110

١١٠

لَا يَزَالُ بُنْيَانُهُمُ الَّذى بَنَوْا ريبَةً فى قُلُوبِهِمْ اِلَّا اَنْ تَقَطَّعَ قُلُوبُهُمْ وَاللّهُ عَليمٌ حَكيمٌ

(110) la yezalü bünyanühümülezi benev ribeten fi kulubihim illa en tekattaa kulubühüm vallahü alimün hakim

devamlı kalacaktır onların kurdukları binalar planlar kalplerinde şüpheyle ancak parçalanmış olsun onların kalpleri Allah bilen, hikmet sahibidir

(110) The foundation of those who so build is never free from suspicion and shakiness in their hearts, until their hearts are cut to pieces. And Allah is All-Knowing, wise.

1. lâ yezâlu : zail olmaz, devam eder
2. bunyânu-hum ellezî : onların binası ki o
3. benev : inşa ettiler
4. rîbeten : bir şüphe, bir nifak olarak
5. fî kulûbi-him : onların kalplerinde
6. illâ : ancak, yalnız, oluncaya kadar
7. en tekattaa : parçalanmak
8. kulûbu-hum : onların kalpleri
9. vallâhu (ve allâhu) : ve Allah
10. alîmun : bilendir
11. hakîmun : hüküm veren ve hikmet sahibidir


AÇIKLAMA

Münafıklardan bir kısmı da Küba Mescidi civarında Dırar Mescidi inşa et­tiler. Bunlar Evs ve Hazrec Kabilesi’nden 12 kişiydiler. Bu mescidi yapmaları­nın dört sebebi vardı:

1- Peygamberimiz (s.a.)’in Medine’ye varır varmaz bina ettiği Küba Mesci-di’nde müslümanlara zarar vermek.

2- Peygamberimiz (s.a.)’i ve getirdiği Kitabı inkâr etmek, O’na ve İslâm’a dil uzatmak. Bu mescidi müslümanlar aleyhine hile ve desise için karargâh olarak kullanmak.

Bu Dırar Mescidi fitne merkezi, nifak ocağı, münafıkların namazı cemaat­le eda etmekten kaçıp sığındıkları yuvaları olmuştu. Bu ise küfürdü. Çünkü imana aykırı inanç ve amele küfür ismi veriliyordu.

3- Tek mescitte Rasulullah (s.a.)’ın arkasında namaz kılan müminlerin arasını açmak. Çünkü müminlerin bir kısmı orada namazı kılınca tefrika çıka­cak, ülfet bozulacak, birlik dağılacaktı. Bunun için asıl olan müslümanların tek mescitte namaz kılmaları idi. Mescitlerin ihtiyaç olmaksızın çoğaltılması dinin hedef ve gayelerine aykırı idi.

4- Burasının gözetim ve kontrol merkezi olarak kullanılması, Allah ve Rasulüyle savaşan kişilerin oraya gelmelerini ve karargâh haline getirmelerini beklemeleri; burayı inşa eden münafıkların savaşa hazırlandıkları ve müslümanları gözetmek için kullandıkları bir yer olması.

Allah ve Rasulü’ne savaş açan kimseden maksat, -Nüzul Sebebi’nde belir­tildiği gibi- Hazrec Kabilesinden Ebu Amir er-Rahib idi. Bu Meleklerin yıkadı­ğı Hanzala’nın babası idi. Rasulullah (s.a.) ona “fasık” ismini vermişti. Cahiliyette Hristiyan olmuş, rahiplik yapmış, ilim tahsil etmişti. Rasulullah (s.a.) or­taya çıkınca O’na düşman olmuştu. Çünkü reislik elinden gitmişti, Uhud günü Peygamberimiz (s.a.)’e “Seninle çarpışacak bir kavim bulsam, ben de onlarla bir­likte seninle çarpışırım” demişti.

Huneyn Savaşı’na kadar Peygamberimiz (s.a.)’le hep karşı tarafta çarpıştı. Hevazin’le birlikte yenilgiye uğrayınca Şam’a kaçtı. Kayser’den Rasulullah (s.a.) ile savaşacak askerler isteyip getirecekti. Suriye’nin kuzeyinde Kınnesrîn’de yalnız başına öldü. Bir rivayete göre ise Hendek Savaşı’nda düşman or­dularını toparlıyordu. Düşman yenilgiye uğrayınca Şam’a kaçtı.

Bu rivayetlere göre Ebu Âmir’in Herakl’e gidişi ya Uhud, ya Huneyn, veya Hendek Savaşı’ndan sonra olmuştur.

