83

٨٣

فَسُبْحَانَ الَّذى بِيَدِه مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

(83) fe sübhanel lezi bi yedihi melekutü külli şey’iv ve ileyhi türceun
Bütün noksanlıktan münezzehtir her şeyin mülkü elinde olan ve o’na döndürüleceksin

(83) So glory to Him in Whose hands is the dominion of all things: and to Him will ye be all brought back.

1. fe : işte
2. subhâne : (o) sübhandır, herşeyden münezzehtir
3. ellezî : ki o, … o dur
4. bi yedi-hî : onun elinde
5. melekûtu : melekût, mülk ve hükümranlık
6. kulli şey’in : herşey
7. ve ileyhi : ve ona
8. turceûne : döndürüleceksiniz


AÇIKLAMA

“İnsan bizim kendisini nasıl bir nutfeden yarattığımızı görmedi mi ki şimdi apaçık bir hasım kesildi?” Yani her insan, yaratılışına nutfe (meni)den, basit bir sudan -ki o eşyanın en zayıfıdır- başladığımızı, sonra da kendisini mükemmel bir beşer haline getirdiğimizi bilmez mi? Bu mükem­mel hale geldikten sonra onun, konuşan ve bizimle ısrarla cedelleşen apa­çık bir mücadeleci olarak karşımıza çıkıverdiğini görürsün. Bu ayette ge­çen “hasîm” kelimesi “konuşan” anlamındadır. “Mübîn” kelimesi de insanın aklının kuvvetine işarettir.

Burada anlatılmak istenen şudur: Öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden kişi, yaratmanın tekrarlanacağına, yoktan var etme ile niye delil ge­tirmez ki? Zira Allah, insanı yaratmaya, basit bir sudan meydana gelen meniden başlamıştır. Yani onu zayıf ve hakir birşeyden yaratmıştır. Nite­kim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sizi basit bir sudan yaratmadık mı? Onu, belli bir süreye kadar sağlam bir karar yerine koyduk” (Mürselât, 77/20-22), “Doğrusu biz insanı karışık bir nutfeden yarattık” (İnşân, 76/2). Yani değişik şeylerin oluşturduğu bir karışımdan meydana gelen nutfeden yarattık.

Şu halde böyle bir mahlukun yapması gereken şey, büyüklenip azgın­laşmak ve öldükten sonra dirilmek suretiyle yaratılışın tekrarlamasını in­kâr etmek değil, nimete şükretmektir.

“Kendi yaratılışını unutarak bize bir misal getirdi: “Bu çürümüş ke­mikleri kim diriltecekmiş?” dedi” Yani kudret ve azamet sahibi olan Allah’ın, çürümüş kemik ve cesetleri tekrar diriltmesi konusunda mesel gibi doğrudan ilgili olmayan garip birşey zikretti ve kendi nefsini unuttu. Zira Yüce Allah onu yokluktan var ederek varlık alemine çıkarmıştır. O ise Allah’ın kudretini kulun gücüyle mukayese ederek Allah’ın çürümüş kemik­lere hayat vereceğini beşere verilen kudretin üstünde bir şey olması hase­biyle inkâr ediyor.

Yüce Allah buna şöyle cevap veriyor:

“De ki: “Onları ilk defa yaratan diriltecek. O, her yaratmayı hakkıyla bilendir” Yani ey Peygamber! Ölümden sonra dirilmeyi inkâr eden o müşriğe de ki: Allah, ilk seferinde yokluktan ve hiçlikten örneksiz olarak yaratıp var ettiği bu kemiklere tekrar hayat verecektir. İnsan zikredilmeye değer bir varlık değildir. İster parçalara ayrılmış ve yeryüzünün dörtbir yanına dağılmış, isterse toplu bir halde bulunsun, varlıkların en gizli yönleri bile Ona gizli değildir. Her ne olursa olsun -ister toprağın, isterse denizlerin derinliklerinde veya insanın ya da hayvanın içinde olsun yahut toprağa ya da bitkilere karışmış bulunsun- hiçbirşey O’nun ilminin dışında değildir. Bilim adamları atomun yok olmadığını söylemektedirler. “Yokluktan birşey var olmaz, var olan birşey de yok olmaz.” şeklindeki meşhur teori kabul görmüş durumdadır.

