37

٣٧

يُريدُونَ اَنْ يَخْرُجُوا مِنَ النَّارِ وَمَا هُمْ بِخَارِجينَ مِنْهَا وَلَهُمْ عَذَابٌ مُقيمٌ

(37) yüridune ey yahrucu minen nari ve ma hüm bi haricine minha ve lehüm azabüm mükiym

onlar isterler ateşten çıkarılmalarını ama ondan çıkıcı değillerdir onlar için sürekli kalacaklara bir azap (vardır)

(37) Their wish will be to get out of the fire, but never will they get out therefrom: their penalty will be one that endure.

1. yurîdûne : isterler
2. en yahrucû : çıkmak
3. min en nâri : ateşten
4. ve mâ hum : ve onlar değiller
5. bi hâricîne min-hâ : oradan çıkacak
6. ve lehum : ve onlar için vardır
7. azâbun mukîmun : daimi azap, ikâme edilen bir azap

يُرِيدُونَ isterlerأَنْ يَخْرُجُوا çıkmakمِنْ النَّارِ ateştenوَمَا ama değillerdirهُمْ onlarبِخَارِجِينَ çıkacakمِنْهَا oradanوَلَهُمْ onlar içinعَذَابٌ bir azap vardırمُقِيمٌ sürekli


AÇIKLAMA

Yüce Allah, mümin kullarına kendisinden korkmalarını (takva sahibi ol­malarını) emretmektedir. Allah’a itaat ile birlikte söz konusu edildiği takdirde, takvadan maksat, haramlardan uzak durup yasak kılman şeyleri terketmek olur.

O halde ey müminler! Allah’ın emirlerine bağlanmak, yasaklarından ka­çınmak suretiyle Allah’ın gazabından, cezasından korkun. Ona yakınlaşmanın yollarını gereken şekilde arayın. Bu ise sizi onun rızasına ulaştıracak, ona ya­kınlaştıracak, cennette onun mükâfatını elde etmenizi sağlayacak olan yoldur.

el-Vesile (yol, araç), cennetteki bir derecenin adıdır. Ahmed ve Müslim, Ab­dullah b. Ömer’den Resulullah (s.a.)’ı şöyle buyururken dinlediğini rivayet et­mektedirler: “Müezzini (ezan okurken) işittiğinizde siz de onun söylediği gibi söyleyiniz, sonra bana salât ve selâm getiriniz. Çünkü kim bir defa bana salat ve selâm getirirse ona karşılık Allah kişiye on defa salât (rahmet) eder. Sonra benim için el-Vesîle’yi isteyiniz. Çünkü o cennette bir makamın adıdır ve ancak Allah’ın kullarından bir kula verilecektir. O kişinin ben olacağımı ümid ederim. Her kim benim için Vesileyi isteyecek olursa benim de şefaatim onu bulur.” O halde el-Vesile cennetteki en yüksek mevkinin adıdır ve o Resulullah (s.a.)’in mevkii, cennetteki yurdudur. Cennette Rahman’ın Arşı’na en yakın olan yerdir.

Yüce Allah müminlere, haramları terkedip itaatleri işlemeyi emrettikten sonra dosdoğru yolun dışına çıkmış, dosdoğru dini terketmiş bulunan kâfir ve müşriklerden oluşan düşmanlarla savaşmalarını emrederek şöyle buyurmakta­dır: “Ve onun yolunda cihat edin.” Cihat kelimesi, cehd’den gelmektedir. Bu da “meşakkat ve yorgunluk” demektir. Allah’ın yolu ise hakkın, hayrın, faziletin ve ümmetin özgürlüğünün yoludur. Allah yolunda cihat ise hem nefsi nevala­rından alıkoymak, bütün hallerde de adaleti gerçekleştirmeye mecbur etmek suretiyle nefse karşı cihadı, hem de İslâm çağrısına karşı direnen düşmanlarla savaşı kapsamaktadır.

