140

١٤٠

اِنْ يَمْسَسْكُمْ قَرْحٌ فَقَدْ مَسَّ الْقَوْمَ قَرْحٌ مِثْلُهُ وَتِلْكَ الْاَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللّهُ الَّذينَ امَنُوا وَيَتَّخِذَ مِنْكُمْ شُهَدَاءَ وَاللّهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِمينَ

(140) iy yemsesküm karhun fe kad messel kavme karhum mislüh ve tilkel el eyyamü nüdavilüha beynen nas ve li ya’lemellahüllezine amenu ve yettehize minküm şüheda’ vallahü la yühibbüz zalimin

eğer size bir yara isabet ederse kavme de aynı şekilde bir yara isabet etmiştir işte o günler biz onu insanlar arasında döndürüp dururuz Allah iman edenleri bilsin sizden şahitler edinsin Allah zalimleri sevmez

(140) If a wound hath touched you, be sure a similar wound hath touched the others. Such days (of varying fortunes) we give to men and men by turns: that Allah may know those that believe, and that he may take to himself from your ranks martyr witnesses (to truth). And Allah loveth not those that do wrong.

1. in yemses-kum : eğer size dokunursa
2. karhun : kerih bir şey, sıkıntı, bozgun, yara
3. fe kad messe : o taktirde dokunmuştu
4. el kavme : kavim, topluluk
5. karhun : kerih bir şey, sıkıntı, bozgun, yara
6. mislu-hu : onun aynısı
7. ve tilke : ve o, bu
8. el eyyâmu : günler
9. nudâvilu-hâ : biz onu döndürür dolaştırırız
10. beyne en nâsi : insanların arasında
11. ve li ya’leme allâhu : ve Allah bilmesi, belli etmesi için
12. ellezîne : onlar
13. âmenû : âmenu, îmân edenler
14. ve yettehize : ve edinir
15. min-kum : sizden
16. şuhedâe : şahitler
17. ve allâhu lâ yuhibbu : ve Allah sevmez
18. ez zâlimîne : zâlimler

إِنْ eğerيَمْسَسْكُمْ size dokunduysaقَرْحٌ bir yaraفَقَدْ muhakkak kiمَسَّ dokunmuşturالْقَوْمَ o kavme deقَرْحٌ bir yaraمِثْلُهُ benzeriوَتِلْكَ işteالْأَيَّامُ o günler var yaنُدَاوِلُهَا onları döndürüp dururuzبَيْنَ arasındaالنَّاسِ insanlarوَلِيَعْلَمَ ayırması içindirاللَّهُ Allah’ınالَّذِينَ آمَنُوا iman edenleriوَيَتَّخِذَ ve edinmesiمِنْكُمْ içinizdenشُهَدَاءَ şehitlerوَاللَّهُ doğrusu Allahلَا يُحِبُّ sevmezالظَّالِمِينَ zalimleri


SEBEB-İ NÜZUL

İbn Abbâs’tan rivayet ediliyor: Uhud günü müslümanlar yaralanmış olarak, yaralarıyla (Allah’ın onlara lûtfundan olarak verdiği bir uyku ile) uyudular. İşte onlar hakkında “Eğer size bir yara değmişse o kavme de o kadar yara değmiş­tir…” âyeti ile “Kavmi arayıp takip etmekte gevşek davranmayın. Siz acı duyu­yorsanız, şüphesiz onlar da sizin duyduğunuz o acı gibi acı duyuyorlar. Halbuki siz Allah’tan, onların umut edemiyecekleri şeyleri umuyorsunuz. Allah A-lîm’dir, Hakîm’dir.” (Nisa, 4/104) âyet-i kerimesi nazil oldu.

