43

٤٣

وَلَمَنْ صَبَرَ وَغَفَرَ اِنَّ ذلِكَ لَمِنْ عَزْمِ الْاُمُورِ

(43) ve le men sabera ve ğafera inne zalike le min azmil ümur
Her kim sabreder ve suç bağışlarsa şüphesiz bu azmedilecek (zor) işlerdendir

(43) But indeed if any show patience and forgive, that would truly be an exercise of courageous will and resolution in the conduct of affairs.

1. ve le : ve elbette, gerçekten
2. men : kim, kimse
3. sabere : sabretti
4. ve gafere : ve affetti, bağışladı
5. inne : muhakkak ki, gerçekten
6. zâlike : bu
7. le : elbette, gerçekten
8. min : den
9. azmi : azîm, büyük
10. el umûri : işler

وَلَمَنْ bununla beraber kim deصَبَرَ sabrederوَغَفَرَ ve bağışlarsaإِنَّ muhakkakذَلِكَ buلَمِنْ dendirعَزْمِ üzerinde kararlılıkla durmaya değerالْأُمُورِ işler


SEBEB-İ NÜZUL

Kelbî ve Ferrâ bu âyet-i kerimelerin de Ansar’dan birisinin kendisine söv­mesi üzerine önce karşılık veren ve sonra da susan ve onun devam eden sövgülerine karşılık vermeyen Hz. Ebu Bekir hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir ki buna göre bu dört âyet-i kerime Medine-i Münevvere’de nazil olmuşlardır.


AÇIKLAMA

Allah Tealâ cennet ehlini, kendisine iman ve tevekkül (kendisine daya­nıp, güvenme) ile nitelemiş ve onların aşağıdaki özelliklerini sıralamıştır:

1- Büyük günahlardan sakınmak: “Onlar büyük günahlardan ve haya­sızlıktan kaçınırlar.” Yani şirk, kasten adam öldürmek ve ana babaya isyan gibi Allah’ın şiddetle tehdit ettiği büyük günahlara düşmekten sakındıkla­rı gibi dinin, aklın ve fıtratın çirkin gördüğü, gıybet, yalancılık, zina, hır­sızlık ve yeryüzünde bozgunculuk etmek gibi söz ve davranışlardan da uzak dururlar.

2- Gücü yettiğinde affetmek: “… kızdıkları zaman da kusurları bağış­larlar.” Kendilerini öfkelendiren suçu görmezlikten gelip öfkelerini yutar­lar ve kendilerine zulmedenlere yumuşak davranırlar. Çünkü onların seciyyesi insanları affedip bağışlamaktır, onlardan intikam almak değildir. İşte bunlar, güzel ahlâktır. Bu ahlâka sahip olanlar, kendilerine zulmeden­lere şefkat gösterirler, kaba davrananları bağışlarlar ve bu davranışlarıyla da Allah’ın mükâfatını ve affını isterler. Sahih bir hadis-i şerifte şöyle söy­lenmiştir: “Peygamber (s.a.) nefsi için asla intikam almamıştır. Ancak Allah’ın saygı değer mukaddesatı çiğnenirse, işte o zaman gerekli karşılığı vermiştir.”

3- Allah Tealâ’ya tam bağlılık ve itaat: “Yine onlar, Rablerinin davetine icabet ederler.” Yani Rablerinin kendilerini davet ettiği, Allah’ın birliği ve şirkten uzak kalma gibi konularda Onun emrine uyarlar; Allah’ın emretti­ği ve yasakladığı konularda peygamberlere itaat ederler.

4- Namaz kılmak: “…ve namazı kılarlar…” Üzerlerine farz kılman na­mazı rükünlerini ve şartlarını yerine getirerek vaktinde, huşu ile tam ola­rak eda ederler. Burada diğer fazilet esaslarıyla birlikte sadece namazın adı geçmiştir. Çünkü namaz, Allah’a yapılan ibadetlerin en büyüğüdür, Allah’a ulaşma miracıdır. Kul ile Allah arasında rabıtadır.

