53

٥٣

وَيَقُولُ الَّذينَ امَنُوا اَهؤُلَاءِ الَّذينَ اَقْسَمُوا بِاللّهِ جَهْدَ اَيْمَانِهِمْ اِنَّهُمْ لَمَعَكُمْ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فَاَصْبَحُوا خَاسِرينَ

(53) ve yekulüllezine amenu ehaülaillezine aksemu billahi cehde eymanihim innehüm le meaküm habitat a’malühüm fe asbehu hasirin

iman edenlerde (şöyle) derler işte şunlar mı Allah’a kasem ederek tam güçleri ile yemin ederler? bunlar mı, sizinle beraberiz (diyenler) boşa gitti onların yaptıkları bütün ameller zarara uğrayanlardan oldular

(53) And those who believe will say: are these the men who swore their strongest oaths by Allah, that they were with you? all that they do will be in vain. And they will fall into (nothing but) ruin.

1. ve yekûlu : ve derler
2. ellezîne âmenû : âmenû olanlar (Allâh’a ulaşmayı, teslim olmayı yaşarken dileyenler)
3. e hâulâi ellezîne : bunlar o kimseler mi?, onlar bunlar mı?
4. aksemû bi allâhi : Allâh’a (cc.) yemin ettiler (kasem edenler)
5. cehde eymâni-him : yeminlerinde cehd ettiler var gücüyle yemin ettiler
6. inne-hum : muhakkak ki onlar, kendileri
7. le mea-kum : elbette, mutlaka sizinle beraber
8. habitat a’mâlu-hum : onların amelleri boşa gitti
9. fe asbahû : böylece oldular
10. hâsirîne : hüsrana uğrayanlar, hüsrana uğrayan kimseler

وَيَقُولُ diyecekler kiالَّذِينَ آمَنُوا iman edenlerأَهَؤُلَاءِ bunlar mıالَّذِينَ أَقْسَمُوا yemin edenlerبِاللَّهِ Allah’aجَهْدَ أَيْمَانِهِمْbüyük bir gayretleإِنَّهُمْ لَمَعَكُمْ sizinle kesinlikle beraber olduklarına dairحَبِطَتْ boşa gittiأَعْمَالُهُمْ onların amelleriفَأَصْبَحُوا ve oldularخَاسِرِينَhüsrana uğrayanlardan


AÇIKLAMA

İbni İshâk, İbni Ebi Şeybe, İbni Cerîr, İbni Ebi Hatim ve Beyhakî, Ubâde b. es-Sâmit’in şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Kaynuka oğulları savaşınca Abdullah b. Ubeyy b. Selûl onların işleriyle ilgilendi ve onları savunmaya ko­yuldu. Ubâde b. es-Samit de Resulullah (s.a.)’ın huzuruna vardı ve onlarla ant­laşmasından Allah’a ve rasulüne karşı beri olduğunu bildirdi. Ubâde b. es-Sâmit, Hazrec kabilesinden bir kişi îdi. Onun da Kaynuka oğullarıyla tıpkı Ab­dullah b. Ubeyy gibi antlaşması vardı. Ubâde, Resulullah (s.a.)’ın huzurunda onlarla olan antlaşmasını bozdu  ve kâfirlerle antlaşmasından ve onları veli edinmekten beri olduğunu ifade etti. İşte bu sebeple onun ve Abdullah b. Ubeyy’in hakkında Ma’idah suresinde yer alan: “Ey iman edenler! Yahudi ve Hristiyanları veli edinmeyin…”buyrukları nazil olmuştur.

