19

١٩

وَاقْصِدْ فى مَشْيِكَ وَاغْضُضْ مِنْ صَوْتِكَ اِنَّ اَنْكَرَ الْاَصْوَاتِ لَصَوْتُ الْحَميرِ

(19) vaksid fi meşyike vagdud min savtik inne enkeral asvati le savtül hamir
Yürüyüşünde ölçülü yürü, orta yol tut, sesini alçalt gerçekten en kötü ses elbette ki merkebin sesidir

(19) And be moderate in the pace, and lower thy voice for the harshest of sounds without doubt is the braying of the ass.

1. vaksid : ve orta bir yol tut, mütevazi ol
2. : de
3. meşyi-ke : yürüyüşün
4. vagdud : ve kıs, eksilt
5. min savti-ke : sesinden
6. inne : muhakkak ki
7. enkere : en çirkin, en nekir olan
8. el asvâti : sesler
9. le : elbette, muhakkak, mutlaka
10. savtu : ses
11. el hamîri : merkep


AÇIKLAMA

“Andolsun ki Biz Lugman’a Allah’a şükretmesi için hikmet verdik. Kim şükrederse ancak kendisi için şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse bilsin ki, Allah her şeyden müstağnidir. Sonsuz övgüye lâyık olandır.”

“And olsun ki, Biz Lokmana hikmeti verdik.” Hikmet ilim ve anla­yışla amel etme, Allah’ın nimetleri ve ihsanlarına karşı Allah’a hamdetme ve şükretme, insanlar için hayır isteme ve azaları yaratıldıkları hayırlı ve faydalı yerde kullanmaya muvaffak kılınmaktır.

Bu ayet Cenab-ı Hakk’ın Lugman Hakîm’e peygamberlik yolu dışında doğru bilgiyi gösterdiğine delildir.

Kim Rabbinin bağışladığı ve lütfettiği nimetlere şükreder, O’na itaat eder ve farzlarını edâ ederse, ancak kendisi için fayda ve sevabı gerçekleş­tirir ve nefsini azaptan kurtarır.

Nitekim Cenab-ı Hak bir başka ayette şöyle buyurmaktadır: “Kim salih amel işlerse, bu kendisi lehinedir. Kim de kötülük ederse kendi aleyhi­nedir. ” (Fussılet, 41/46). Bir başka ayet de şöyledir: “Kimler salih amel iş­lerse, kendileri için rahat bir yer hazırlamış olurlar.” (Rum, 30/44).

Kim de Allah’ın üzerindeki nimetini inkâr eder de başkalarını O’na ortak koşar ve Onun emirlerine isyan ederse, o kimse sadece kendi kendi­ne kötülük etmiş olur. Rabbine ise zarar veremez. Zira Allah kullarından ve kullarının şükürlerinden müstağnidir. O bundan zarar görmez. Ne O’na taat fayda verebilir, ne de masiyet O’na zarar verebilir.

Allah Tealâ daha sonra Hz. Lugman’ın (İbni Kesir’in ifadesiyle Lok­man b. Anka b. Sedûn’un) oğlu (Süheylî, Taberî ve Kutebî’nin ifadesiyle)

Sârân’a yaptığı tavsiyelerini zikretti:

“Lugman oğluna öğüt vererek: Ey yavrum! Allah’a ortak koşma, Allah’a ortak koşmak gerçekten büyük bir zulümdür, demişti.”

Lugman oğluna şefkatle vasiyette ya da öğütte bulunmuştu. Zira in­sanlar arasında çocuğuna karşı en şefkatli olan kimse babası olup, elbette baba olarak evlâdına sevgi besleyecektir.

Lugman şöyle diyordu: Evladım! Yalnız Allah’a kulluk et. Hiçbir şeyi O’na ortak koşma. Zira Allah’a ortak koşma en büyük zulümdür. Şirk, ger­çeğin asıl yerine konulmaması sebebiyle bir zulümdür. Şirkin “en büyük zulüm” olmasına gelince, şirkin itikadın temeliyle ilgili olması, yaratıcı ile yaradılan arasında eşitlik yapılması, tek nimet verici (Allah) ile asla nimet veremeyecek olanlar -yani putlar ve heykeller- arasında eşit davranışta bu­lunulması sebebiyledir.

