93

    RevelationCuzPageSurah
    92 592Nisa(4)

٩٣

وَمَنْ يَقْتُلْ مُؤْمِنًا مُتَعَمِّدًا فَجَزَاؤُهُ جَهَنَّمُ خَالِدًا ا فيهَا وَغَضِبَ اللّهُ عَلَيْهِ وَلَعَنَهُ وَاَعَدَّ لَهُ عَذَابًا عَظيمًا

(93) ve mey yaktül mü’minem müteammiden fe cezaühu cehennemü haliden fiha ve ğadibellahü aleyhi ve leanehu ve eadde lehu azaben aziyma

ve her kim ki öldürürse bir mü’mini kasten onun cezası ebedi olarak cehennemde kalmaktadır Allah ona gazap etmiş ve onu lanetlemiş ve ona hazırlamıştır büyük bir azapla

(93) If a man kills a Believer intentionally, his recompense is Hell, to abide therein (forever): and the wrath and the curse of Allah are upon him, and a dreadful penalty is prepared for him.

1. ve men : ve kim
2. yaktul : öldürür
3. mu’minen : mü’min
4. muteammiden : taammüden , kasten
5. fe cezâu-hu : o taktirde onun cezası
6. cehennemu : cehennem
7. hâliden : ebediyyen kalıcı
8. fî-hâ : orada, içinde
9. ve gadıba : ve gadap etti, gazap etti, öfkelendi
10. allâhu : Allah
11. aleyhi : ona
12. ve leane-hu : ve ona lanet etti
13. ve eadde : ve hazırladı
14. lehu : ona, onun için
15. azâben : azap
16. azîmen : azim, büyük

وَمَنْ her kimيَقْتُلْ مُؤْمِنًا bir mü’miniمُتَعَمِّدًا kasten öldürürseفَجَزَاؤُهُ onun cezasıجَهَنَّمُ cehennemdirخَالِدًا kalacağıفِيهَا oradaوَغَضِبَgazap etmiştirاللَّهُ Allahعَلَيْهِ onaوَلَعَنَهُ onu lanetlemişوَأَعَدَّ لَهُ ve onun için hazırlamıştırعَذَابًا bir azapعَظِيمًا çok büyük

AÇIKLAMA

Ne şekilde olursa olsun bir müminin diğer bir mümin kardeşini öldürme hakkı yoktur. Öldürme fiili sadece hata, yanlışlık eseri işlenmiş olabilir. Hata yoluyla öldürme ise, öldürme fiilini veya o şahsı ya da canının çıkmasını genel­de kasdetmeyecek bir surette meydana gelir. Çünkü insan öldürmek büyük bir cinayettir, helak edici yedi büyük günahtan birisidir. Allah Teâlâ “Kim bir canı, bir can karşılığında veya yeryüzünde bir fesat çıkarmasından dolayı olmayarak öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur” (Mâide, 5/32) buyurmaktadır.

Buhari ve Müslim’de İbni Mes’ud (r.a.)’un rivayet ettiği hadisinde Resulullah (s.a.) da buyuruyor ki: “Lâ ilahe illallah, Muhammedun Resulullah” diye şehadet etmiş Müslüman bir kişinin kanı ancak üç şeyden birisi ile helâl olur: “Bir can karşılığında can, zina eden evli, dinini terk edip cemaatten ayrı­lan bir kişi olması sebebiyle.” Bu üç durum karşısında ise halkın bir şey yapma yetkisi yoktur. Onların cezasını verme hak ve selâhiyeti sadece İslâm devlet başkanına ya da onun naibine aittir.