O münafıklar yemin edecekler ve diyecekler ki: Biz bu mescidi yapmakla sadece iyilik yapmak istedik. Niyetimiz müslümanlara şefkatle yaklaşmak, güçsüz ve zayıfların rahatlarını sağlamak, hatta yağmurlu günlerde cemaatle namazda bulunmalarını temin etmekti. Diğer müslümanlara kanarak Rasulul­lah (s.a.) onları tasdik edecek ve o mescitte namaz kılacaktır, ama Allah Tealâ gayet iyi biliyor ki onlar bu yeminlerinde ve iddialarında yalancıdırlar, amelle­rinde ikiyüzlüdürler.

Allah, Rasulüne bu durumu bildirdi. “Allah şahittir ki…” ayetinin manası, Allah onların kalplerindeki fesatlığı ve yemin ettikleri konuda yalancı oldukla­rını da gayet iyi bilir, demektir.

Onların bu mescidi zarar vermek ve kötülük etmek için inşa etmeleri se­bebiyle Allah, Cebrail’e vahyedip Rasulü’nün orada namaz kılmasını yasakladı. Ümmet de bu konuda ona tabidir. “Orada namaza durma!” Yani orada namaz kılma. Bazan namaz “kıyam” kelimesiyle ifade edilebilir. Meselâ, “Falan geceyi kıyamla geçiriyor” denir. Buharî’deki sahih hadis böyledir: “Kim Ramazan’da inanarak ve sevabını yalnız Allah’tan umarak kıyamla geçirirse geçmiş günah­ları bağışlanır.”

Gelecek zamanın tamamını içine almak üzere “ebediyyen” manasında kul­lanılan “ebedî” kelimesinin nehiy cümlesinde yer alınca genellik ifade ederek “sakın, kesinlikle, asla” manasında kullanıldığı görülmektedir.

Cenab-ı Hak bundan sonra iki sebeple Rasulünü Küba Mescidi’nde namaz kılmaya teşvik etmiştir:

Birincisi: Bu mescit takva üzerine bina edilmiştir. Binası, ilk gününden itibaren takva yani Allah’a ve Rasulü’ne itaat esası üzerine, müminlerin birli­ğini temin ve müslümanlara bir merkez ve karargâh olması için kurulmuştu.

“Takva esası üzerine kurulmuş mescit…” yani Allah korkusu, ihlâsla ibadet etmek, müminleri Allah Rasulünün sevgisi üzerine toplamak ve İslâm birliği uğruna çalışmak için bir merkez olmak üzere kurulmuş mescit, içinde namaz kılmak için, diğer yerlerden daha uygun ve daha evlâdır ey Rasulüm!

Burada zikredilen mescit -Sahih-i Buharı’de belirtildiği, ayetlerin ve bu konudaki olayların gösterdiği gibi- Küba Mescidi’dir. Bunun içindir ki sahih bir hadis-i şerifte Rasulullah (s.a.), “Küba Mescidi’ndeki namaz bir umre gibidir” buyurmuşlardır.

Ancak İmam Ahmed, Müslim ve Nesai’nin rivayetine göre Peygamberimiz (s.a.)’e bu ayette geçen mescidin hangi mescit olduğu sorulmuş o da “Medi­ne’deki mescit” şeklinde cevap vermiştir. Ayette her iki mescidin de murad edil­miş olmasına hiçbir engel yoktur. Çünkü her iki mescit de inşasına başlanıldığı ilk günden itibaren hayırlara mekân olmuştur.

İkincisi: Bu mescitte hem (günah ve masiyetlerden arınma anlamında) manevî temizliği hem de (elbise temizliği, abdest ve gusülle beden temizliği, istincada taş kullanıldıktan sonra su ile taharet alınması manasında) maddî te­mizliği seven kişiler vardır. Bu ikinci çeşit temizlik müfessirlerin çoğunluğu­nun görüşüdür. Evlâ olan her iki çeşit temizliğin murad edilmiş olmasıdır.

Allah çok temizlenenleri yani ruhî, manevî, cesedî ve bedenî temizliğe çok önem verenleri sever. Bunlar insanlar arasındaki kâmil şahsiyetlerdir.

Beyzavî der ki: Orada Allah rızasını kazanmak için günahlardan ve kötü hasletlerden temizlenmeyi isteyenler vardır. Allah çok temizlenenleri sever, ya­ni onlardan razı olur. Aşığın sevgilisine yakınlık duyması gibi onları kendisine yaklaştırır.

Keşşafta Zemahşeri şöyle demektedir: Onların çok temizlenmeyi sevmele­rinin işareti, temizliğe önem vermeleri ve buna bir şeyi çokça sevenin gösterdi­ği riayeti göstermeleridir. Allah Tealâ’nın onları sevmesi ise onlardan razı ol­ması, onlara aşığın sevgilisine gösterdiği gibi lütuf ve ihsanda bulunmasıdır.