Bu ayet geçen ayetin manasına atıfta bulunmaktadır: Bunun takdiri şudur: Biz Lugman’ı kendi nefsinde “şükreden”, başkalarına “öğüt veren” bir kimse kılarak ona hikmeti verdik.

Buhari ve Müslim, Abdullah b. Mes’ud’dan şöyle rivayet ediyorlar: “iman eden, bununla birlikte imanlarına zulüm karıştırmayanlar için gü­venlik vardır. Onlar doğru yolu bulmuş kimselerdir.” (Enam, 6/82) ayeti inince, bu durum Rasulullah (a.s)’ın ashabına ağır geldi. Ashab:

– Hangimiz imanına zulüm karıştırmamıştır? dediler. Rasulullah (s.a.):

– O bu manada değildir. Siz Lokmanın şu sözünü duymuyor musu­nuz? ‘Yavrum! Allah’a ortak koşma. Allah’a ortak koşmak gerçekten büyük bir zulümdür.”

Allah Tealâ, Kur’an’ın âdeti olduğu üzere şirk koşma yasağından son­ra ana-babaya iyiliği emretti. Zira Allah Tealâ çoğunlukla Kur’an’da sadece Allah’a kullukta bulunma ve şirkten kaçınma emriyle ana-babaya iyilikte bulunma emrini birarada zikretmektedir. Nitekim bir ayette Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Rabbin yalnız kendisine kullukta bulunmanızı ve ana-babaya iyilik etmeyi buyurmuştur.” (İsra, 17/23).

Cenab-ı Hak burada ise şöyle buyurmaktadır: “Biz insana ana-babasına karşı iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Annesi onu, güçsüzlükten güç­süzlüğe uğrayarak karnında taşımıştı. Çocuğun sütten kesilmesi iki yıl içinde olur. Bana ve ana-babana şükret, diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dö­nüş yalnız banadır.”

Biz insana anne-babaya iyilikte bulunmayı, onlara itaat etmeyi ve haklarını yerine getirmeyi emrettik ve bunu zorunlu kıldık. Özellikle anneye iyi davranılmalıdır. Zira anne önce hamilelik esnasında, sonra doğum, sonra nifas, sonra süt emzirme, sonra iki yıl içinde sütten kesilme ve gece-gündüz bakım esnasında zayıflıktan zayıflığa uğrayarak yavrusunu taşıdı.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Anneler çocuklarını em­zirmeyi tamamlatmak isteyen baba için, tam iki sene emzirirler.” (Bakara, 2/223).

Hadis-i şerif annenin iyiliğe ve itaate daha layık olduğunu beyan et­miş ve anneyi üç defa tavsiye etmiş, dördüncü defa babayı tavsiye etmiş, iyiliğin dörtte birini babaya tahsis etmiştir.

Biz ona, “Bana -yani Allah’a-, sana verdiğim nimetim üzerine şükret.” diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Bana ve ana-babaya şükretmeyi emretmişizdir. Çünkü o ikisi senin varlığının sebebi ve Allah Tealâ’dan sonra sana iyilik kaynağıdır.

Allah Tealâ’nın “Bana şükret” ifadesi, tavsiyenin sebebini ya da bu tavsiyeye uymanın vacip olduğunu beyan etmek içindir. Buradaki “en” Zemahşerî’nin görüşüne göre tefsiriyyedir, yani “diye” manasındadır. Bu cüm­le tavsiye fiilini beyan etmektedir. Yani, bu cümle “kavi” mânasını ihtiva etmektedir, yani “Biz O’na: Bana şükret, dedik.” demektir.

