27

٢٧

يُثَبِّتُ اللّهُ الَّذينَ امَنُوا بِالْقَوْلِ الثَّابِتِ فِى الْحَيوةِ الدُّنْيَا وَفِى الْاخِرَةِ وَيُضِلُّ اللّهُ الظَّالِمينَ وَيَفْعَلُ اللّهُ مَا يَشَاءُ

(27) yüsebbitüllahül lezine amenu bil kavlis sabiti fil hayatid dünya ve fil ahirah ve yüdilüllahüz zalimine ve yef’alüllahü ma yeşa’

Allah sebat verir iman edenleri sağlam sözlerinden dolayı dünya hayatında, ahiret hayatında (da) Allah zalimleri şaşırtır ve Allah dilediğini yapar

(27) Allah will establish in strength those who believe, with the word that stands firm, in this world and in the Hereafter to stray, those who do wrong: Allah doeth what he willeth.

1. yusebbitu allâhu : Allah sebat ettirir
2. ellezîne âmenû : ölmeden önce Allah’a ulaşmayı dileyen kimseler, âmenû olanlar
3. bi el kavli es sâbiti : sabit söz ile
4. fî el hayâti ed dunyâ : dünya hayatında
5. ve fî el âhıreti : ve ahirette
6. ve yudıllu allâhu : ve Allah dalâlette bırakır
7. ez zâlimîne : zalimler
8. ve yef’alu allâhu : ve Allah yapar
9. mâ yeşâu : dilediği şeyi


SEBEB-İ NÜZUL
Allah, iman edenlere dünya hayatında da âhirette de o sabit sözlerinde daima sebat ihsan eder. Allah zâlimleri dalâlette bırakır ve Allah ne dilerse yapar.

el-Berâ ibn Azib’den rivayette o: “Allah, iman edenlere dünya hayatında da âhirette de o sabit sözlerinde daima sebat ihsan eder. Allah zâlimleri dalâlette bırakır ve Allah ne dilerse yapar.” âyeti kabir azabı hakkında nazil olmuştur.” demiştir.

Başka bir rivayette bu sebebe biraz daha açıklık kazandırılır. Buna göre  Peygamber (sa), bir gün ashabına kabirdeki Münker ve Nekîr’in ölüyü ;sorguya çekmesinden bahsedince Hz. Ömer: “Ey Allah’ın elçisi, o sorgulama aşamasında aklım yanımda olacak mı?” diye sormuş; Efendimiz (sa)’in: “‘Evet.” cevabı üzerine “O halde bir beis yok. Bu bana yeter.” demiş de bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil olmuş.

AÇIKLAMA
Ey Muhatab! Allah’ın nasıl bir misal vererek onu en uygun yerde zikrettiğini görmüyor musun? Bu misal, kelime-i tevhid, İslâm ve Kuran’ın daveti, demek olan hoş bir sözün, şu dört özelliğe sâhib hurma ağacı manasmdaki hoş bir ağaca benzetilmesidir.

1- Bu ağaç, güzel görünüşlü, güzel kokulu, güzel meyveli ve çok faydalı bir ağaçtır. Yani, meyvesi lezzetli, istifadesi fazladır.

2- Onun kökü, toprakta sağlam, devamlı ve yerleşmiştir. Kökünden koparılamaz.

3- Dallarının göğe doğru yükselip, yerin çürümüş bitkilerinden uzaklığı sebebiyle heybetli bir görünüşe sahiptir. Verdiği meyveler, temiz, güzel ve her türlü sunilikten uzaktır.

4- Rabbinin iradesi, yaratması ve kolaylaştırmasıyla belirlediği her vakitte meyve verir. Ağaçların, senede bir kere meyve vermeleri sebebiyle bu durum, Allah’ın tayin ettiği zaman hükmündedir.

İbn Abbâs (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre, “‘Lâilâheillâllâh’ kavli ve Şecere-i tayyibe” Hurma ağacıdır. Şecere-i tayyibe kavlinin, hurma ağacı olduğu görüşü aynı şekilde îbn Mesud (r.a.)’dan da nakledilmiştir. Yine bu görüş, Enes ve İbn Ömer (r.a.) kanalıyla Rasulullah (s.a.)’dan da rivayet edilmiştir.