İkrime’den, o şöyle anlatıyor: Uhud Gazvesi günü Medine-i Münevvere’ye savaşın gidişatı hakkında haber gecikince bazı kadınlar belki bir haber alırız diye Medine dışına çıkmışlardı. Bir hayvan veya bir deve üzerinde iki öldürül­müş adam gördüler. Ansar’dan bir kadın: “Kim bunlar?” diye sordu, “Filân, filândır” dediler ki ya kocası ile kardeşi, ya da kocasıyla oğlu imiş. “Allah’ın Rasûlü ne yaptı?” diye sordu, “O hayatta.” dediler, “O hayatta olduktan sonra Allah’ın kullarından şehidler edinmesine aldırmam,” dedi de bunun üzerine “içinizden şehidler edinmesi…” âyet-i kerimesi nazil oldu.

İbn Abbâs’tan: Uhud günü olanlar olup müslümanların başına gelenlerden sonra Rasûl-i Ekrem kalan ashabı ile dağa sığınmışlardı. Aşağıdan Ebu Süfyân gelip “Ey Muhammed, ey Muhammed, çıkmaz mısın, çıkmaz mısın? Savaş böyle sırayladır; bir gün bize, bir gün size.” diye seslendi. Alah’ın Rasûlü (sa) ashabına: “Ona cevap verin.” buyurdu “Ama eşit değilsiniz; bizim Ölülerimiz cennette diridirler, rızıklanıyorlar, sizinkiler cehennemde azâb olunuyorlar.” dediler. Ebu Süfyân: “Bizim Uzzâ’miz var, sizin ise Uzzâ’nız yok.” dedi. Allah’ın Rasûlü (sa): “Bizim Mevlâ’mız var, sizin ise Mevlâ’nız yok.” deyiniz.” buyurdu. Ebu Süfyân: “Yücel ey Hübelî” dedi. Allah’ın Rasûlü (sa): “Allah en yücedir.” deyiniz.” buyurdu. Ebu Süfyân: “Gelecek buluşma yerimiz Bedr es-Suğrâ olsun.” dedi ve işte “O günleri Biz insanlar arasında leh ve aleyhlerine döndürür dururuz.” âyeti onlar hakkında nazil oldu.


AÇIKLAMA

Gerçek şu ki Allah’ın meşieti (dilemesi), sabit bir takım düzenlemelere, sa­pasağlam, hikmeti sonsuz sünnetlere göre cereyan etmektedir. Bunda sebep ve sonuçlar arasında işin başlangıcındaki durumlar ile sonunda karşılaşılan du­rumlar arasında bir ilişki vardır. Şüphesiz bununla birlikte Allah her şeye ka­dirdir. Geçenler hakkında olsun, sonrakiler hakkında olsun onun sünneti şu­dur: İtaat eden, iman eden, kendilerine tevfik verilenlerin yolu üzere giden kimse mutluluğa, zafer ve kurtuluşa nail olur. İsyankâr ve yalanlayıcılann yo­lunu izleyenlerin akibeti ise helak olmaktır.

Barış hallerinde kişi ziraat, sanayi, ticaret ve buna benzer işler hakkında istenen usul ve ilmî esaslara, bilinen tecrübelere uygun olarak yol aldığı tak­dirde başarı kazanır, maksadına nail olur. İsterse inkarcı, putperest veya me-cusî olsun. Şayet makul olandan uzaklaşır, alışılmış olanın dışına çıkarsa -is­terse salih ve takva sahibi bir kimse olsun- zarar edenlerdendir.

Savaş hallerinde ise eğer komutan düşmanla savaşmak için her çağda uy­gun olan hazırlığı yapacak olursa, Yüce Allah’ın, “Onlara karşı gücünüz yetti­ğince hazırlık yapınız…” (Enfal, 8/60) buyruğunu yerine getirir, orduyu üstün ve sağlıklı bir şekilde savaş tekniklerine uygun olarak eğitirse zafer ve galibi­yet Allah’ın yardımıyla onlara ulaşır. Şayet gerekli hazırlıkları ve eğitimi ih­mal ederse bu sefer bozguna mahkûm olurlar.