Yüce Allah kıyamet gününde kendi uğrunda cihat edenler için hazırlamış olduğu kurtuluş ve büyük ebedî mutluluğa teşvik ederek: “… ki felaha eresiniz” buyurmaktadır. Yani siz Allah’a itaat ile yaklaşırsanız o takdirde gerçekten umduğunuzu elde edersiniz, kurtulursunuz; dünya ve ahiret mutluluğuna ka­vuşursunuz. Müslümanlardan her zaman için çeşitli türleriyle cihat etmeleri istenmiştir. Çünkü iyiliklerin yapılıp kötülüklerin terkedilmesi nefse ağır gelir.

Yüce Allah müminlere takvayı, nefsi tezkiye edip arındırmayı emrettikten sonra Kıyamet gününde düşmanı olan kâfirler için hazırladığı azap ve ibretli cezayı haber vererek: “Muhakkak ki… kâfirlerin olsa da” buyurmaktadır. Ya­ni hak rablerinin rububiyetini inkâr eden, onun varlığına, birliğine delâlet eden ayetleri reddeden, peygamberlerini yalanlayan, onun dışında türlü putla­ra, inek yahut insan gibi varlıklara tapan, tövbe etmeksizin bu halleri üzere ölen kimselerden herhangi birisi, Kıyamet gününde yeryüzü dolusu kadar altın getirip gelse, hatta onun bir katı kadar yahut onunla birlikte bir kat daha ge­tirse, bunu da kendisini dört bir yandan kuşatan Allah’ın azabından kurtul­mak için feda edecek olsa, böyle bir noktaya ulaşacağını bilse, yine de böyle bir şey ondan kabul olunmaz. Hatta o azaptan kurtulmaya çare yoktur; o azaptan hiçbir şekilde kurtuluş mümkün değildir. İşte bundan dolayı: “onlara elim btr azap vardır”, yani acı ve ızdırap verici bir azap. Bu da bizzat kendilerinin işledikleri sebebiyledir. Tıpkı felah ve mutluluğun yine insanın kendisinden or­taya çıkan itaat ve istikâmet dolayısıyla söz konusu olması gibi. “Ve nefsini arındırıp temizleyen felaha ermiştir, onu kötülüklerle alabildiğine örten ise zi­yana uğramıştır.” (Şems, 91/9-10).

Daha sonra Yüce Allah bu azabı daimi ve sürekli, cehennemlikleri de ora­da ebedi kalıcılar olmakla nitelendirerek şöyle buyurmaktadır: “Ateşten çıkmak isterler…” Yani içinde bulundukları o azabın şiddetinden çıkmayı temenni ederler; halbuki onlar, oradan çıkacak değillerdir, onlar için daimî ve kalıcı bir azap vardır, oradan kurtuluşları mümkün değildir. Nitekim Yüce Allah bir baş­ka yerde şöyle buyurmaktadır: “Oradan (oranın) gamından kurtulmak istedik­leri her seferinde oraya geri döndürülürler.” (Hacc, 22/22) Yüce Allah’ın: “Kalı­cı” buyruğunun anlamı daimi, sabit, sonu gelmez ve değişmez bir azap demek­tir.

Buhârî, Müslim ve Nesaî, Enes b. Mâlik’in şöyle dediğini rivayet ederler: Resulullah (s.a.) buyurdu ki: “Cehennem ehlinden bir kişi getirilir, ona: ‘Ey Âdem oğlu! Yanın üzere yaslanacağın yeri nasıl buldun?’ denilir. O: “En kötü yaslanılacak bir yer!’ diye cevap verir. Bu sefer ona: Yeryüzü dolusu kadar bir altını fidye olarak verir misin?’ diye sorulur. O: ‘Evet, Rabbim.’ der. Yüce Allah der ki: Yalan söylüyorsun. Ben senden bundan daha azını istemiştim, yapma­dın. ‘ Bunun üzerine onun cehenneme atılması için emir verilir.”

Advertisements