Atıyye b. Sa’d’dan gelen bir başka rivayette de Atiyye şöyle demektedir: Hazrec oğullarından Ubâde b. es-Sâmit Resulullah (s.a.)’ın yanına gelip şöyle dedi: “Ey Allah’ın Rasulü! Benim Yahudilerden sayıları pek çok velim vardır. Yahudileri veli edinmekten vazgeçiyor, Allah’ı ve Rasulünü veli ediniyorum.” Abdullah b. Ubeyy dedi ki: “Ben musibetlerden korkan bir adamım. O bakım­dan velilerimi veli edinmekten vazgeçmiyorum.” Bunun üzerine Resulullah (s.a.), Abdullah b. Ubeyy’e şöyle dedi: “Habbâb’ın babası! Ubâde b. es-Sâmit’e karşı cimrilik ettiğin vazgeçmek istemediğin o şey varsın sana ait olsun. Ama onun (Ubâde) için bu olmaz.” O da: O halde kabul ediyorum, dedi. Bunun üze­rine Yüce Allah: “Ey iman edenler! Yahudi ve Hristiyanları veli edinmeyin…” buyruğundan itibaren “Allah seni insanlardan korur.” (Ma’idah, 5/67) buyruğuna kadar olan ayetleri indirdi.

Sîre’de İbni İshâk, şunu zikretmektedir: Resulullah (s.a.) Medine’ye geldi­ğinde ona karşı kâfirler üç gruba ayrılmıştı: Bir kesim ile onunla savaşmamak, ona karşı kimseye yardımcı olmamak, onun aleyhine düşmanlarıyla dost olmamak üzere sulh yaptı. Bununla birlikte onlar küfürleri üzere kalacakları ancak kanlan ve mallarından yana emniyet içerisinde olacaklardı.

Diğer bir kısım ise onunla savaştı ve ona düşmanlık etti.

Bir kısım da tarafsız olarak durdular. Onunla barış da yapmadılar, savaş­madılar da. Bunun yerine işin nereye varacağını düşmanının sonunun ne olaca­ğını beklemeye koyuldular. Hakikatte ve içten içe Hz. Peygambere düşmanlık eden bu kimseler münafıklardı. Hz. Peygamber, her bir kesime karşı Allah’ın kendisine emrettiği şekilde davranışta bulundu. Medine’deki Yahudiler ile barış yaptı, kendisi ile onlar arasında bir eman kitabı (güvenlik belgesi) yazdı. Bunlar Medine çevresinde üç taife idiler: Kaynuka oğulları, Nadir oğulları ve Kurayza oğulları. Kaynuka oğulları Bedir”den sonra ona karşı savaş açtılar. Nadir oğulla­rı da bundan altı ay sonra ahitlerini bozdular. Sonra da Hendek gazasına çıktığı vakit Kurayza oğulları ahitlerini bozdular. Yahudiler arasında Peygamber (s.a.)’e en aşırı düşmanlık yapanlar bunlardı. Hz. Peygamber bunların her bir taifesi ile ayrı ayrı savaştı ve Allah onlara karşı kendisine zafer nasip etti. Arap ve Bizans Hristiyanları da Yahudiler gibi, Hz. Peygambere karşı savaş içindeydiler.

Ayet-i kerimelerin muhtevası şudur: Yüce Allah mümin kullarına İslâmın ve Müslümanlann düşmanı olan Yahudi ve Hristiyanları veli edinmeyi yasak­lamakta, birbirlerinin velileri olduklannı haber vermekte, sonra da onları veli edinenleri tehdit edip korkutmaktadır.

Ey Allah’a ve peygamberine iman edenler! İslâm’ın düşmanı olan Yahudi ve Hristiyanları veli edinmeyiniz. Yani onlar Allah’a ve Rasulüne iman edenle­re karşı yardımcılar, dost ve antlaşmalılar edinmeyiniz. Sırlarınızı onlara bildi­rip onların dostluklarından, sevgi yahut muhabbetlerinden yana emin olmayı­nız. Çünkü onlar asla size karşı samimi olmazlar. Gerçekte onlar birbirlerinin dostudurlar. Yani Yahudiler birbirlerinin dostu, Hıristiyanlar da birbirlerinin dostudurlar. Yahudiler size verdikleri ahitlerini bozdular. Hepsi size düşmanlık etmekte, size kin beslemekte ittifak halindedirler.