Allah’a itaat ve ana-babaya itaatin emredilmesinin illeti ya da bu hu­sustaki sebep, dönüşün ya da varılacak yerin yalnız Allah oluşudur. Dola­yısıyla buna karşılık ben sana ahirette en bol mükâfatı vereceğim.

Bu ifade muhalefet, karşı çıkma ve isyan etmenin akıbetine karşılık tehdit ve korkutmadır. Ayrıca bu ayet Allah’ın emrine uyma, O’na itaatte bulunma, ana-babaya iyilikte bulunma ve onlarla irtibatı devam ettirme karşılığında güzel bir mükâfat vaadinde bulunma netiliğindedir.

Bu ayet ve devamı oğluna tavsiyede bulunan Hz. Lugman’ın sözlerindendir. Allah onun bu sözlerini haber vermektedir. Hz. Lugman oğluna, şir­kin zulüm olduğunu beyan edip bunu yasaklayınca bu Allah’a itaate teşvik olmaktadır. Sonra da bu ana-babaya itaat edilmesini ve bunun sebebini açıkladı.

Bir başka görüşe göre: Bu ifadeler Allah’ın kelâmından olup bunu Lugman’a söylemiştir. Yani “Biz ona, şükret dedik; Biz ona dedik ki; Biz … tavsiyede bulunmuşuzdur”.

Bir başka görüşe göre: 14. ayet Lugman’m tavsiyeleri arasında bir ara cümle olup şirkten nehyetmeyi vurgulamaktadır.

Kurtubî diyor ki: Doğru olan şudur ki, bu ayet ve daha önce geçen “Biz insana ana-babasına güzellikle davranmasını tavsiye ettik.” (Ankebut, 29/8) ayeti Sa’d ibni Ebu Vakkas ile Sa’d yeni dininden dönmedikçe yemek yememeye yemin eden annesi Hamne binti Ebu Süfyân hakkında nazil olmuş­tur. Müfessirlerden bir grup da bu görüştedir.

Yine müfessirler tarafından tercih edilen görüşe göre bu ayet ile bun­dan sonraki iki ayet Allah Tealâ tarafından yeni bir ifade olup Lugman’ın oğluna tavsiyeleri arasında şirkten nehyetmeyi tekid etmek üzere bir ara cümle olarak gelmiştir.

Allah Tealâ kendi haklarını istisna ederek ana babaya itaati sınırlaya­rak şöyle buyurdu:

“Eğer ana ve baban, senin bilgin olmaksızın körü körüne seni, bana or­tak koşman için zorlarlarsa onlara itaat etme.” Yani ana ve baban senin be­nim ortağım bulunduğu şeklinde bir bilgin olmaksızın seni bana başkaları­nı ortak koşman ve dinlerinde senin kendilerine tâbi olman için sana özen göstererek aşırı derecede ısrarda bulunurlarsa, bunu kabul etme ve sana emrettikleri şirk veya masiyette onlara itaat etme. Zira yaratıcıya isyan olan hususlarda yaradılana itaat yoktur. Burada anlatılmak istenen orta­ğın reddedilmesidir. Hiçbirşey olmayanları -yani putları- Allah’a ortak ko­şuyorlar, demektir.

“Dünya işlerinde onlarla güzel geçin. Bana yönelen kimsenin yoluna uy. Sonra dönüşümüz yalnız banadır. O zaman yaptıklarınızı size bildiri­rim. ” Yani senin şirk ve masiyet hususunda ana-babana itaat etmemen; se­nin onlara iyi muamele etmen, ihtiyaç anında onlara malî yönden destek olman, onları yedirip giydirmen, hastalık anında tedavi ettirmen, ölümle­rinde kabre defnetmen, onların arkadaşlarına güzel muamelede bulunman ve vasiyetlerini yerine getirmene yani dünyada onlara iyilikle davranmana engel olmasın.

“Ma’rûfen” kelimesi iyilikseverlik ve kişiliğin gereği olarak güzel bir şekilde birliktelik, demektir; ya da ana-babaya güzel ahlak, yumuşak huyluluk, tahammülkârlık, iyilik ve irtibatı devam ettirmek suretiyle güzel bir şekilde muamele, demektir.

