12

١٢

وَمَا لَنَا اَلَّا نَتَوَكَّلَ عَلَى اللّهِ وَقَدْ هَدينَا سُبُلَنَا وَلَنَصْبِرَنَّ عَلى مَا اذَيْتُمُونَا وَعَلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ

(12) ve ma lena ella netevekkele alellahi ve kad hedana sübülena ve lenasbiranne ala ma azeytümuna ve alellahi fel yetevekkelil mütevekkilun

ve bize ne oluyor ki Allah’a tevekkül etmeyelim gerçekten bize hidayet yollarımızı (göstermiştir) mutlaka sabredeceğiz bize yaptığınız eziyetlere ve tevekkül edenler yalnız Allah’a tevekkül etsin

(12) “No reason have we why we should not put our trust on Allah. Indeed He has guided us to the Ways we (follow). We shall certainly bear with patience all the hurt you may cause us. For those who put their trust should put their trust on Allah.”

1. ve mâ lenâ : ve niçin (neden) biz
2. ellâ netevekkele : tevekkül etmeyelim
3. alâllâhi (alâ allahi) : Allah’a
4. ve kad hedâ-nâ : ve bizi hidayet etmiştir, ulaştırmıştır
5. subule-nâ : yollarımıza
6. ve le nasbirenne : ve elbette sabredeceğiz
7. alâ mâ : şeylere
8. âzeytumû-nâ : bize sizin yaptığınız eziyetler
9. ve alâllâhi (ve alâ allahi) : ve Allah’a
10. fel yetevekkeli : artık tevekkül etsinler
11. el mutevekkilûne : tevekkül edenler


AÇIKLAMA
“Sizden önceki Nûh, Âd, Semûd ve peygamberlerini yalanlayan diğer milletlerin -ki onların adedini Allah Tealâ’dan başka hiç kimse tesbit edemez.-haberleri size ulaşmadı mı?” “Size ulaşmadı mı?” kavlindeki muhatab zamiri, Rasulullah (s.a.)’ın ümmetine aittir. “Onlara peygamberleri geldiler” ve “Fakat ellerini ağızlarına götürüp” cümlelerindeki zamirler ise kâfirlere râcîdir.

Bu peygamberleri, onları küfür ve bilgisizlik karanlıklarından, iman ve hidayet aydınlığına çıkarmak için; doğruluklarını ve Allah tarafından gönderildikleri şeklindeki dâvalarını destekliyen apaçık ve kesin mucize, delil ve belgelerle geldiler.

Ancak bu insanlar, peygamberlerinin getirdiklerine çok öfkelenmeleri sebebiyle parmaklarını ısırdılar. Yani, onlara öfkelenip, düşmanlık gösterdiler ve onlardan köşe bucak kaçtılar. Şu ayet göstermektedir ki aynı şeyi Araplar da Rasulullah (s.a.)’a yapmışlardır: “Size öfkelerinden parmaklarını ısırırlar. De ki: ‘Öfkenizden çatlayın.’ Allah, kalplerde olanı bilir.” (Âl-i İmran, 3/119) Bu ayetten maksat kâfirler, Rasulullah (s.a.)’ı yalanlamışlar, onu alaya almışlar ve iman etmemişlerdir. Bu ifade, Ebû Ubeyde ve Ahfeş’in de belirttikleri gibi bir darb-ı meseldir.

“Bu insanlar, peygamberlere dediler ki: ‘Biz, sizinle gönderilen mucize, delil ve ayetleri inkâr ediyor yani sizin peygamberliğinizin doğruluğunu gösterdiklerine inanmıyoruz.

“Bizi çağırdığınız” sadece Allah’a iman ve dışındaki herşeyi bırakma “hususunda” biz, sıkıntı ve endişeye düşürecek “bir şüphe içindeyiz.”

Razî şu soruyla konuya değişik bir yorum getirmiştir: “Onlar, peygamberliklerini inkâr ettiklerini açıkladıktan sonra peygamberlerin sözlerinin doğruluğundan şüphe etme mertebesine nasıl inmişlerdir?” O’nun bu soruya cevabı şöyledir: “Onlar, gerçekte kâfir olduklarını ve güttükleri bu davaya kesin inandıklarını söylemek istemişlerdir.’ Eğer kesin inanmasaydık sizin peygamberliğinizin doğruluğundan şüphe ettiğimizi söylemezdik. Her iki durumda da peygamberliğinizi itiraf etmeye imkân yoktur.'”

Peygamberleri onlara dediler ki: Allah’ın varlığından mı şüphe ediyorsunuz?! Ama insan fıtratı O’nun varlığını ikrar edip, insanı bu ikrara zorluyor. O, bütün varlıkları yaratmış olduğu ve sadece O, ortağı olmadan ibadete lâyık olduğu halde tek ilâh olmasında ve O’na ibadetin gerekliliği hususunda herhangi bir şüphe mi var?! Aslında milletlerin çoğu Yaratanı ikrar ediyordu. Fakat Allah ile beraber, kendilerini Allah’a yaklaştıracaklarını zannettikleri O’ndan başka vasıtalara tapıyorlardı.

Fıtrat delili, şu hadisle sabittir: İbni Adiy, Taberânî ve Beyhâkî Esved b. Serî (r.a.)’den, Rasulullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: “Her çocuk, fıtrat üzere doğar. Ana babası onu ya yahudi ya hristiyan ya da mecûsî yaparlar.”

Yaratılış delili ise gözümüzün önünde olup hissedilebilmektedir. Zira Allah, hemen arkasından buna dikkati çekmiştir: “Allah, gökleri ve yeri daha önce benzeri görülmemiş ve bu sapasağlam emsalsiz nizama göre yaratmış ve meydana getirmişken nasıl olur da O’nun hakkında şüpheye düşersiniz?!”