Öldükten sonra dirilme konusunda zikredilen delil şudur: “O, yemyeşil ağaçtan sizin için bir ateş çıkarandır. İşte bakın ateşi on­dan çakıp alıyorsunuz” Yani bu ağacı yaratmaya sudan başlayan O’dur. Derken bu ağaç yeşil, taze ve olgun meyveli bir hale gelmiştir. Sonra onu, kendisiyle ateş yakılan kuru bir odun haline döndürmüştür. Buna mukte­dir olan, istediği her şeyi yapmaya kadirdir. O’nun, istediğini yapmasına hiçbirşey mani olamaz. Yaş ve rutubet özelliği gösteren bir maddenin, sı­caklık unsuru haline gelmesine sebep olan bu değişim ve dönüşüm, yaşlı­ğın ve nemliliğin, kuruluğa ve eskimişliğe dönüşmesinin imkân dahilinde olduğunu gösterir. Mesela sert (bir nevi selem) ağacının yeşil (taze) haldey­ken ateş tutuşturmada kullanıldığı, tecrübe ve müşahede edilmiş bir hu­sustur.

Burada kastedilenin, Hicaz toprağında yetişen Merh ve Afâr denen ağaçlar olduğu da söylenmiştir. Yanında çakmak (tutuşturucu) bulunma­yan kimse ateş yakmak istediği zaman bu iki ağaçtan birer parça dal keser ve birini diğerine sürter. Bu sürtme sonucu, tıpkı çakmak gibi bu dalların arasından ateş çıkar. Yağmurla yüklü bulutların birbirine sürtünmesi sonucu şimşek kıvılcımları çıkması da buna benzer.

Üçüncü delil, diğerinden daha etkili ve vurucudur: “Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerlerini yaratmaya kadir değil midir? Elbette kadirdir. O, bütün kâinatı yaratandır, her şeyi hakkıyla bi­lendir” Yani sabit ve hareketli gezegenleriyle birlikte yedi kat göğü ve dağ­ları, ovaları, denizleri ve çölleriyle yedi kat yeri yaratan -ki bunlar, yaratı­lış bakımından insanın yaratılışından daha azametli ve büyüktür- insan gibi bir mahluku yaratmaya ve cesetlere yeniden hayat vermeye de kadir­dir ki bu cesetler yedi kat göğe ve yedi kat yere kıyasla çok daha küçük ve zayıftır. Evet, elbette O buna kadirdir. O, mahlukâtı çok ve ilmi geniş olan­dır. Buradaki “Hallâk” kelimesi Allah’ın kudretinin kemâline, “Alîm” keli­mesi de ilminin şümulüne işarettir.

Kısacası azametli şeylerin yaratılması, daha küçük şeylerin de yaratı­labileceğinin kesin delilidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Elbette gökleri ve yeri yaratmak, insanları yaratmaktan daha büyük birşeydir.” (Mümin, 40/57), “Gökleri ve yeri yaratan, bunları yaratmakla yorulmayan Allah’ın, ölüleri diriltmeye de kadir olduğunu görmediler mi? Evet O her şeye kadirdir.” (Ahkâf, 46/33).

Ardından Yüce Allah, daha önceki ayetlerde geçen açıklamayı tekit ve işlenen konuyu neticelendirmek için şöyle buyuruyor: “Onun emri, birşeyi dilediği zaman ona ancak “Ol!” demesinden iba­rettir. O da hemen oluverir.” Yani Yüce Allah’ın, eşyanın icadı ve bu icadı dilemesi konusundaki işi, birşeye “Ol!” buyurmaktır. O zaman o, kesinlikle herhangi başka birşeye bağlı olmaksızın derhal oluverir.

Yüce Allah için tam bir kudretin sabit olmasının gereği, kâfirlerin Onu tavsif ettiği şeylerden tenzihidir. Bu bağlamda Allah Teala şöyle buyuruyor: “Her şeyin hükümranlığı kendi elinde bulunan Allah’ın şanı ne kadar yücedir, münezzehtir. Siz ancak O’na döndürüleceksiniz” Yani Allah, kötülük ve eksiklik gibi kendisine lâyık olmayan sıfatlardan yüce ve mü­nezzehtir. O, eşyanın bütün mülkiyeti kendisine ait olandır. Eşya üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunma kudret-i kâmilesi Onundur. Her şeyin anahtarı Onun elindedir. Ahiret yurdunda ölüm sonrası dirilişin akabinde de kullar hep birlikte -başkasına değil- Ona döneceklerdir. Şu halde mas­lahatlarını gerçekleştirmek için Onu birlesinler ve Ona itaat etsinler.

Advertisements