İbni Mace’nin, İbni Ömer (r.a.)’den rivayetinde Peygamberimiz (a.s.) buyu­ruyor ki: “Mümin bir müslümanın öldürülmesi işine yarım kelime ile de olsa yardımcı olmuş olan kişi, kıyamet gününde iki gözü arasına “Allah’ın rahme­tinden ümidi kesilmiş” diye yazıl�� olarak gelir.” Beyhâkî de Berâ b. Azib (r.a.)’den tahric eder ki: Nebi (a.s.) Hazretleri şöyle buyurdu: “Allah katında dünyanın yok olması mümin bir adamın öldürülmesinden daha hafif ve kıy­metsizdir. “

Hata yoluyla öldürmekten dolayı ceza verilmesinin sebebi, bunun da bir ihmal, dikkatsizlik, önemsememe gibi bir durumda işlenmiş olmasıdır ki o yüz­den de ceza icap etmektedir.

Hata yoluyla öldürme cezasında iki şey vardır: Mümin bir köleyi azad et­mek ve öldürülenin ailesine diyet vermek. Birinci vacip yani bir köle azadı, hataen de olsa işlenmiş olan bu büyük günahın kefareti olarak gerekmektedir. Bu­nun şartı ise kölenin mümin olmasıdır, kâfir köle azadı yetmez. Cumhura göre köle müslüman ise, yaşı küçük olsun büyük olsun kâfir bir maktulün kefareti olarak azad edilmesi sahihtir. İmam Ahmed, Abdullah b. Abdullah’tan, o da Su­saldan, bir adamdan rivayet ediyor: Adam siyah bir cariyeyi getirip dedi ki: Ya Rasulallah, benim mümin bir köle azad etme borcum var. Şayet şu cariyeyi mü­min görürsen (sayarsan) azad eyleyeyim. Resulullah (s.a.) de cariyeye: “Allah’tan başka ilâh olmadığına şehadet ediyor musun?” diye sordu. Evet, deyince yine: “Benim Allah’ın Rasulü olduğuma da şehadet ediyor musun?” diye sordu. Cariye, evet, dedi. Tekrar “Öldükten sonra dirilmeye inanıyor musun?” diye sor­duğunda cariye “Evet” deyince Hz. Peygamber (s.a.): “Azad et onu” buyurdular. Bu rivayet isnadı sahihtir, sahabinin isminin bilinmemesinin bir zararı yoktur.

İmam Malik’in Muvatta’sı, İmam Şafiî’nin ve İmam Ahmed’in Müsnedle-rinde, Müslim’in Sahih’i, Ebu Davud ile Nesâî’nin Sürenlerinde Muâviye b. el-Hakem (r.a.)’den şöyle rivayet olunmaktadır: Bu siyah cariye getirildiği vakit Resulullah (s.a.) ona “Allah nerede?” diye sordu. “Gökte” dedi. “Ben kimim?” dediğinde de “Allah’ın Rasulüsün” cevabını verince, Resulullah (s.a.) “Azad et onu, çünkü mümindir” buyurdu.

İkinci vacip olan diyete gelince, öldürülen kişinin ailesine kayıplarından dolayı bir bedel vermek icap etmektedir. Sünnet’te sabit olan miktarı yüz deve­dir. Kadının diyeti, erkeğin diyetininkinin yarısıdır. Zira erkeğin kaybından dolayı ailenin ziyan ettiği maslahat, kadının kaybından dolayı uğradığından da­ha büyüktür. Ebu Davud, Nesâî ve diğer imamların Amr b. Hazm’den rivayet­lerine göre Resulullah (s.a.) Yemen ahalisine bir mektup yazdı, onda şu husus­lar da yazılıydı: “Şer”! bir sebep olmaksızın bir mümini öldürdüğü delil ile sabit bulunan kimseye kaved, yani kısas icap eder. Ancak öldürülen kişinin velileri (mirasçıları) diyete razı olurlarsa ne âlâ. Bir can hususunda da diyet yüz deve­dir.” Mektubun ilerisinde daha sonra şöyle buyuruluyordu: “Altın ehli olan ise bin dinar verecektir.” Yani diyetin cinsi, yaygın olan sermayeye göre tayin edi­lir. Altın ile iş görenler bin dinar, gümüş ile iş görenler Hanefîlere göre on bin dirhem, cumhura göre on iki bin dirhem, devesi çok olanlar da yüz deve öder­ler. İmam Şafiî der ki: Altın veya gümüşle iş görenlerden de neye ulaşırsa ulaş­sın ancak yüz deve kıymeti alınır.

