46

٤٦

مَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلِنَفْسِه وَمَنْ اَسَاءَ فَعَلَيْهَا وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِلْعَبيدِ

(46) men amile salihan fe li nefsihi ve men esae fe aleyha ve ma rabbüke bi zallamil lil abid
Kim salih amel işlerse kendi nefsi içindir kim de kötülük yaparsa yine kendinedir Rabbin asla değildir kullarına zulüm edici

(46) Whoever works righteousness benefits his own soul whoever works evil, it is against his own soul: nor is thy Lord ever Unjust (in the least) to His servants.

1. men : kim
2. amile : yaptı, işledi
3. sâlihan : salih amel, nefs tezkiyesi
4. fe : böylece, artık
5. li : için
6. nefsi-hi : kendi nefsi
7. ve men : ve kim
8. esâe : kötülük yaptı, kötülük işledi
9. fe : böylece, artık
10. aleyhâ : kendi aleyhine
11. ve mâ : ve değil
12. rabbu-ke : senin Rabbın
13. bi zallâmin : çok zalim, çok haksızlık yapan
14. li : için
15. el abîdi : kullar


AÇIKLAMA

“Eğer biz onu yabancı bir Kur’an yapsaydık derlerdi ki: “Ayetleri açıklanmalı değil miydi’? Araca, yabancı bir söz mü?” Yani Şayet biz Kur’an’ı, Arapça dışında yabancı bir dille indirseydik. Kureyş inkarcıları şöyle der­lerdi: Kur’an’m ayetleri bizim dilimizle indirilseydi de anlasaydık. Biz Arabız, başka dil bilmeyiz. Ve yine aynı şekilde; “Araba, yabancı bir söz mü gönderilmiş!” derlerdi.

Kastedilen ise; Şüphesiz Kur’an Arapçadır. O halde niçin anlamıyor ve onunla amel etmiyorsunuz? Şayet başka bir dille indirilmiş olsaydı bunu inkâr eder ve şöyle derlerdi: Anlıyacağımız bir dille indirilseydi ya?

Yine şöyle derlerdi: “Araba, yabancı bir dille bir kitap gönderil­miş!” Yani muhatap Arap olmasına rağmen nasıl oluyor da anlayamaya­cakları bir dille gönderiliyor.

Kur’an’ın tamamı hem lâfız ve hem de mana yönüyle Arapça olmasına rağmen inkarcılar yine de inanmadılar. Bu onların inkârının inattan kay­naklanan bir inkâr olduğunu göstermektedir. Nitekim Allah Tealâ da şöyle buyurmuştur: “Biz onu yabancılardan birine indirseydik de, onu onlara okusaydı ona inanmazlardı.” (Şuara, 26/198-199)

Sonra Allah Tealâ Kur’an’ın hedefini ve gayesini açıklamakta ve şöyle buyurmaktadır:

“De ki: O, inananlar için bir yol gösterici ve şifadır.” Yani Ey Muhammed! “Bizi davet ettiğin şeye karşı kalplerimiz kılıflar içindedir.” diyen şu inkarcı müşriklere deki: Bu Kur’an, kendisine inananın kalbine hidayete eriştirir, kalplerde bulunan her türlü şek ve şüpheye karşı da şifadır. Nitekim Allah Tealâ aynı manada şöyle buyurmuştur: “Biz Kur’an’da müminlere şifa ve rahmet olan şeyler indiriyoruz.” (İsra, 17/82)

Sonra müşriklerin Kur’an-ı Kerim karşısındaki konumlarını açık­lamakta ve şöyle buyurmaktadır:

“İnanmayanlara gelince onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve o onlara bir körlüktür.” Onlar Kur’an’da olan şeyleri anlamazlar. Bundan dolayı da gürültü yapılmasını tavsiye ederler. O, onlara bir körlüktür, içerisindeki açıklamaları bulamazlar, ondaki delilleri ve öğütleri göremez­ler. Bu durum, Allah’ın şu buyruğunda ifade edilen durum gibidir: “O inkarcıların durumu tıpkı bağırmaktan ve çağırmaktan başka bir şey işitmeyenlere haykıran kimsenin durumu gibidir. Sağır, dilsiz ve kördürler. Onun için düşünmezler.” (Bakara, 2/171)

Sonra Allah Tealâ onların Kur’an’ı anlayabilmek için kabiliyetlerinin olmadığını te’kid etmekte ve şöyle buyurmaktadır:

“Onlar uzak bir yerden çağırılıyorlar.” Yani onların hâli uzak bir mesafeden kendilerine seslenilen kişiye benzemektedir. Seslenenin sesini duyuyorlar ancak, ya anlamıyorlar veyahut kendilerine söyleneni kav­ramıyorlar. Çünkü onlar, yüz çevirmişler Kur’an’ı dinlemek istemiyorlar.