Daha sonra Yüce Allah onları veli edinenleri tehdit ederek: “Sizden her kim onları veli edinirse o da onlardandır.”buyurmaktadır. Yani kim onlara yar­dım eder yahut onlardan yardım alırsa şüphe yok ki, gerçekte o onlardandır; yani onlar arasında sayılır, sanki onlar gibidir. Samimi Müslümanlar safında yer alan bir kimse değildir. Bu ise Yüce Allah’ın dinde muhalif kanadı temsil eden Yahudi ve Hristiyanlarla samimi dostluk kuran münafıklar aleyhine işi ağırlaştırması ve sıkı tutmasıdır. Çünkü Yahudi ve Hristiyanları veli edinmek beraberinde onların dinlerine razı olmayı getirir. Bu da şuna işaret etmektedir: Müslümanlarla Müslüman olmayanlar arasında dünyevî bir takım menfaatler için ilişki ve antlaşmalar, ayet-i kerimede yasaklanmamıştır.

Bu tehdidin sebebi ise şudur: Dinî hususlarda, dini ilgilendiren meseleler­de İslâm davasının ve faaliyetinin gerekleri hususunda bu gibi kimseleri veli edinip onlara yardımcı olan yahut onlardan yardım alan bir kimse, olmaması gereken yerde olup veli edinmemesi gerekenleri veli edindiğinden dolayı, kendi kendisine zulmeden bir kimsedir. Yüce Allah ise küfrü ve kâfirleri veli edin­mekten dolayı böylelerini hayra veya hakka iletmez.

Gerçek şu ki, kalplerinde şüphe, tereddüt ve münafıklık bulunan kimseler onlara süratle koşuşurlar. Yani içten içe ve zahiren de onları veli edinmek, on­lara sevgi beslemek hususunda ellerini çabuk tutarlar. Burada sözü edilenler ise Abdullah b. Ubeyy ile onun münafık cemaatidir.

Bu münafıkların İslâm düşmanlarına karşı bu şekilde dostluk beslemele­ri, kâfirlerin Müslümanlara karşı zafer elde etmelerinden korkmaları dolayısıyladır. O takdirde bunların Yahudi ve Hristiyanlar yanında kendilerini himaye etmelerine sebep teşkil edecek bir ortamı kaybetmemiş olur ve bu du­rumun faydalarını görmüş olurlar. Evet, her zaman ve mekânda kendilerini za­yıf gören münafıkların durumu budur. Onlar kendilerini desteklesinler, sıkıntı­lı zamanlarda onlara yardımcı olsunlar diye küfrün ileri gelenleri nezdinde dostluklar ve samimiyetler kurmaya çalışırlar. Vakıa şunu ispatlamıştır: Sıkın­tılı zamanlarda onları yardımsız bıraktıkları gibi, dostluklarını da basit bedel­lere satmışlardır. (Biz çağımızda meselâ, Amerika’nın, bütün ömrü boyunca Amerika’ya dost olarak yaşamış birisini nasıl yüz üstü bıraktığını gördük. Oy­sa bu devlet başkanı sürekli olarak Amerika’nın maksatlarını gerçekleştirmiş, Amerika’nın çizdiği plan doğrultusunda yol almıştı. Onu kullanan da Amerika, tüketip bitiren de Amerika oldu. Sıkıntılı ve zor durumlarda da onu yüz üstü bırakan yine Amerika’dır.) Allah’tan ve Allah’ın dinine mensup olanlardan baş­kasından yardım alan herkes ziyana duçar olmuştur.

Bundan dolayı Yüce Allah bu gibi kimselerin iddia ve yorumlarını redde­derek şöyle buyurmaktadır: Olur ki, Yüce Allah müminlere fetih ve yardım na­sip eder. Müminlerle kâfirlerin arasını ayırır: Mekke fethinde ve diğerlerinde görüldüğü gibi. Yahut da Yüce Allah kendi nezdinden bir emir getirir de bu kâ­firler hakkında insanların yapabilecekleri bir şeyleri olmaz. Nadir oğulları Ya­hudilerinin kalbine korkuyu salması ve buna benzer müminlerin kâfirlere kar­şı muzaffer kılınmaları olayı gibi. Bunun sonucunda Yahudi ve Hristiyanlan veli edinen münafıklar yaptıklarına, kendilerine hiç bir fayda sağlamadığı için, pişman oluverirler. Yaptıkları kendilerine fayda sağlayacak yerde zararın ken­disi olmuştur. Onlar daha önce gizli oldukları halde müminlerin huzurunda re­zil edilmişlerdir. Müfessirler der ki: “olur ki” buyruğu Allah hakkında kullanıl­dığında vücup ifade eder. Çünkü kerim olan bir zat bir hayır hususunda başka­sını ümitlendirecek olursa onu yerine getirir. O bakımdan bu nefsin ona taallu­ku ve onu umması dolayısıyla Allah’tan bir vaad konumundadır

