.” (Ankebût, 29/55).

Burada onların altlarından gelecek olan ateşin “gölge” olarak nitelen­dirilmesinin sebebi şudur: Tıpkı bu ayette anlatılanların üstünde ateşten gölgeler bulunması gibi, daha aşağı cehennem tabakalarında bulunan cehennem ehli için de bunların altındaki ateş tabakaları (üstten yakan ateşten) bir gölgedir. Zira cehennemin her tabakasında kâfirler güruhun­dan bir zümre bulunur.

“İşte Allah kullarını bundan korkutuyor. Ey kullarım! Benden kor­kun.” Yani Allah’ın, kullarını sakındırmak için ve isyanlardan, günahlar­dan ve haramlardan uzak durasınız diye size duyurduğu bu şiddetli azap aynıyla vardır ve mevcuttur. Öyleyse ey kullarım! Benim şiddetimden, gazabımdan, intikamımdan ve azabımdan korkun. Bu sakındırma ve uyarı, Allah’ın bir fazlı ve nimeti olarak gelmiştir ki, insanlar habersiz ol­dukları bir azap ile birden bire muhatap olmasınlar. Korkutulan kimse için mazeret yoktur.

Putlara kulluk edenlere hitap eden bu tehditten sonra Allah Tealâ, kul­larından, sakınan kimseler için müjde vermekte ve şöyle buyurmaktadır: “Tağut’a kulluk etmekten kaçınan ve Allah’a yönelenlere müjde var.” Yani putlara ve şeytana kulluk etmekten kaçınan ve Allah dışındaki şeylerden yüz çevirerek yalnızca Ona yönelenler için, kıymetli bir karşılık göreceklerine dair büyük bir müjde var. Bu da cennettir. Bu müjde ya pey­gamberlerin diliyle verilmiştir, ya da ölüm esnasında yahut kıyamet günü dirildikleri zaman verilecektir. Bu müjde, hem haklarında bu ayetin indiği kimseleri, hem de putlara kulluk etmekten kaçınan diğer kimseleri kapsar. Çünkü sebebin hususi olması değil, lafzın umumi olması itibara alınır. Bu ayet, Yüce Allah’ın şu kavl-i ilâhisi gibidir: “Dünya hayatında da, ahiret hayatında da müjde onlara.” (Yûnus, 10/64).

Buradaki “Tağut” kelimesi hem teklik, hem de çokluk varlıklar hak­kında kullanılır, putlara ve şeytana kulluk etmeye şamildir. Çünkü böyle bir kulluğu emreden ve güzel gösteren şeytandır. Küfür ve isyanın sebebi de odur.

“Müjdele kullarımı. Onlar ki, sözü dinlerler ve en güzeline uyarlar.” Yani ey Peygamber! Tağut’a kulluktan kaçınan, Kitap ve Sünnetten hak sözü işiterek anlayan, emrolundukları şeylerin en güzeline uyan ve bu em­rin gereğince amel eden mümin kullarımı müjdele. Nitekim Allah Tealâ, Hz. Musa’ya da şöyle buyurmuştur: “Bunları kuvvetle tut. Kavmine de em­ret, bunların en güzelini tutsunlar.” (A’râf, 7/145).

Bu ayet, mümin kullar için bir müjdedir ki, onlar, güzel ile en güzeli, faziletli ile en faziletliyi birbirinden ayırırlar.

“İşte onlar, Allah’ın kendilerini doğru yola ilettiği kimselerdir ve onlar akl-ı selim sahipleridir.” Yani bu özelliklere sahip olanlar öyle kimselerdir ki, Allah onları dünyada da, ahirette de doğruyu bulmaya muvaffak kılmış­tır ve onlar selim akıl, düzgün fıtrat sahibidirler.

Daha sonra Yüce Allah bunların zıddı özelliklere sahip olanları açık­lamakta ve şöyle buyurmaktadır:

“Üzerine azap kelimesi hak olanı mı, sen ateşte olanı mı kurtaracak­sın?” Yani, insanların işleri senin elinde midir? Kimin üzerine -yüz çevir­mesi ve inadı sebebiyle- azap hak olmuşsa, onu sen mi ateşten kurtaracak­sın? Bu ayetten çıkan anlam şöyledir: Sen böyle kimseyi hidayete ulaştır­maya ve ateşin azabından kurtarmaya muktedir olamazsın. Bu ayet Hz. Peygamber (s.a.)’i teselli ifadesi taşımaktadır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.) kavminin iman etmesi konusunda oldukça istekli idi. Bu sebeple Allah Tealâ Ona bildirmektedir ki, dalâlet ve helak ehli olan kimseleri sen hidayete erdiremezsin.

Daha sonra Allah Tealâ, tekrar muttaki, mutlu ve takva ehli kim­selerin göreceği karşılık konusuna gelmekte ve şöyle buyurmaktadır: “Fakat Rablerinden korkanlar için üstüste yapılmış odalar var. Odaların altında da ırmaklar akmaktadır. Bu, Allah’ın vaadidir. Allah vaadinden caymaz.” Farzlarını eda etmek ve Ona isyandan kaçınarak Rablerinin azabından korkan kimseler var ya, işte onlar için cennette bina edilmiş muhkem odalar vardır. Bu odalar, kat kat süslü tabakalardan oluşan yüksek köşklerdir. Çünkü cennet derece derecedir ve bu derecelerin bazıları, diğer bazılarının üstündedir. Buna karşılık cehennem de, bir kıs­mı diğer bir kısmının altında olan alçak tabakalardan oluşmaktadır. Cen­nette bulunan bu odaların altından tatlı su ırmakları akar. Bu, cennetteki odaların son derece güzel olmasından ileri gelmektedir. Daha sonra Allah Tealâ, bu karşılığın güzelliğini tekrar vurgulamakta ve bunun, Allah Tealâ’nın mümin ve muttaki kullarına vaadi olduğunu ve Onun vaadinin dönülmez ve bozulmaz bir vaad olarak hak ve sabit bulunduğunu haber vermektedir.