“Fi’d-dünya: dünyada” ifadesi bu birlikteliğin geçici olduğu anlamın­dadır. Zira bu belirli günler, sayılı seneler olup süratle bitecek ve yokolacaktır. Buradaki “ma’ruf” dinin tanıdığı ve razı olduğu hususlar olup ana-babayı yedirme, giydirme, söz ve davranışta onlara iyilikte bulunma husu­sunda iyilikseverlik ve kişiliğin gerekli saydığı her şeydir.

Sakın din konusunda hatır için davranma. Dininde Allah’a yönelen müminlerin yolunu tut. Her ne kadar sen dünyada ana-babana iyi muamele etmekle emrolunmuş isen de, inkâr hususunda ana-babanın yoluna uyma.Daha sonra senin de, ana-babanın dönüşü de yalnız bana olacaktır. Bunun üzerine seni imanınla mükâfatlandıracağım. Ana-babana da küfür­lerinin karşılığını vereceğim. Size dünyada yaptığınız hayır ve şerri haber vereceğim.

Bu cümle önceki cümleyi tasdik etmekte ve ana-babaya güzel muame­le etme ve iyilikte bulunmanın, masiyet olmayan şeylerde itaat etmenin farz olduğunu tekid etmektedir.

Allah Tealâ daha sonra insanların izlemeleri ve uymaları için Lugman Hakîm’in diğer faydalı tavsiyelerini bildirerek şöyle buyurdu:

1- “Yavrum! İşlediğin şey bir hardal tanesi ağırlığınca olsa da, bir ka­yanın içinde veya göklerde yahut yerin derinliklerinde bulunsa da Allah onu getirip ortaya koyar. Doğrusu Allah sonsuz lütuf sahibidir ve her şey­den haberdardır.”

Sevgili oğlum; iyilik, kötülük, haksızlık ve günah bir hardal tanesi ağırlığına eşit olsa bile, bir kayanın içi gibi en gizli yerde, ya da gökler gibi en yüksek yerde, yahut yeryüzünün içi gibi en aşağı yerde olsa bile, Allah kıyamet günü hesap görme ve amellerin tartılması, hayır ya da şer olarak karşılığın verilmesi zamanında amelleri ortaya koyar.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Biz kıyamet gününe mah­sus adalet terazileri koyacağız.” (Enbiya, 21/47); “Kim zerre ağırlığınca bir hayır yaparsa onu (sevabını) görecek, kim zerre ağırlığınca bir şer yaparsa onu (cezasını) görecek.” (Zilzal, 99/7-8).

“Bir kayanın içinde olsa da” ifadesiyle mananın anlatılmasında son nokta ve mübalâğa murad edilmektedir.

Şüphesiz ki Allah, ilmi çok hassas olandır. İlmi her gizli şeye ulaşır. Ona; ne kadar dakik, hassas ve basit olsa da hiçbir şey gizli kalmaz. O her şeyden haberdardır, eşyanın asıl mahiyetini bilir. Her şeyin zahir ve batın yönlerini gayet iyi bilir.

Ayetten maksat Allah’ın ilminin genişliğini beyan etmektir. O görünen âlemi de, görünmeyen âlemi de gayet iyi bilir. Kıyamet günü amellerin karşılığını tam olarak vermek için kullarının bütün amellerine muttalidir.

2- “Yavrum! Namazı dosdoğru kıl, iyiliği emret, kötülüğe engel ol. Ba­şına gelene sabret. Doğrusu bunlar azmedilmeye değer işlerdendir.”

Oğlunu şirkten men edip Allah’ın ilmi ve kudretiyle korkuttuktan son­ra ona tevhid için gerekli salih amelleri işlemeyi emretti.