Buhari’nin İbn Ömer’den rivayet ettiği hadiste şöyle demiştir: “Rasulullah (s.a.)’ın huzurundaydık. Bize; bana, müslüman adama benzeyen -veya müslüman adam gibi olan-, yaprakları yaz ve kış dökülmeyen ve Rabbinin izniyle her zaman meyve veren bir ağaç söyleyin, dedi.” İbn Ömer (r.a.) devamla “Onun hurma ağacı olduğunu tahmin ettim. Fakat baktım ki Ebû Bekir ve Ömer (r.a.) konuşmuyor. Ben de konuşmayı uygun görmedim. Hiç kimse bir şey söylemeyince Rasulullah (s.a.) “O, hurma ağacıdır.” buyurdu.

“İşte Allah, insanlara böyle misaller veriyor”. Çünkü verilen misaller, daha çok anlamaya, öğüt ve ibret almaya ve manaları zihinde canlandırmaya vesile olmaktadır. Zira sadece akılla anlaşılan manaların, idrak edilebilen hususlara benzetilmesi, manaları zihne iyice yerleştirip, ondaki gizlilik ve şüpheleri ortadan kaldırmaktadır. Böylece bu manalar, elle dokunulabilir eşyalara dönüşmektedir. Dolayısıyla bu ayet, insanları bu misâlin büyüklüğünü düşünmeye, onu kavramaya ve maksadını anlamaya çağırarak, onların dikkatlerini bu noktada yoğunlaştırmaktadır.”

Bundan sonra Allah Tealâ, küfür sözünün misâlini zikretmiştir: Küfür ya da şirk sözü olan çirkin sözün özellikleri, Ebû cehil karpuzu ve benzeri ağaçlar demek olan kötü ağacın vasıflarına benzer.

Ebu Bekir Bezzâr mevkuf olarak İbni Ebî Hatim’in de merfu olarak Enes (r.a.)’den rivayet ettikleri hadiste Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmaktadır: “Ayet te zikredilen ağaç Ebu Cehil karpuzudur.”

Ayette kötü ağacın şu üç özelliği bildirilmiştir:

1- Bu ağacın meyvesinin tadı kötüdür veya içindeki zararlı maddeler sebebiyle kötüdür ya da kokusu kötüdür. Bu, Ebû Cehil karpuzudur. “Sarımsak ya da diken” olduğu da söylenmiştir.

2- Bu ağaç, kökünden koparılmış ve toprakla bağlantısı kesilmiştir. Aynı şekilde Allah’a şirk koşmanın da ne bir delili, ne devamlılığı ne de kuvveti vardır.

3- Bu ağaç, bir yerde yerleşmiş ve sabit değildir. Bu özellik, ikincisini tamamlar mahiyettedir.

Bunlar, kötülüğün en üst seviyesindeki özelliklerdir. Öyleki kötülük ve pislik, zarara işaret ettiği gibi kökünden koparılmak ve sabit olmamak da hiç bir işe yaramadığını göstermektedir.

İkisinin birlikte açıklanmasıyla hak ve batıl sözler arasındaki fark ortaya çıkmış olur. Öyleki kelime-i tevhid ve iman sözü demek olan hak söz, kuvvetlidir, devamlıdır ve insanlara fayda sağlar. Buna karşılık şirk ya da küfür sözü demek olan batıl söz, zayıf ve zararlı olup devamlı ve istikrarlı değildir.

Hak söz ehli, müminler, batıl söz taraftarları ise kâfirler ve asilerdir.

Arkasından Allah Tealâ, hak söz ehlinin dünyada ve ahirette maksatlarını elde ettiklerini haber vererek şöyle buyurmuştur: “Doğrusu ahirette, dünyada ağızlarından çıkan, delil ve burhanla kalplerine yerleşen iman sözü sebebiyle Allah’ın cömertliği ve sevabı müminler için devamlıdır.” Bundan maksat şudur: Allah’ı bilme ve O’na itaattaki sebat, Allah Tealâ katında sevap ve cömertliğin devamını gerektirmektedir.