5- Shura nizamına bağlı kalmak: “…onların işleri, aralarında danışma iledir.” Özel olsun, genel olsun, aralarındaki tüm işlerinde birbirlerine da­nışırlar. Ammeyi-kamuyu ilgilendiren hiçbir meselede kendi başlarına tek olarak karar vermezler. İdarî görev, halifelik, devleti düzenleme ve faydasına olacak şeyleri planlama, harp ilânı, valileri, hakim ve savcıları görev­lendirme işleri, bütün bunları danışarak yaparlar. Nebi (s.a.), ashabına (arkadaşlarına) insanların en çok danışanı idi. Sahabe de halife tayini, din­den dönenlerle harp, yeni olaylar ve meseleler için şer’î hükümler istinbat etmek (çıkarmak) gibi önemli meselelerde peygamberimizin yolunu tut­muşlardır. Hz. Ömer (r.a.) de Hürmüzan müslüman olarak kendisine geldi­ğinde ona danışmıştır. Hz. Ömer yaralandığında, kendisinden sonra hilâfet meselesinin çözümünü altı kişiye bırakmıştır. Onlar Osman, Ali, Talha, Zübeyr, Sa’d ve Abdurrahman b. Avftır. Bunlarda hilâfet için Osman (r.a.)’ın öne geçmesinde ittifak etmişlerdir.

Burada ayet müminlerin sabit bir özelliğini tespit etmiş, bir başka ayet de istişareyi emretmiş ve şöyle buyurmuştur: “İş hakkında onlara da­nış.” (Ali İmran, 3/159). Hasan-ı Basri şöyle demiştir: “İstişare eden bir topluluk, mutlaka işlerinde en iyi çözüm şekline kavuşur.” İbnu’l-Arabi de: “İstişare, topluluğun birbiriyle ülfeti, kaynaşmasıdır. Akılların derecesini ölçen bir alettir ve doğruya ulaşma vasıtasıdır. Bir topluluk istişare ederse, mutlaka doğru görüş kendisine gösterilir.” demiştir. .

6- İnfak: “…kendilerine verdiğimiz rızıktan da harcarlar.” Allah yolun­da ve O’na itaat noktasında, kendilerine verdiğimiz mal ve diğer nimetler­den harcarlar. Çünkü zenginlerin infakı (harcaması) milletin güçlenmesine sebep olur, ümmetin zayıf noktalarının tedavisine sebep olur. Ayrıca infak devletin heybet ve vakarını, fertlerinin şanını ve şerefini korumanın yolu­dur. Bu da, önce en yakınlardan başlayarak, muhtaçların ihtiyacını gider­mek ve düşmanlarla savaşmak için harp alet ve edavatını hazırlamak gibi kamu menfaatine olan hayırları yapmakla gerçekleşir.

7- Şecaat (yiğitlik): “Bir haksızlığa uğradıkları zaman yardımlaşırlar.” Zulme ve saldırıya maruz kaldıkları zaman, kendilerine zulmedenlere kar­şı elbirliği ile mücadele ederek karşılığını verirler. Çünkü zulme maruz ka­lınınca karşılık vermek vacip ve aynı zamanda fazilettir. Zalime boyun eğip karşısında eğilmek müminlerin şerefiyle bağdaşmaz. Çünkü acz ve zaaf göstermek, düşmanı daha başka düşmanlıklar yapmaya sevkeder. Mümin­ler izzet sahibi, asil kimselerdir, haklarını mukaddes değerlerini ve şerefle­rini korurlar, aciz ve zelil olamazlar, bilakis kendilerine zulmedenlerden intikam alma kudretine sahiptirler. Bu kudrete kavuştukları zamanda affederler.

Bu ayetle önceki ayet arasında her hangi bir çelişki yoktur: “…kızdık­ları zamanda kusurları bağışlarlar.” Çünkü her bir ayetin kendine göre bir yeri vardır. Önceki ayetin söyleniş yeriyle, sonraki ayetin söyleniş yeri faklıdır. Çünkü kusurları affetmek iki kısımdır.

a) Fitnenin teskinine, gönüllerin rahatlamasına ve kötülük yapanın kötülüğünden dönmesine sebep olan bağışlama övülmüştür. Bu tarzdaki affetmeye ilgili ayetler teşvik etmektedir. Mesela, karı koca arasındaki mehir meselesinde: “Sizin affetmeniz (mehirden vazgeçmeniz) takvaya daha uygundur.” (Bakara, 2/237) buyurulmuştur.

b) Zalimin cüretine, azgınlığının devamına ve milleti ezmesine sebep olan afdır ki, bu kınanmıştır. Dış düşmana mukavemet ederken ve haklar gaspedildiğinde bu karşı koyma, karşılık verme vaciptir. Bu da, İslâm niza­mında istenen gücün ve denk kuvvetin eksiksiz olmasına bağlıdır ki, güçlü bir müminin iki düşman karşısında sebat etmesiyle mümkün olur.