Bunlardan biri “namaz “dır. Yani Allah rızası için ihlaslı olarak ibadet etmektir. Namazın “dosdoğru kılınması” onun usûlüne uygun olarak, farzlarıyla, vaktinde, kâmil olarak eda edilmesidir. Namaz dinin direğidir. İmanın ve yakînin delilidir. Allah’a yaklaşma ve O’nun rızasını kazanma vesilesidir. Namaz ayrıca hayasızlık ve çirkin fiillerden kaçınmaya ve gönül temizliğine yardımcı olur.

“Emr bi’l-ma’ruf, ise şer’an ve aklen makbul olan, nefsi terbiye eden medeniyet ve ilerlemeye sebep olan güzel ahlak ve iyi davranışları insanın hem kendisine hem de ba������kalarına emretmesidir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “Nefsini tezkiye eden (gönlünü kirli duygulardan temizleyen) kimse kurtuluşa ermiş, onu günahların içine gömen kişi de zarar uğramış­tır.” (Şems, 91/9-10).

“Nehy ani’l-münker”, şer’an haram olan, aklen çirkin olan, Allah’ın ga­zabına ve cehennem azabına sebep olan masiyet ve münkerattan insanın hem kendisini hem de başkalarını alıkoymasıdır.

Eziyetlere, zorluklara karşı sabretme ve ilâhî emirlerde sebat etmeye gelince: İyiliği emreden ve kötülüklerden nehyeden kimse genellikle eziye­te uğrar. Bu sebeple ondan sabır istenir.

Tavsiyelere namazla başlanılmıştır. Zira o dinin direğidir. Tavsiyelere sabırla son verilmiştir. Zira o taate devam etmenin esasıdır, Allah rızasının direğidir. Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Sabır ve namazla (Allah’tan) yardım isteyin.” (Bakara, 2/45).

“Bunlar azmedilmeye değer işlerdendir.” Yani, içinde, Allah’ın emretti­ği ve nehyettiği işlerin de insanların eziyetlerine sabretmek de bulunan bu adıgeçen hususlar kesin ve farz olan, şart ve farz oluşu kesinleşen işlerden­dir. “Azm” masdarı ism-i mef ul manasında olmaktadır.

İnsanın nefsini ve başkalarım kemale erdirecek şeyleri emrettikten sonra bazı şeylerden nehyetmekte ve bazı şeylerden de sakındırmakta ve şöyle buyurmaktadır:

1- “İnsanlardan yüz çevirme.” Yani insanlar seninle konuşurlarken ki­birlenerek ve onları küçümseyerek insanlardan yüzçevirme. Ayetin manası şudur: Kibirlenerek Allah’ın kullarını küçümseme, yüzçevirerek konuşma. Bilakis alçak gönüllü, samimi, sakin, yumuşak ve güleryüzlü ol.

Müslim’in Ebu Zerr el-Gıfarî’den rivayet ettiği hadis-i nebevide şöyle duyuruluyor: “İyilikten hiçbir şeyi sakın küçümseme. İsterse din kardeşini gülümser bir yüzle karşılamak olsun. Elbiseni uzatmaktan da sakın. Zira bu kibirdendir. Kibirlenmeyi ise Allah sevmez.”

2- “Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah kendisini beğenen ve çok övünen hiç kimseyi sevmez.” Yani yeryüzünde gururlanarak, şımararak ve çalım satarak yürüme. Zira Allah bu çeşit yürümeyi, gururlu ve kendini beğenmiş, başkalarına karşı kibirli olan hiçbir kimseyi sevmez.

Nitekim Cenab-ı Hak bir ayette şöyle buyurur: “Yeryüzünde şımararak yürüme. Zira sen yeri delemezsin ve boyca da dağlara ulaşamazsın.” (İsra, 17/37).

Peygamberimiz (s.a.), İmam Ahmed ile Kütüb-i Sitte müelliflerinin Abdullah b. Ömer (r.a.)’den rivayet ettikleri bir hadis-i şerifte şöyle buyu­ruyor: “Kim elbisesini kibirle sürüklerse kıyamet günü Allah o kimseye bak­maz. “

“Fahur”, kendisine verilenleri sayıp döken, ama Allah Tealâ’ya şükret­meyen kimsedir.