Deve cinsinden alınacak diyet beş sınıf halinde olur. İmam Ahmed ve Sü­nen sahiplerinin İbni Mes’ud (r.a.)’dan rivayetlerine göre Resulullah (a.s.) hataen öldürmenin diyetinin şöyle ödenmesine hükmetti:

a) Yirmi adet bint-i mehaz (iki yaşına girmiş dişi deve).

b) Yirmi adet ibn-i mehaz (iki yaşına girmiş erkek deve).

c) Yirmi adet bint-i lebûn (üç yaşına girmiş dişi deve).

d) Yirmi adet hıkka (dört yaşma girmiş dişi deve).

e) Yirmi adet cezea (beş yaşına girmiş dişi deve).

Ahmed, Mâlik ve Şafiî’nin mezheplerinin görüşü budur. Ebu Hanife’ninki de böyledir, ancak o ibn-i lebûn yerine ibn-i mehazı saymıştır.

Kasda benzer (şibh-i amd) katlin diyeti ise İmam Ebu Hanife’ye göre üç çeşitten alınır: Kırk adet halife (yüklü), otuz adet hıkka (dört yaşına girmiş dişi deve), otuz adet cezea (beş yaşına girmiş dişi deve)

İmam Malik şibh-i amd şeklini, babanın oğlunu öldürmesi hali dışında ka­bul etmez. Kasden öldürmenin diyeti İmam Ebu Hanife ile İmam Mâlik’in meş­hur olan görüşüne göre zikredildiği gibidir. İmam Şafiî’ye göre ise şibh-i amd diyetine benzer.

Hata yoluyla öldürmenin diyetini ödemek, katilin âkılesine düşer. Âkile, Hicaz alimlerine göre katilin baba tarafından olan akrabası, yani asabesidir. Çünkü insanlar Peygamberimiz (s.a.) ile Hz. Ebu Bekir (r.a.) zamanında âkile usulüyle amel etmişlerdi, o zaman insanların kayıtlı olduğu bir divan/sicil yok­tu.

Hanefîlere göre âkile, katilin mensup olduğu divanda kayıtlı kimselerdir. Bunların tertibini Hz. Ömer (r.a.) yapmıştı.

Şayet âkile diyeti ödemekten aciz kalırsa diyet, beytu’l-maldan (hazine­den) alınır.

Burada şöyle bir sual sorulabilir: Allah Teâlâ “Herkesin kazanacağı kendi­sinden başkasına ait değildir. Günahkâr hiçbir nefis diğerinin günah yükünü taşımaz” (En’âm: 6/164) buyururken nasıl oluyor da âkile diyeti ödemek zo­runda kalıyor, katilin suçundan dolayı sorumlu tutuluyor? Bezzâr’ın Abdullah b. Mes’ud (r.a.)’dan rivayet ettiği hadisinde de Resulullah (s.a.) “Hiçbir adam babasının suçuyla da, kardeşinin suçuyla da sorumlu tutulamaz” buyurmuş­tur. Ebu Davud ve Nesâî’nin naklettiği Ebu Ramse hadisinde geçtiği üzere Hz. Rasul-i Ekrem (s.a.) Ebu Ramse ve oğluna hitaben de: “O senin aleyhine cina­yet işlemiş olmaz, sen de onun aleyhine cinayet işlemiş olmazsın” buyurmuş­tur.

Bunun cevabı şöyledir: Gerçekte bu, başkasının işlediği suç ve günahı bir şahsa yüklemek kabilinden değildir. Çünkü diyet öncelikle katile aittir. Âkile bunu, nasıl başka bir katilin diyetinin ödenmesinde yardım etmesi mümkün oluyorsa, işte öylece kendi akrabası olan katile yardım etmek bakımından yük­lenmiş olmaktadır. Nitekim aynı kabile fertleri düşmana karşı zafer kazanmak için yardımlaşmakta, dıştan gelen baskınları defetmekte, mali yönden dayanış­maya girip birbirleri namına fidye ödemektedirler.