Açıklayıcı misaller çoktur: Yusuf (a.s.), kardeşlerini affetmiştir. Kuranın hikâye ettiği gibi şöyle demiştir: “(Yusuf) dedi ki: Bugün size kı­nama yok, Allah sizi affetsin.” (Yusuf, 12/92) Hz. Yusuf, onları cezalandıra­bilecek kudrete ve kendisine yaptıklarına karşılık verebilecek güce sahip olduğu halde onları affetmiştir. Allah Rasulü (s.a.) de Mekke fethi sırasında, Mekke halkını bağışlamıştır. Hudeybiye yılında Tenim tepesinden ine­rek kendisine suikast düzenleyen o seksen kişiyi de affetmiştir, onları kıskıvrak yakaladığı halde, intikam alma gücüne sahipken onlara ihsanda bu­lunmuştur. Peygamberimiz (s.a.) uyurken kılıcını kınından çıkarıp kendisini öldürmek isteyen Gavres b. el-Haris’i de affetmiştir. Peygamber (s.a.) uyandığında kılıç, kınından sıyrılmış olarak, Gavres’in elindeydi. Peygamberimiz (s.a.) ona sert çıkmış bunun üzerine kılıç elinden düşmüş, bu sefer kılıcı Peygamberimiz (s.a.) almış, ashabını çağırıp bu adamla aralarında meydana gelen olayı onlara bildirmiş ve bu adamı affetmiştir. Hayber savaşı sırasında kızarmış kuzunun budunu zehirleyen ve müslümanlara ikram eden Yahudi kadını Zeyneb’i de affetmiştir. Bu Zeynep, Muhammed b. Mesleme’nin öldürdüğü Hayberli Yahudi Merhab’ın kız kardeşidir. Bir mucize olarak, zehirlenen bu but durumu peygambere haber vermiş, Peygamberi­miz (s.a.) de kadını çağırtmış, kadın yaptığını itiraf etmiştir. Peygamberi­miz (s.a.): “Seni buna sevkeden nedir?” diye sorduğunda kadın: “Düşündüm ki, eğer peygamber isen sana zehir zarar vermeyecekti, değilsen senden kurtulacaktık.” diye cevap vermiş, Peygamberimiz (s.a.) de onu salıvermiş­tir. Ancak Bişr b. el-Bera zehirden ölünce o kadını kısasen öldürtmüştür.

Rivayete göre Peygamberimiz (s.a.)’in hanımlarından Zeynep, Aişe’ye gelip ona kötü söz söylemiş, Peygamberimiz (s.a.) kendisini ikaz etmişse de o vazgeçmemiş, bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.) Hz. Aişe’ye “Kalk, karşığını ver.” demiştir. Bu, şu ayetin tatbikidir: “Allah kötü sözün açık­ça söylenmesini sevmez; ancak haksızlığa uğrayan başka.” (Nisa, 4/148).

Ahmed b. Hanbel, Müslim, Ebu Davud ve Tirmizi’nin Ebu Hüreyre’den rivayet ettiklerine göre Allah Rasulü (s.a.) “Birbirine söven iki kişinin söylediği sözün günahı, mazlum haddi aşmadıkça, ilk başlayanadır.” buyurdu, sonra: “Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür.” ayetini okudu.

Yüce Allah, devamlı olarak intikam almaya, karşılık vermeye teşvik etmemiş, bilakis onun sadece meşru müdafaa sınırında kalması gerektiğini beyan etmiş, sonra da onun meşru oluşunu denkliğe riayet şartına bağlamış ve nihayet: “Kim bağışlar ve barışı sağlarsa onun mükâfatı Allah’a aittir. ” ayetiyle affetmenin daha uygun olacağını açıklamıştır.

Allah Tealâ: “Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür.” sözüyle, suç ve ceza arasında denkliği şart koşmuştur. Yani kötü davranışa verile­cek ceza, o suça denk bir cezadır. İntikam almakta yani karşılık vermekte dengeli olmak (adil davranmak) eşitlikle iktifa etmektir. Kötü davranan kimse: “Allah, seni rezil etsin” dediğinde, karşısında ki de haddi aşmadan: “Allah, seni rezil etsin” diye cevap verir. Karşı tarafı rahatsız edeceği için kötü davranışın karşılığına da kötü davranış ismi verilmiştir.