Yeryüzünde yürüyüp de ümmetlerin durumlarını yalandan izleyen, tarihi düşünen, haberleri öğrenen bir kimse değişmez ilâhî sünnetin sonuçlarıyla karşılaşacaktır. Bu ise güzel davrananların arzularını elde edip zafere kavuş­ması, kötü davrananların da zarara uğramasıdır.

İşte bu, uygun hareket etmeyen, Uhud’da Resulullah (s.a.)’ın emrine aykı­rı davranan kimseler için bir uyarma; Bedir günü ise zaferin sebat, samimi ola­rak düşmana karşı koyma, Allah’a ve Rasulüne itaat edip Allah’a güzel bir şe­kilde tevekkülde bulunma, O’nun kudret, rahmet ve lütfuna duyulan güven se­bebiyle gerçekleştiğine dair bir hatırlatmadır.

Bütün bunlar Kur’an-ı Kerim’de tüm insanlara açık seçik bir beyanattır. Aralarından özellikle takva sahipleri için de bir hidayet ve bir öğüttür. Çünkü Kur’an-ı Kerim’in hidayetinden yararlananlar onlardır, “İşte bu Kitap, onda hiç bir şüphe yoktur, takva sahipleri için bir hidayettir.” (Bakara, 2/2); “İşte bunlar hakim olan Kitap’ın ayetleridir. İhsan edenler için hidayet ve bir rahmettir.” (Lokman, 31/2-3). O herşeyi açık ve seçik bir şekilde açıklar. Öncekilerin düş­manlarına karşı ne durumda olduklarını beyan eder. Haramlara bulaşmaktan, emirlere aykırı davranmaktan alıkoyar, uyarır.

İşte bu, müşriklerin ve münafıkların, “Şayet Muhammed gerçek bir pey­gamber olsaydı, Uhud vakasında yenilgiye düşmezdi.” şeklindeki sözlerini çü­rütmektedir. Çünkü şanı yüce Allah’ın sünnetinin peygamberler için de rasul-ler için de diğer insanlar için de geçerli olduğu bu olaydan açıkça anlaşılmak­tadır. Askerleri tarafından kendisine itaat edilmeyip emirlerine aykırı hareket edilen komutanın ordusu mutlaka bozguna maruz kalır.

Müminler bu gerçeği bildiklerine göre Uhud’da cereyan edenler ve kendi­lerine isabet eden yaralar dolayısıyla savaşta zaaf göstermemelidirler. Uhud’da aralarından isabet alıp şehit düşenlere üzülmemelidirler. Çünkü aralarından öldürülen kimseler kıyamet gününde Allah katında ikrama mazhar olacak şe­hitlerdir. Bu vakıa Müslümanlar için bir ders, bir eğitim olmuştur. Bundan do­layı Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Uhud günü eğer yenilgi ile zafer ka­zanmaktan birisini seçmek hususunda muhayyer bırakılsaydım, şüphesiz yenil­giyi seçerdim.”

Ey müminler! Siz en üstün kimseler iken, güzel akibet ve zafer sizin iken zaaf göstermemeniz, üzülmemeniz gerekir. Sizin sonunda zafere kavuşmanız ise, Yüce Allah’ın güzel akibeti takva sahiplerine vermesi sünnetinin bir gere­ğidir. Müminler arasından öldürülenlerin cennette olması, kâfirlerin maktulle­rinin ise cehennemde olması da bu sünnetin bir gereğidir. Zaaf göstermenin ve üzülmenin yasaklanmasından kasıt, (düşmana) teslimiyet göstermenin yasak­lanması ve samimi bir kararlılık, güçlü bir irade, Allah’tan güzel şeyleri um­mak, ona gereği gibi tevekkül edip yardıma güvenmekle birlikte, gereken ha­zırlıkların da yapılmasına yeniden dönmektir.