Bir takım hadisler de âkılenin, yani baba cihetinden asabe olan akrabala­rın diyeti yükleneceklerine delâlet etmektedir. Buhari ve Müslim Ebu Hureyre (r.a.)’den rivayetlerine göre bir kadın diğer bir kadının karnına vurdu ve kar­nındaki ceninin ölü olarak düşürmesine sebep oldu. Bunun üzerine Resulullah (s.a.) vuran kadının âkılesinin gurre (Hanefîlerce miktarı beş yüz dirhem olan mâli tazminat) vermesine hükmetti. Hamel b. Mâlik kalkıp “İçmemiş, yeme­miş, bağırmamış, ses çıkarmamış biri için nasıl fidye veriyormuşuz, böylesinin kanı heder olur” deyince, Rasul-i Ekrem (s.a.) Hazretleri “İşte bu cahiliye se­cicinden’dir” buyurdu.

Varit olduğuna göre Hz. Ömer (r.a.), Abdülmuttalib’in kızı Safiyye’nin kö­lesi bir cinayet işleyince fidyeyi ödeme işini Hz. Ali (k.v.)’ye yüklemişti.

Hz. Ali, Safiyye’nin erkek kardeşinin (Ebu Talib’in) oğlu idi. Safiyye’nin mirasının ise oğlu Zübeyr’e ait olduğuna hükmetmişti.

Cenin diri olarak anne karnından çıktığı takdirde, diyet ile beraber kefa­ret de icap ettiği hususunda alimler arasında ihtilâf yoktur. Ancak ölü olarak çıktığı zaman kefaret gerekip gerekmeyeceği hususu ihtilaflıdır.

İmam Mâlik “Bu durumda gurre ve kefaret gerekir” diyor. İmam Ebu Hanife ile İmam Şafiî ise “Gurre gerekir, kefaret değil” diyorlar.

Ceninden dolayı alınmış gurrenin miras malı olup olamayacağında da ihti­lâf bulunmaktadır. Mâlik ve Şafiî diyorlar ki: Ceninden dolayı alınmış gurre, Allah’ın kitabına göre ceninden geriye kalmış bir miras sayılır, çünkü gurre de bir diyettir.

Hanefîler de şöyle diyorlar: Gurre sadece annenin hakkıdır. Çünkü bu an­nenin vücudundaki organlardan bir organın kesilmesi suretiyle onun aleyhine işlenmiş bir cinayet olup diyet sayılmaz.

Fukahadan Ebu Bekir el-Esamm’a göre diyet, katilin bizzat kendisi üzeri­ne düşer, âkıleye değil. Çünkü “Mümin bir köleyi azad etmesi ve ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi lâzımdır…” (Nisa, 4/92) ayeti, kendisine bu hüküm icap eden kişinin katil olduğunu gerektirmektedir, diyet de böyledir.

Zamanımızda ise sosyal düzen, Arapların eski nizamından farklı bir hale gelmiş, kabile bağlan ve bağlılığı kaybolmuş, her şahıs kabilesine değil kendi kendine dayanır olmuştur. İbni Abidin’in de beyan ettiği üzere son devir Hanefi alimlerinin bazıları buna göre hüküm vermişlerdir. Maamafih, şartlar mevcut ise ve uygulaması mümkün olduğu taktirde âkile sistemini ne kadar faydalı olacağı inkâr edilemez.

“Meğer ki sadaka olarak bağışlamış olanlar” cümlesinin manası şöyledir: Diyet öldürülenin ailesine verilir. Ama onlar bunu affedip bağışlarlarsa o za­man diyet icap etmez. Çünkü diyet, onların hatırını ve gönüllerini almak için, katil ile aralarında bir düşmanlık ve kavga olmasın diye ve ölen kişi sebebiyle uğradıkları zarar yerine bir tazminat olmak üzere vacip olmuştur. Affettikleri takdirde ise gönülleri olmuş, bundan vazgeçmiş demektir. Zaten Allah Teâlâ bu şekilde affa teşvik için “sadaka olarak bağışlamış olsunlar” diye ifade etmiştir.