Bu ayetin benzerleri şu ayetlerdir: “Kim size saldırırsa, siz de ona mi­silleme olarak saldırın.” (Bakara, 2/194), “Eğer ceza verecekseniz, size yapı­lan cezanın misliyle ceza verin.” (Nahl, 16/126), “Kim de kötülükle gelirse, o sadece getirdiğinin dengiyle cezalandırılır.” (En’am, 6/160).

İşte böylece, İslâm’da medenî ve ceza hukuku ile ilgili tüm cezalarda denklik geçerlidir. Mesela kasten adam öldüren veya yaralayana kısas uygulamak gereklidir. “Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır.” (Bakara, 2/179), “Hürmetler (dokunulmazlıklar) kısastır (karşılıklıdır).” (Bakara, 2/194), “yaralar da kısastır. (Her yaralama misliyle cezalandırılır).” (Maide, 5/45). Ancak yüce Allah, bu son ayetin devamında: “Kim bunu (kı­sası) bağışlarsa, kendisi için o keffaret olur.” diyerek bağışlamaya teşvik et­miştir. Burada ise şöyle buyurmuştur: “Kim bağışlar ve barışı sağlarsa onun mükâfatı Allah’a aittir.” Yani, kendine kötülük yapan zalimi bağışlar, kendisiyle düşmanının arasını sevgi ve bağış ile düzeltirse, onun mükâfatı Allah’a aittir. Allah ona çok büyük bir mükâfat verecektir. Nitekim, Ahmed b. Hanbel, Müslim ve Tirmizi’nin Ebu Hüreyre’den rivayet ettiği bir hadiste Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Allah, affedip, bağışlayan insanın ancak şerefini artırır.” Allah Tealâ takva sahibi kullarını şöyle anlatmıştır: “O takva sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar. Öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever.” (Ali İmran, 3/134) “Doğrusu O zalimleri sevmez.” (Ali İmran, 3/140). Yani zulme ilk başlayanları sevmediği gibi kısasta aşırı gidip haddi aşanları da sevmez. Çünkü haddi aşmak zulümdür. Haddini aşanları Allah cezalandırır. Ayetin bu kısmı, cins ve miktar olarak benzerliği şart koşmakta ayetin baş tarafını teyit etmektedir.

Sonra yüce Allah, zulmü ve haksızlığı bertaraf etmenin meşru olduğu­nu teyit ederek şöyle buyurmuştur: “Kim, zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, artık ona yapılacak bir şey yoktur.” Allah’a yemin olsun ki, zulme uğrayan kimse, zalimden intikamını alırsa, onu cezalandırma imkânı yok­tur. Çünkü bu intikam bir haktır. Kasten yapılan cinayetlerde kısas, hata ile yapılan cinayet ve telef etmelerde de tazminat (diyet) meşrudur. Haddi aşıp, sınırı geçmeden misliyle karşı tarafa sözlü cevap vermek caizdir.

“Ancak insanlara zulmedenlere ve yer yüzünde haksız yere taşkınlık edenlere ceza vardır.” Yani, ceza ve muaheze ancak insanlara zulme ilk baş­layanların veya denklik prensibini aşanların, intikam almakta haddi aşan­ların, haksız yere insanlara ve insanların mallarına tecavüz edenlerin, in­sanlara zulmedip hakları gaspederek gurur ve tekebbürde bulunanların başına gelecektir. “İşte acıklı azap bunlaradır.” İşte o zulme ilk başlayanlar ve haddi tecavüz edenler için elem verici şiddetli bir azap vardır. Daha sonra Allah, insanı güç ve kuvveti elinde iken, affedip, bağışlamaya teşvik ederek şöyle buyurmuştur: “Kim sabreder ve affederse, şüphesiz bu hareketi yapılmaya değer işlerdendir.”

Allah Tealâ, zulmü ve zalimleri kınayıp, kısası meşru kıldıktan sonra, affa ve bağışlamaya teşvik etmiş ve şöyle buyurmuştur: Kendisine karşı yapılan ezaya sabreden, kötülüğü örten, kendisine zulmedenin hatasını bağışlayan kimsenin bu sabır ve bağışlaması; karşılığında bol sevap ve güzel övgü ile mukabele edilecek, teşekküre lâyık değerli işlerdendir