“Allah’ın kullarını sevmesi”nin manası ise Onun razı olması, müminleri kabul eylemesi ve kendisine yakın kılmasıdır. Çünkü Allah sıfatlarımıza ben­zemekten münezzehtir. O’nun sevmesi bizim sevmemizden başkadır. Bu Onun kemaline lâyık bir vasıftır.

Nitekim Buharî’nin rivayet ettiği hadis-i kudsîde şöyle buyurulmaktadır: “Kulum bana nafilelerle yaklaşır. Nihayet onu severim. Onu sevdiğim zamanda onun işiten kulağı, gören gözü olurum.”

Bu ayette geçen “Allah’ın sevgisi” Allah’ın Peygamberin ehl-i beytini terte­miz kılma hususundaki sevgisine benzemektedir: “Ey Peygamber ailesi!. Şüp­hesiz Allah sizi günah ve kötülüklerden arındırıp tertemiz kılmak ister.” (Ah-zab, 33/33).

Bundan sonra Cenab-ı Hak her iki mescidin inşa edilmesinin hedeflerini karşılaştırdı: Binasını Allah korkusu ve rızası üzerine -yani dünya ve ahirette faydalı sağlam bir temel üzerine- bina edenle, zarar vermek, inkâr etmek, mü­minlerin arasını açmak ve daha önce Allah ve Peygamberine karşı savaşanlara gözetleme yeri hazırlamak için mescit bina eden birbirine eşit olamaz. Çünkü böyleleri binalarını çökecek bir uçurum kenarına, yani bir vadiye düşmeye ha­zır, zayıf ve yıkılmaya yüz tutmuş bir yere yapmaktadırlar. Eğer çökerse Cehennem’in dibine yuvarlanacaktır. Allah fesatçıların yaptıkları işleri düzeltme­yen zalimler topluluğunu doğru yola iletmez. Onları hak, adalet, istikamet ve doğruluğa; kendilerinin menfaati ve kurtuluşu olan hususlara muvaffak kıl­maz.

Razî der ki: “Dünyada münafıkların durumuna bu misalden daha uygun bir misal bulamayız.”

Sözün özü şöyledir: İki binadan birini yapanlar bu binayı yaparken Allah korkusu ve rızasını, ikinci binayı yapanlar ise masiyet ve küfrü gözettiler. Bi­rinci bina şerefli ve ayakta kalması gerekli bir bina, ikinci bina ise değersiz, yı­kılması gerekli bir bina oldu.

“… Onunla birlikte Cehennem ateşine yuvarlandı” ayeti bir rivayette “Bu gerçektir. Burası Cehennem’den bir yerdir” denildi. Diğer bir rivayette ise, “Bu mecazdır, ayetin manası, “Bina Cehennem’e girdi, sanki yıkılıp Cehennem’in içine düştü” demektir.

Bundan sonra da Cenab-ı Hak münafıkların Dırar Mescidine yerleşmekle meydana gelen tarih boyunca kalacak kötü manaları beyan etmektedir:

Onların bu binaları ve yıkımı dinde şüphe etmelerine, iki yüzlülüklerinin artmasına sebep olacaktır. Çünkü bu bina nifak ve küfrün tesirlerini müşah­has kılıyordu. Bu durum onların kalplerinde nifakı yerleştirdi. Tıpkı buzağıya tapanlara onun sevgisinin verildiği gibi. Bu şekilde devam edecek; yürekleri paramparça oluncaya, idrak kabiliyeti tamamen kayboluncaya, yani ölünceye kadar öyle devam edecek.

İnşa etmeleriyle sevindikleri bu bina dindeki şüphelerinin kaynağı, gönül­lerine yerleşen küfür ve nifakın müşahhas bir ifadesidir. Peygamberimiz (s.a.) bu binanın yıkılmasını emrettiği zaman bu onlara çok ağır gelmiş, kızgınlıkları artmış, onun peygamberliği hakkındaki şüpheleri çoğalmıştı. Korkuları bir kat daha büyümüş, kendi durumları hakkında tereddüde düşmüşlerdi: Acaba öldü­rülecekler miydi, yoksa serbest mi bırakılacaklardı? Bu binanın kendisi bizzat şüphe idi, şüphelere de sebep oldu. Şüpheye sebep oluşu binanın tahrip edilme­si ve yıkılmasıyla ortaya çıktı.

Allah yarattıklarının amellerini gayet iyi bilendir, hayır veya şer onlara karşılık vermekte tam bir hüküm ve hikmet sahibidir. Münafıkların halini açıklamak, gerçeklerin bilinmesi için Onun hikmetindendir