Şayet maktul (öldürülen şahıs) Müslümanlarla savaş hali üzere bulunan (ehl-i harp) düşman bir kavimden olup kendisi mümin ise ve hicret etmediği için onun iman ettiğini Müslümanlar bilmiyorsa, onlara diyet verilmez. O durumda katilin sadece mümin bir köle azad etmesi icap eder. Yukarıda geçen Haris b. Yezîd’i Ayyâş’ın öldürmesi hadisesi buna bir misaldir. Aynı şekilde dar-ı harpte iman edip de müslümanlığı bilinmediği için öldürülmüş olan herkesin hükmü böyledir.

Fakat öldürülen şahıs Müslümanlarla barış üzerine antlaşma yapmış (muahid) bir kavimden ise, zimmîler ve sulh akdi yapmış kimseler gibi miras­çılarına da ölülerinden dolayı diyet verilmesi gerekir. Mümin veya kâfir muahidin (antlaşmalının) öldürülmesinden ötürü icap eden bedel tam bir diyet ve mümin bir köle azad etmektir. Bu İmam Ebu Hanife’nin görüşüdür. Çünkü ayetin misâk (antlaşma) ehli olan muahidler ve zimmîler hakkındaki zahir hükmü bunu göstermektedir. İmam Ebu Hanife kısas hususunda Müslüman ile zimmiye eşit kabul ettiği diyette de eşit kalmak etmektedir.

İmam Malik’e göre ise hataen ve kasten öldürme durumlarında muahidlerin diyeti Müslümanların diyetinin yarısı miktarıdır. Ahmed ve Tirmizî’nin ri­vayet ettiği hadisinde Resulullah (a.s.) “Kâfirin diyeti Müslümanın diyetinin yarısıdır” buyurmaktadır. Amr b. Şuayb dedesinin şöyle dediğini nakleder: Resulullah (s.a.) zamanında diyet sekiz yüz dinar ve sekiz bin dirhem idi. Ehl-i Kitabın diyeti ise Müslümanların diyetinin yarısı kadardı. Bu böyle sürdü. Ömer (r.a.) halife seçilince kalkıp “Şüphesiz develerin kıymeti çok pahalandı” diye hitap ederek gümüş ehline on iki bin dirhem, altın ehline bin dinar, sığırı olanlara yüz sığır, koyunu olanlara iki bin koyun, hülle (kat elbise)den de iki-yüz hülle olarak diyet takdir etti. Zimmîlerin diyetini bıraktı ve hiçbir şeylerini artırmadı. Dört sünen sahibi de Rasul-i Ekrem (a.s.)’in “Muahidin diyeti Müs­lümanların diyetinin yarısı kadardır” hadisini rivayet etmişlerdir.

İmam Ahmed’den, kasten öldürme durumunda muahidin diyetinin Müslümanın diyeti gibi başka hallerde ise yarısı kadar olacağı rivayet edilmiştir.

İmam Şafiî ise şöyle diyor: Hataen ve kasten öldürme durumunda muahi­din diyeti Müslümanın diyetinin üçte biri kadardır. Çünkü bu meselede söyle­nen hükmün en azı budur. Hz. Ömer (r.a.) onun diyetini dört bin dirhem olarak takdir etmiştir ki bu da Müslüman diyetinin üçte biri olmaktadır.

Diyeti maktulün varisleri alırlar. Diyet miras gibidir. Borçlar ondan kapa­tılır, vasiyetler ondan yerine getirilir ve kalan da mirasçılara dağıtılır. Rivayete göre bir kadın gelerek kocasının diyetinden kendi hissesini talep eder. Hz. Ömer (r.a.) “Sana bir şey düştüğünü bilmiyorum, diyeti almak da âkile olan asabelere aittir” der. Bazı sahabiler Resulullah (s.a.)’ın kocanın diyetinden ka­rısına da miras verilmesini emrettiğine şahitlik edince Hz. Ömer (r.a.) de aynı hükmü verir.