Böylelikle fetihten maksadın şu olduğu ortaya çıkmaktadır: Mekke’de ve diğer Arap topraklarında fetihler tahakkuk edecek, Yahudiler Hicaz, Hayber ve diğer bölgelerden sürüleceklerdir. Allah’tan gelecek olan emir ise Allah’ın düşmanlara karşı gizli bir tebliğ; Yahudilerin yerlerinden sürülmeleri yahut da Kurayza oğulları gibilerinin kahredilmeleri yahut da Nadir oğullarının başına geldiği şekilde kalplerine korku salınması ya da Yahudi ve Hristiyanların ciz­yeye tabi kılınmaları suretiyle İslâmın hükümlerine, İslâm devletinin otoritesi­ne boyun eğdirilmeleridir.

İşte o vakit münafıkların her türlü yorumları boşa çıkar, darmadağın olur. Yalancılıkları, iftiraları ortaya çıkar. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyur­maktadır: “İman edenler derler ki…” yani bazı müminler bazılarına yahut da Yahudilere derler ki: “Bunlar mıdır, muhakkak sizinle beraber olduklarına, mutlaka size, Yahudi düşmanlarına karşı size yardımcı olacaklarına dair Allah adına yemin edenler?” Sonra onların gerçek mahiyetlerini, iç yüzlerini anladı­lar ve onların düşmanlıkları ortaya çıktı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmak­tadır: “Ve onlar muhakkak sizdendirler.” diye Allah adına yemin ederler; halbu­ki onlar sizden değildir, fakat onlar korkan bir toplulukturlar.” (Tevbe, 9/56) Ya­ni onlar kendilerini korumak için yahut gerçeği olmayan siyasi bir manevra ol­mak üzere Müslüman olduklarını izhar eden korkak bir topluluktur. Müminler hemen akabinde şöyle derler: “Şu münafıkların münafıkça eda ettikleri namaz, oruç, hac ve cihat gibi amelleri boşa çıkmıştır. Böylelikle bunlar dünyalarını ahirette de alacakları sevabı kaybetmiş ziyana uğramışlardır.”

Müfessirler, bu ayet-i kerimelerin nüzul sebebi hususunda farklı kanaatle­re sahiptirler: es-Süddî şöyle der: Bu ayet-i kerime biri diğerine Uhud vakasın­dan sonra iki kişi hakkında nazil olmuştur. Bunlardan biri şöyle demişti: “Ben artık filân Yahudiye gideceğim ve ona sığınacağım, onunla beraber Yahudi ola­cağım. Belki herhangi bir iş veya herhangi bir olay meydana gelecek olursa bu­nun bana faydası olur.” Diğeri ise şöyle demişti: “Bana da Şam’da bulunan fi­lân Hristiyanın yanına gidiyorum, ona sığınacağım ve onunla birlikte Hristiyanlığa gireceğim.” Bunun üzerine Yüce Allah “Ey iman edenler! Yahudi ve Hristiyanları veli edinmeyin…” buyruğunu ve diğer ayetleri indirdi.

İkrime, İbni Cerîr’in rivayetine göre şöyle demiştir: Bu ayet-i kerime, Ebu Lübâbe b. Abdülmünzir hakkında nazil olmuştur. Resulullah (s.a.) onu Kuray­za oğullarına gönderdiği sırada ona: “Peygamber bize ne yapacak?” diye sorma­ları üzerine kesilecekleri anlamında eliyle boğazına işaret etmişti. Denildiğine göre bu ayet-i kerime İbni Cerîr’in belirttiği ve nüzul sebebinde de nakledildiği gibi, Abdullah b. Ubeyy b. Selul hakkında nazil olmuştur

Advertisements