Acılarınız, yaralarınız ve savaşta öldürülenleriniz sebebiyle nasıl olur da zaafa düşersiniz? Eğer Uhud’da size bir takım yaralar isabet etmiş, sizden bir grup öldürülmüş ise düşmanlarınıza da buna yalan bir musibet gelip çatmış, onlardan da bir takım kimseler öldürülmüş ve yaralanmıştı. Hatta Bedir’de onlar bundan da daha büyük bir acıya maruz kalmışlardı. Sizler Uhud’da ye­nilgiye uğradınız ise Bedir’de de muzafferdiniz. Günler döner dolaşır, savaşta da kimi zaman bu taraf, kimi zaman öbür taraf muzaffer olur. Kimi zaman le­hinize kimi zaman aleyhinizedir. Bütün bunlar ise bir hikmet sebebiyle böyle­dir. Bir gün batıl üstünlük kazanmışsa pek çok günde de hak galip gelir. So­nunda ise güzel akibet ihlâslı takva sahiplerinindir. Sirette yer aldığına göre Uhud günü Ebu Süfyan dağa çıkar, bir süre durduktan sonra şöyle der: Ebu Kebşe’nin oğlu -Muhammed (s.a.)’i kastediyor- nerede? -Ebu Kebşe Peygamber efendimizin süt annesi Halime’nin kocası olup Hz. Peygamberin süt baba­sıdır-. Nerde Ebu Kuhafe’nin oğlu -bununla da Hz. Ebu Bekir’i kastediyor-. Nerde Hattab’ıri oğlu? Hz. Ömer der ki: “İşte Resulullah (s.a.) burada, Ebu Be­kir bu ve işte ben de Ömer.” Bunun üzerine Ebu Süfyan der ki: “Bir gününüze karşılık bizim bu günümüzdür. Günler döner dolaşır, savaşta da zaferi kimi zaman bu taraf kimi zaman öbür taraf kazanır.” Hz. Ömer ona şöyle der: “Ama arada bir eşitlik yoktur. Çünkü bizden ölenler cennette, sizden ölenler cehen­nemdedir.” Ebu Süfyan şöyle der: “Bunu siz iddia ediyorsunuz. Eğer durum dediğiniz gibiyse o zaman biz zarar etmiş, umduğumuzu elde edememişiz de­mektir.”

Şüphesiz devletler arası durumların değişip durması adaletin ortaya çık­ması, düzenin yerleşmesi, Allah’ın umumî sünnetlerine bakanların öğrenmesi, müminlerin imanının tahakkukuna dair Allah’ın ilmini ortaya çıkarması, düş­manlarla çarpışmaya sabredenlerin açığa çıkması içindir. Bu Yüce Allah’ın, “Allah murdar olanı temiz olandan ayırt etsin diye.” (Enfal, 8/37) buyruğunu andırmaktadır. Yani insanlar bu ikisi arasındaki farkı bilsin, birbirinden ayrıl­sınlar diye bunlar böyle oluyor. Bundan dolayı Uhud vakasından sonra Resulullah (s.a.) müşrikleri kovalamak ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur: “Bi­zimle savaşa -yani Hamrâul-Esed gazvesine- fiilen savaşanlardan başka kimse gelmesin.” O bakımdan yorgunluklarına, sıkıntılarına rağmen samimi mümin­ler onunla birlikte gittiler. Yüce Allah’ın, “Allah ayırt etsin…” buyruğunu “Allah’ın bildiğini, bu şekilde insanların durumu öğrenmelerini sağlayacak suret­te açığa çıkarması” diye tefsir ettik. Çünkü Allah’ın eşya ve olaylara dair bilgi­si ezelden beri sabit olmuştur. Meydana gelen her bir olay daha önce Allah’ın ezeldeki bilgisine uygun olarak ortaya çıkar. Yoksa Allah’ın bilgisi cereyan eden vakıalara uygun bir hale gelmez. Şanı yüce Allah’ın bilmediği bir şey, hiç bir zaman sabit ve değişmez bir hakikat olamaz.