Azad edecek köle veya bedeli olan mala sahip olmayan ya da zamanımızdaki gibi köle bulamayan (ki bu İslâm’ın hedeflerindendir) kimse, peşpeşe iki kameri ay müddetince oruç tutar, şerı bir özür bulunmaksızın iftar ile bu gün­lerin arası kesilmez, kesilecek olursa oruca yeniden başlamak lâzım gelir.

“Allah’tan bir tevbe olarak” Allah Teâlâ bu hükümleri kendi tarafından bir kabul ve rahmet olmak üzere, gönüllerinizi de, hataen öldürme cürmüne götü­ren kusur, ihmal, araştırmama ve dikkatsizlik izlerinden temizlemek için meş­ru kılmıştır.

Allah Teâlâ gönüllerin ahvalini, onları neyin tertemiz yapacağını hakkıyla bilendir. Hata yoluyla katil olanın kasten suç işlemediğini de bilmektedir. O yüzden ona kısas cezasını yüklememiştir. Yine Allah Teâlâ koyduğu hüküm ve kanunlarda hikmet sahibidir. Tazminat olarak diyet takdir etmesi de son dere­ce hikmet ve maslahat eseridir.

Kasten Öldürme:

Bir mümini kasten (taammüden) öldüren kişinin bu fiilinden dolayı cezası ise ebedî cehennem azabıdır, yani orada temelli kalacaktır. Allah ona gazap et­miştir, bu büyük cürmü, cinayeti işlemesinden ötürü ondan intikam alır, rezil ve rüsvay eder. Ona lanet etmiştir, yani onu rahmet-i ilâhisinden uzak kılıp ona büyük bir azap hazırlamıştır.

Kasten o adamı öldüren katilin tevbesi kabul olunur mu?

İbni Abbas (r.a.) ile sahabe ve tabiinden bir kısım zevata göre   kasten katil olan kişi için tevbe söz konusu değildir. Bu suçun ne kadar büyük olduğu­nu gösteren birçok hadis mevcuttur. Nitekim yukarıda geçen İbni Ömer (r.a.) ve Berâ b. Azib (r.a.) hadisi bunlardandır. Durum burada şirkten tevbe etmiş kişininkinden katil olmuş, zina etmiş olabilir farklıdır, onun tevbesi kabul olunur. Çünkü o, müşrik haldeyken, bu gibi suçları haram kılan İslâm şeriatı­na iman etmiş değildi, onun bir nevi mazereti bulunuyordu. Ayrıca onunla ilgili hüküm İslâm’a girmesini teşvik edici mahiyettedir. Fakat öldürmenin haramlığını, suç olduğunu bilen bir müminin böyle bir özrü bulunmamaktadır.

Cumhura göre ise taammüden, kasten katil olanın tevbesi de kabul olu­nur. Allah Teâlâ: “Ey kendilerinin aleyhinde haddi aşanlar Allah’ın rahmetin­den ümidinizi kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları mağfiret eder. Şüphesiz ki O çok mağfiret edici (yarlığayıcı), çok esirgeyicidir.” (Zümer, 39/53) buyur­maktadır. Bu hitap, küfür, şirk, şüphe, nifak, kati (öldürme), fasıldık vb. bütün günahlar hakkında umumidir. Her kim tevbe edecek olursa Allah da onun tevbesini kabul eyler. Yine Cenab-ı Mevlâ azze ve celle şöyle buyurur: “Şüphesiz ki Allah, kendisine şirk koşulmasını yargılamaz. Ondan başka şeyi dileyeceği kim­seler için, yargılar.” (Nisa, 4/48). Bu da Allah’a şirk koşma ve O’na eş tanıma dışındaki bütün günahlar için geçerlidir.