Sonra Allah Tealâ; Allah’ın gönderdiği kitapları yalanlamanın eski ümmetlerinde adeti olduğunu açıklamış ve şöyle buyurmuştur:

“Andolsun ki biz, Musa’ya kitabı vermiştik, onda da ayrılığa düşül­müştü.” Ya Muhammed! Bu, önceki ümmetlerin peygamberlerinin de başına gelen bir durumdur. Onlar, indirilen kitaplar konusunda mutlaka ihtilâfa düşmüşlerdir. Bunun örneği şudur: Biz Musa’yı peygamber olarak gönderdik ve kendisine Tevrat’ı verdik. Tevrat’ı tasdik veya ilâhi kitap olup olmadığı konusunda ihtilâf ettiler. Musa yalanlandı ve eziyete uğradı. Kav­minin sana yaptıklarına üzülme ve eziyetlere karşı sabret, Allah’a sığın, aciz kalma. Allah Tealâ’nm buyurduğu gibi ol: “O halde bir de, azim sahibi elçilerin sabrettikleri gibi sabret.” (Ahkâf, 46/35)

Sonra Allah Tealâ, azabın geciktirilmesinin sebebini açıklamakta ve şöyle buyurmaktadır:

“Eğer Rabbinden bir söz geçmemiş olmasaydı, aralarında derhal hüküm verilirdi.” Yani Allah, senin ümmetinin yalancılarının azabını ve hesabını söz verilen güne bırakmış olmasaydı, geçmişte yalanlayan ümmet­lere yaptığı gibi onlara da azabı gönderirdi. Nitekim Allah Tealâ bu konuda; “Ama çok bağışlayan, esirgeyen Rabbin eğer onları, yaptıklarıyla hemen cezalandıracak olsaydı, onların azabını çabuklaştırırdı. Fakat onlar için vaad edilen bir zaman var ki, ondan sığınacak bir yer bulamayacaklardır.” (Kehf, 18/58) ve “Eğer Allah, insanları yaptıkları işler yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı, yer yüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat Allah, onları belirtilmiş bir süreye kadar erteliyor.” (Fatır, 35/45) buyurmuştur.

Azabın ertelendiğini gösteren; “Hayır, buluşma saati o saattir.” (Kamer, 54/46) ayeti ve “Fakat onları takdir edilen bir süreye kadar er­teler.” (Nahl, 16/61) ayeti gibi diğer ayetler de varit olmuştur.

Helak olmalarını icap ettiren şeylerin de kendilerinde olduğunu ifade ederek şöyle buyurmuştur:

“Onlar, Kur’an dan derin bir şüphe içindedirler.” Yani kavminin inkar­cıları Kurana karşı şüphe, şek ve can sıkıntısı içerisindedirler. Kur’an’ı yalanlamalarının sebebi ise görmek değildir. Çünkü, Kur’an’ın dediklerin­den şikâyetçidirler ve Kur’an’ın içindekileri de tahkik etmemişlerdir.

Sonra da Allah Tealâ verilecek cezanın sınırlarını çizmekte ve şöyle buyurmaktadır:

“Kim iyi iş yaparsa yararı kendisinedir. Ve kim kötülük yaparsa zararı kendisinedir. Rabbin kullarına zulmedici değildir.” Yani dünyada salih amel işleyen, Allah’ın emirlerini yapan, yasaklarından kaçınan kimse için yaptıklarının faydası kendisine döner ve yaptığından daha fazlasıyla mükâfatlandırılır.

Kötülük yapan, Allah’a isyan eden, kimse için de yaptıklarının zararı kendisinde döner ve Allah Tealânın: “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (Necm, 53/39) mealindeki buyruğunda da belirtildiği gibi günahın­dan dolayı cezalandırılır.

İman ederlerse imanları fayda verir ve lehlerine döner. İnkâr ederler­se inkârları zarar verir ve aleyhlerine döner.

Her iki gruba da verilen, haktır, mutlak adalettir. İyilik yapanın sevabından hiçbir şey eksiltilmezken, hiçbir kimse de günahı dışında bir şeyden dolayı cezalandırılmayacaktır. Ve kendilerine peygamber gönderil­meden ve cezalandırılmasının delilleri sunulmadan kimseye azap edil­meyecektir.