Bunun bir diğer sebebi de Allah’ın bir takım kimseleri Allah yolunda şehit olmak için hazırlamasıdır. Bu, O’nun yolunda öldürülsünler, rızası uğrunda canlarını feda etsinler diyedir. Bedir günü bazı kimseler şehadeti kaçırdılar. Bundan dolayı şehitlik mertebesine erebilmek için düşmanla karşılaşmayı te­menni ettiler. Yüce Allah şehitlere berzahta özel bir hayat ve peygamberlere yakın bir derece verme lütfunda bulunmuştur. Şöyle buyurmaktadır: “Allah yo­lunda öldürülenleri sakın ölü sanmayasın. Aksine onlar Rableri nezdinde diri­dirler, mıhlanırlar.” (Âl-i İmrân, 3/169); “İşte bunlar Allah’ın kendilerine nimet ihsan ettiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehitlerle birliktedirler.” (Nisa, 4/69). Sözün burasında ihlâslarına dikkat çekmek üzere şehitlerin zıddı olanlardan söz edilmektedir. Yüce Allah kendilerine zulmetmeleri, yeryüzünde fesat çı­kartmaları, insanlara haksızlık etmeleri dolayısıyla zalim ve kâfirleri cezalan­dıracağını, onların devlet ve sultalarının zevalini çabuklaştıracağını belirtmek­tedir. Çünkü zulmün kalıcılığı söz konusu değildir.

Daha sonra Yüce Allah savaş alanlarının bazı şeyleri ortaya çıkartıp açığa vurmak ve imanları arındırmak için uygun alanlar olduğunu pekiştirmektedir. Samimi müminler münafıklardan bu alanlarda ayırd edilir. İmanın doğruluğu, sarsılmaz bir kararlılık ve belâlara karşı sebat göstermek bununla ortaya çı­kar. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki siz onunla karşı­laşmadan önce ölümü temenni ediyordunuz. İşte ona bakıp dururken onu gör­dünüz.” (Âl-i İmrân, 3/143). Uhud gazvesinde münafıklar geri dönmüş, çareyi kaçmakta bulmuşlardı. Hatta savaş esnasında kimi müminler dahi kaçmıştı. Bazıları ise Resulullah (s.a.)’m etrafında sebat göstermişlerdi. Böylelikle düş­manla savaşma temennilerinin mücerred bir arzu olduğu, karar ve kalıcılığının olmadığı ortaya çıkmıştı. Buharî ile Müslim’de sabit olduğuna göre Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyiniz. Allah’tan esenlik dileyiniz. Fakat onlarla karşılaştınız mı da sabır gösteriniz ve şunu bili­niz ki cennet kılıçların gölgesi altındadır.”

Yine savaşın faydalarından birisi de kâfirlerin durumunu açığa çıkarması­dır. Onlar Uhud’da olduğu gibi zafer elde edecek olurlarsa azgınlık eder, hak­sızlık eder, şımanrlar. Bu ise onların yok olmalarına, helak olmalarına, kökle­rinin kazınmalarına, mahvedilmelerine sebeptir. Onların kalıcılıkları, devamlı­lıkları olmaz. Samimi müminler karşısında bu halleri devam etmez. Şayet Be­diide olduğu gibi bozguna uğrayacak olurlarsa Allah da çabucak onları yok eder, darmadağın eder. Güzel akibet ise takva sahiplerinindir.

Bu ayetlerin muhtevasını dile getiren pek çok ayet-i kerime daha varit ol­muştur. Bunların bazıları şöyledir: “Yoksa siz, sizden önce geçenlerin halinin benzeri başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar ve sıkıntılar gelip çattı ve öyle sarsıldılar ki…” (Bakara, 2/214); “Elif, Lam, Mim. İnsanlar, “İman ettik” demeleriyle ve imtihan olunmadıkça bı-rakılıverileceklerini mi sandılar?” (Ankebût, 29/1-2) Bundan sonra gelen, “Yoksa siz Allah içinizden cihad edenlerle sabredenleri belli etmeden cennete girive­receğinizi mi sandınız?” (Âl-i İmran, 3/143) ayeti de bunlardan birisidir.

Advertisements