Buhari ve Müslim’de rivayet olunduğuna göre İsrâiloğulları zamanında bir adam yüz kişi öldürmüş, sonra da bir alime tevbe etmesine imkân kalıp kalmadığını sormuş. Alim de “Senin ile tevbe arasına kim girebilir ki, neden engel bulunsun?” demiş, sonra ona günahlarından uzaklaşıp tevbe ederek Allah’a ibadetle meşgul olacağı bir başka şehre gitmesini tavsiye etmiş. Adam da oraya hicret ederken yolda ölmüş. Adamı rahmet melekleri alıp götürmüşler. Israiloğulları zamanında böyle olduğuna göre bu ümmette olması daha da evlâ ve lâyıktır. Çünkü Allah Teâlâ İsrâiloğulları’na yüklediği ağır yük ve sorumlu­lukları bizden kaldırmış, sevgili peygamberimizi dosdoğru ve müsamahakâr İs­lâm dini ile göndermiştir.

Ayrıca kâfirlik, katillikten daha büyük bir günah ve suçtur. Kâfirlikten tevbe kabul olunduğuna göre adam öldürmekten tevbe etmek de daha evlâ ola­rak kabul edilir. Sonra Furkan süresindeki şu ayet de katilin tevbesinin kabul edileceğine delâlet etmektedir: “Onlar ki Allah’ın yanı sıra bir başkasını tanrı edinip ona tapmazlar. Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar, zina etmezler. Kim bunları yaparsa cezaya çarpar. Kıyamet günü de azabı katmerleşir ve onun içinde hor ve hakir olarak ebedî bırakılır. Ancak tevbe ve iman edip salih (iyi) amel işleyen bunun dışındadır.” (Furkan, 25/68-70).

“Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası… cehennemdir.” ayet-i kerimesi­ne gelince, Ebu Hureyre (r.a.) ve seleften bir cemaat bu hususta şöyle demekte­dir. Allah Teâlâ, o kişiyi cezalandıracak olursa cezası budur. Her bir günaha dair bildirilen tehditler de buna göre izah edilir. Muvazene, yani iyilikler ile kö­tülüklerin tartılıp karşılaştırılacağı görüşünde olan alimlere göre günahkâr bir kişinin bir takım salih amelleri bulunabilir. Bunlar da bu yüzden gereken ceza­nın ona erişmesini engelleyebilir.

Cumhurun görüşüne göre, sayesinde kurtulacağı salih bir ameli bulunma­dığı taktirde o kişi ebediyen orada bırakılmaz. Hulud kelimesi, o taktirde de­vamlı kalmak değil, çok uzun bir müddet kalmak manasına hamledilir. Çünkü Resulullah’tan (s.a.) şu manada bir çok hadis tevatüren gelmiştir: “Kalbinde zerre ağırlığından daha az iman bulunan kimse de sonunda cehennemden çıka­rılır.”

İkrime ve İbni Cüreyc gibi bazı alimlerin kanaati ise ayet-i kerimenin hükmünün öldürmeyi helâl sayan kimseyle ilgili olduğu yolundadır. Onlar “kasten (müteammiden)” kelimesini “helâl sayarak” manasında tefsir etmekte­dirler. Öyle olanın cezası da cehennem azabında devamlı, ebediyen kalmaktır.

Fahreddin er-Râzi’nin cevabındaki tercihi ise şöyledir: Bu ayet-i kerime iki yerde tahsis olunmuştur:

Birincisi: Kasten öldürme, düşmanlık yoluyla olmadığı takdirde kısas du­rumundaki öldürme gibidir.

İkincisi: Katilin tevbe ettiği öldürme. Ayete bu iki yerde tahsis girdiği za­man, biz de “Ondan başka şeyi, dileyeceği kimseler için yargılar” (Nisa, 4/48) ayetine dayanarak affın hasıl olduğu durumlarda umum (genellik) ifadesini tahsis eyleriz.

Advertisements