Veya Allah’ın, dünyada Bilâl ve diğer sahabeler gibi çeşitli işkencelere maruz kalmalarına rağmen dinleri hususunda fitneye düşürmeyerek, müminleri sabit kılması ve orada onları sağlam bir söz üzerinde tutmasıdır. Öyleki dinleri hususunda fitneyle karşılaştıklarında onların ayakları kaymamıştır. Meselâ Allah, Uhdûd Ashabı’nın işkence ederek dinlerinden çevirmeğe uğraştığı, ayrıca testerelerle kesilen, vücutları demir taraklarla taranan kimseleri dinleri üzerinde sabit kılmıştır.

Ahirette sabit kılınmaları ise hesap meydanında inançları ve dinleri sorul duğunda kemküm etmemeleri ve hasrın o korkunç hâlinin onları şaşkına çevirmemesidir.

Denilmiştir -ki bu görüş meşhurdur- “Bu kavilden maksat, kabir suâli anındaki sebattır. Dünya hayatından maksat; yaşama süresi ve ahiret ise; kıyamet günü ve hesap günü demektir.”

Kütübü Sitte, Berâ b. Azib (r.a.)’den Rasulullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Müslüman, kabirde sorguya çekildiğinde Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasulü olduğuna şehâdet eder. İşte bu, ‘Allah, müminleri dünya hayatında ve ahirette sağlam bir söz üzerinde tutar.’ ayetidir.” Bu hadisi, Ebû Hureyre (r.a.) de rivayet etmiştir.

Yukarıda geçen aynı hadisi İbni Ebî Şeybe yine Berâ’dan şöyle rivayet etmiştir: O, Rasulullah (s.a.)’ın ayet hakkında şöyle buyurduğunu rivayet eder: Allah’ın kişiyi dünyada sabit kılması, kabirde iki meleğin ona gelip de ‘Rabbin kim?, Dinin ne?, Peygamberin kim?’ diye sorduğunda ‘Rabbim Allah, dinim İslâm, Peygamberim Muhammed (s.a.)’dir’ diye cevap vermesidir.”

Ebu Davud, Osman b. Affân (r.a.)’dan şöyle rivayet etmiştir: “Rasulullah cenazenin defnedilmesini bitirdiğinde yanında durur ve ‘Kardeşiniz için af dileyip, sebatını isteyiniz. Zira o, şu anda sorguya çekiliyor.’ buyururdu.”

Razî şöyle der: “Meşhur olan görüş şudur: Bu ayet, kabirdeki iki meleğin sorgusu, Allah’ın sorgu esnasında mümine hak sözü telkin etmesi ve onu hak üzere sabit kılması hakkında varittir.”

Bundan sonra Allah Tealâ, kâfirlerin âkibetini şu şekilde açıklamıştır: “Allah, kâfirlerin sevabını kazanmalarına engel olur.” Veya iman için gerekli olan yeterli hazırlığı yapmadıkları için onları ve sapıklıklarını öylece bırakmış, arzu ve şehvetlerinin peşinde koşmaları için onlara mühlet vermiştir.

Ya da kabirde dinleri ve inançlarından sorguya çekildiklerinde onları tereddüt içinde kemküm eder vaziyette bırakmıştır.

İbni Cerir, İbni Ebi Hatim ve Beyhakî’nin rivayetinde İbn Abbâs (r.a.) şöyle der: “Kâfirin canı alınacağı zaman yanına melekler gelerek yüzüne ve arkasına vurmaya başlarlar. Mezara girdiğinde ise oturtularak ‘Rabbin kim?’ diye sorulur. Hiç bir cevap veremez. Allah Tealâ, ona Rabbini hatırlamayı unutturur. Yine ‘Sana gelen peygamber kim?’ diye sorulduğunda ona yol gösterilmez ve yine hiçbir cevap veremez. İşte bu, ‘kâfirleri de saptırır’ ayetidir.”

Son olarak Allah Tealâ, iki grup hakkındaki mutlak irade ve takdirini beyan ederek şöyle buyurmuştur: “Allah dilerse doğru yolu gösterir dilerse dalâlete düşürür.” İnsanlar, fitnelerle karşılaştıklarında yerlerinde sabit-kadem olamazlar ve ilk darbede ayakları kayar. İşte bu, onların dünyada saptırılmalarıdır. Bu kâfirler, ahirette ise daha çok sapmış ve daha çok ayakları kaymıştır. Sapıklık, gerekli hazırlığı yapmamanın ve nefsin arzularıyla hareket etmenin neticesidir.”

Advertisements