Allah Tealâ, varlığının delili olan, Yaratan olması dışında mükemmel rahmet sahibidir de: Ahiret yurdunda günahlarınızı -bu mana, “nün” lafzının zait bir sıla olmasına göredir- veya bazı günahlarınızı -bu da “min”in tebîzıyya (bazılık) olmasına göredir- bağışlamak için sizi tam bir imana çağırmaktadır. O, kul haklarıyla ilgili olanları değil, kendisiyle alâkalı günâhları bağışlar. İşte imâna davetteki birinci maksat budur.

Dikkat edilmesi gereken bir nokta şudur: Allah Tealâ, kâfirlerin günahlarının bağışlanmasının geçtiği her yerde “min” lafzını beyan etmiştir. Buna karşılık müminlerin günahlarının bağışlanmasının zikredildiği yerlerde ise “min” lafzı getirilmemiştir. Birinci duruma misaller, şu ayetlerdir:

“O’ndan sakının ve bana itaat edin ki Allah günahlarınızı bağışlasın.” (Nuh, 71/9). “Ey Milletimiz! Allah’a çağıran Muhammed’e uyun ve O’na inanın da Allah da sizin günâhlarınızı bağışlasın.” (Ahkaf, 46/31).

Çünkü Allah, onları dinin aslı olan imana çağırmaktadır.

İkinci duruma misaller de şu ayetlerdir:

“Ey Muhammed! De ki: ‘Allah’ı seviyorsanız bana uyun, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.'” (Al-i İmran, 3/31) “Bilseniz, bu sizin için en iyi yoldur. Böyle yaparsanız, Allah günahlarınızı bağışlar.” (Saf, 61/11-12). Çünkü imanın yerleşmesinden sonra ancak günahlar bağışlanır.

İşte imana davetteki ikinci maksat budur. Kişi mümin olursa Allah, kendi ilmindeki belirli vakit olan ömrün sonuna kadar ona mühlet verir. Yoksa inkâr sebebiyle hemen helak ederek, bekletmeden azâb eder.

İmanla beraber iki rahmet ya da iki nimet gerçekleşmektedir. Bunlar, günahların affedilmesi ve ömrün sonuna kadar kişiye mühlet verilmesidir.

Bundan sonra Allah Tealâ, bu milletlerin peygamberlerini şu üç açıdan reddettiklerini bildirmiştir:

1- Onlar dediler ki: ‘Sadece sözünüze güvenerek size nasıl tabî olalım. Siz den henüz bir mucize bile göremedik. Siz de bizim gibi insansınız. Bize bir üstünlüğünüz yok. Biz değil de niçin siz peygamber oluyorsunuz? Eğer Allah, insanlara peygamberler göndermeyi dileseydi daha üstün bir varlığı gönderirdi.

2- “Siz, doğruluğuna bir delil bulunmayan bu dâva ile babalarımızı bulduğumuz yolu terketmemizi istiyorsunuz.”

3- “Bize, sizden istediğimiz olağanüstü bir şey veya peygamberlik iddianızın doğruluğunu gösteren apaçık bir delil getirmelisiniz. Biz sadece iyice bildiğimiz şeylere iman ederiz. Göklerin, yerin ve içlerindeki acâib varlıkların yaratılmasına ise akıl erdiremeyiz. Aslında bunlar söylediklerinizin doğruluğuna delil de olamazlar.”

Arkasından Allah, kâfirlerin bu üç şüphelerini peygamberlerin nasıl reddettiklerini bildirmiştir. Öyleki peygamberler birinci ve ikinci şüpheleri doğru kabul edip, onaylamışlar, üçüncüsünde ise işi Allah’a havale etmişlerdir: Peygamberler, bu milletlere şöyle dediler. Söylediğiniz şekilde biz, sizin gibi insanız. Yer, içer, uyur, ortalarda dolaşır, rızık peşinde koşarız. Fakat Allah Tealâ, kullarından dilediğine peygamberliği ihsan eder: “Allah, peygamberliğini vereceği kimseyi daha iyi bilir.” (En’am, 6/124). Allah bize de bu nimeti verdi.

Sadece babalarınız olduğu için onları taklit etmeniz aklın kabul edemiyeceği bir şeydir.

Gösterdiğimiz mucizelere rağmen peygamberliğimizin doğruluğunu gösteren delil ve hüccet, istediklerinizin fevkinde bir burhan getirmemizi taleb etmeniz ise Allah ile alâkalı bir iştir. Biz, bir delili ancak Allah’ın dilemesi ve iradesiyle getirebiliriz.

Bütün müminlerin, düşmanlarının kötülüklerini uzaklaştırmak ve onların gösterdikleri düşmanlıklara sabretmek için her işlerinde Allah’a güvenip tevekkül etmeleri gerekir.

Peygamberler, Allah’a olan güvenlerini pekiştirerek şöyle demişlerdir: “Nasıl olur da bize bilgi ve kurtuluş yolunu gösteren Allah’a, güvenmeyiz! Bize en mutedil, en açık yolu gösterdiği halde O’na tevekkül etmemize engel olan şey nedir?”

“Kötü söz söyleyip, akılsızca davranışlarınızla bize yaptığınız eziyetlere elbette katlanacağız.”

Sonra tevekkül etmeyi methederek şöyle dediler: “Müminlerden tevekkül edenler, Allah’a güvenmeye devam edip, bu hususta sebat etsinler. O’na güvensinler. O’nun yolunda bütün eziyetlere tahammül edip, ne olursa olsun hiçbir zorluğa aldırış etmesinler.”