İbni Ebi’d-Dünya’nın Enes’den naklettiği hadis-i şerifte Peygamberi­miz (s.a) şöyle buyuruyor: “Geldikleri zaman tanınmayan, görünmedikleri zaman da aranmayan zengin müttekilere ne mutlu! Onlar (nurlu) kandiller olup her dağıtıcı kör fitneden uzaktırlar.”

Yine Abdullah b. Mes’ud (r.a.)’den rivayet edildiğine göre Peygamberi­miz (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Nice garip kimseler vardır ki, kendisine hiç önem verilmez. Eğer Allah adına yemin etmiş olsa, Allah onu yalancı çıkar­maz. Eğer bu kimse: “Allahım! Ben senden cenneti istiyorum.” dese Allah ona dünyadan hiçbir şey vermese de mutlaka cenneti verecektir.”

Yahya b. Cabir et-Taî, Gudayf b. Haris’ten rivayet ediyor: Abdullah b. Amr b. As’la birlikte oturdum. Onun şöyle dediğini işittim: “Bir kul kabre konulduğu zaman kabir onunla konuşur ve ona şöyle der: Ey Ademoğlu! Bana karşı seni aldatan nedir? Benim tek olduğumu bilmiyor musun? Be­nim hak olduğumu bilmiyor musun? Ey Ademoğlu! Bana karşı seni alda­tan nedir? Sen benim etrafımda gururla, kibirle yürüyordun.”

3- “Yürüyüşünde orta yolu tut.” Ne zühd edasıyla zayıflık ortaya koyan ölü gibi gevşek ve yavaş, ne de şeytanın sıçraması gibi sıçrayarak aşırı hız­lı bir yürüyüş şekli olmaksızın orta yollu, mutedil bir yürüyüşle yürü.

Ebu Nuaym’in Hılye’de Ebu Hüreyre (r.a.)’den rivayet ettiği -zayıf- bir hadiste Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Yürüyüşün süratli oluşu müminin ağırbaşlılığını giderir.”

Hz. Ömer (r.a.) ölü gibi yürüyen bir adam gördü ve ona şöyle dedi: “Bi­ze dinimizi ölü gösterme. Allah seni öldürsün.” Yine Hz. Ömer (r.a.) başını eğen bir adam gördü ve ona şöyle dedi: “Başını kaldır. İslâm zayıf değildir.”

4- Sesini fazla yükseltme. Zira seslerin en çirkini merkeplerin sesidir.” Yani faydalı olmayan hususlarda sesini yükseltme. Sesini kıs. Zira sesin şiddetli oluşu işitme organını rahatsız eder; gurur, kendini beğenme ve başkalarına aldırış etmemeye delâlet eder. Senin mutedil oluşu konuşan kimse için daha vakarlıdır, sözün kavranması, idrak edilmesi ve anlaşılma­sına daha yakındır.

Sesi yükseltmenin nehyedilmesinin sebibi, yüksek sesin merkeplerin sesine benzemesidir. Zira seslerin en çirkini merkeplerin sesidir. Bu Allah Tealâ’ya buğuz vermektedir. Bunun sebebi de merkep sesinin başı yüksek, sonu alçak olmasıdır.

Bu, ihtiyaç olmadan sesi yükseltmenin zemmedildiğine delildir. Zira yüksek sesin merkep sesine benzetilmesi, bunun son derece kötülendiği an­lamındadır.

Sünnette de yüksek sesin menfur olduğuna dair hadisler varid olmuş­tur. İbni Mace hariç Kütüb-i Sitte müelliflerinin Ebu Hüreyre (r.a.)’den ri­vayet ettiği hadiste Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurmaktadır: “Horozların ötüşünü işittiğiniz zaman Allah’ın lütfunu niyaz edin. Merkeplerin anırma­sını işittiğiniz zaman şeytandan Allah’a sığının. Zira o, şeytan görmüştür.”

Advertisements