119

١١٩

يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا اتَّقُوا اللّهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقينَ

(119) ya eyyühellezine amenü ttekullahe ve kunu meas sadikiyn

ey iman edenler Allah’tan sakının ve doğrularla beraber olun

(119) O ye who believe! Fear Allah and be with those who are true (in word and deed).

1. yâ eyyuhâ : ya, ey
2. ellezîne âmenû : ölmeden önce Allah’a ulaşmayı dileyen kimseler
3. ittekû allâhe : Allah’a karşı takva sahibi olun
4. ve kûnû : ve olun
5. mea es sâdikîne : sadıklarla beraber


SEBEB-İ NÜZUL

Câbir’den rivayette o şöyle demiştir: Hepsi de ansardan olan Ka’b ibn Mâ­lik, Hilâl ibn Ümeyye ve Murâra ibnu’r-Rebî’ hakkında nazil olmuştur.

Tebük gazvesine katılmıyarak Hz. Peygamber (sa)’den geri kalan seksen küsur kişi içinde Hz. Peygamber (sa)’in seferden dönmesiyle O’na gelerek ya­lancı mazeretlerle Efendimiz (sa)’e gelerek mazur görülmelerini isteyenler ya­nında bu üçünün doğru söyleyerek herhangi bir mazeretleri olmadan seferden geri kaldıklarını söylemeleri üzerine onların durumları Allah Tealâ’dan gelecek bir iş’ara bırakılmıştı ki bu hadise onlar için gerçek bir imtihan olmuştu. İşte bu hadise ve âyet-i kerimenin inmesine tekaddüm eden günler, hadisenin kahra­manlarından Ka’b ibn Mâlik”in oğlundan, o da babasından ve bazı ayrıntıları da başka sahabilerden rivayetle hemen bütün sahih hadis mecmualarında yer al­maktadır. En geniş şekliyle Buhârî ve Müslim’in SahîhMerinde ve İmam Ahmed’in Müsnedinde bizzat Ka’b ibn Mâlik’ten rivayetle tahric edilmiş şek­liyle hadiseyi anlatalım:

Ka’b ibn Mâlik” in. ömrünün sonlarında kör olduğunda kendisini idare eden oğlu Abdullah’tan rivayette o şöyle demiştir: Ka’b ibn Mâlik’i, Tebük Gazvesi­ne katılmıyarak Rasûlullah (sa)’tan geri kaldığı zamandaki olanları anlatırken işittim, şöyle anlattı:

Tebük gazvesi dışında hiçbir gazvede Rasûlullah (sa)’dan geri kalmamış­tım. Bir de Bedr Gazvesinde geri kalmıştım ama o gazveden geri kalan kimse kınanmamıştı. Bedr”e katılmama sebebim de Allah’ın Rasûlü (sa)’nün o gazve­de savaşa değil de Kureyş kervanına doğru (onu hedef alarak) yola çıkmış olma­sıydı. Ama Allah, onlarla düşmanlarını umulmıyan bir şekilde bir araya getirivermişti. Akabe (biati) gecesi, İslâm üzerine Rasûlullah (sa)’a el verdiğimizde O’nunla birlikte hazır bulundum. Her ne kadar Bedr Gazvesi insanlar arasında daha çok anılır ve meşhur olsa da Akabe bîatında bulunmam yerine Bedr’de bulunmamı daha çok sevmezdim.

Tebük Gazvesinde Allah’ın Rasûlü (sa)’nden geri kalmam hususundaki ha­berime gelince: Bu gazveye katılmayıp geri kaldığım zaman kadar güçlü kuv­vetli ve bolluk içinde hiç olmamıştım. Allah’a yemin olsun ki bu gazveye gelin­ceye kadar hiç iki binitim olmamıştı. Tebük Gazvesine gelinceye kadar Rasûlullah (sa), çıkmış olduğu gazvelerde nereye çıkacağı bilinmesin diye onu gizlemediği (sanki başka bir tarafa gazveye çıkılıyormuş hissini vermediği) gazveler son derece azdır. Tebük Gazvesinde ise Allah’ın Rasûlü (sa) şiddetli sıcakta gazveye çıkmış, çölde uzak bir sefere ve kalabalık bir düşmana yönel­mişti. Onun için bu gazvede düşmanları için iyi hazırlansınlar (düşmanın kuvve­tine ve mesafenin uzaklığına göre hazırlık yapsınlar) diye müslümanlara durumu açıklamış ve yöneldiği tarafı onlara haber vermişti. Rasûlullah (sa)’ın ya­nında müslümanlar çoktu, onların isimleri bir kitabda (bir divanda) toplanma­mıştı. (Gazveye katılmamak, savaştan kaçmak isteyen ve bunun için) gizlenmek isteyen çok az kişi, haklarında Allah’tan bir vahy inmedikçe durumunun gizli kalacağını sanmıştı. Rasûlullah (sa), meyvelerin ve gölgenin insanlara sevimli geldiği bir zamanda savaş için sefere çıktı. Ben de bu sefere çıkmaya niyyetli idim. Rasûlullah (sa) ve mü’minler bu harbe hazırlandılar. Ben de onlarla birlik­te harbe hazırlanmak için döndüm. Ama hiçbir hazırlık görmedim. Kendi ken­dime: “İstediğim zaman bunu yapabilirim.” diyordum. Ben bu halde devam ederken insanlar işe ciddiyetle sarıldılar ve bir sabah Allah’ın Rasûlü (sa) ve müslümanlar yola çıktılar. Ben ise hiçbir hazırlık yapmamış ve: “Bir veya iki gün sonra hazırlanır, sonra onlara yetişir iltihak ederim.” demiştim.

Onlar ayrıldıktan sonra hazırlanmak üzere çıktım ama yine hazırlık yap­mamış olarak döndüm, sonra tekrar çıktım ama yine hiçbir hazırlık yapmamış olarak döndüm. Ben bu halde İken onlar sür’atle yol almış oldukları için artık benim için sefere katılmak kaçmış, gazveye katılma fırsatını kaçırmış oldum. Bir ara yola çıkıp onlara yetişmeye niyyetlendim -keşke bunu yapmış olsaydım-ama bu benim için mukadder değilmiş.

Rasûlullah (sa)’ın sefere çıkmasından sonra insanların yanına çıkıp arala­rında dolaştım. Sadece münafıklığı için ayıplanan veya Allah’ın, sefere çıkamama hususunda gerçekten güçsüz veya yoksul olmasından dolayı Rasûlullah (sa)’ın, özrünü kabul buyurduğu bazı kimseleri görmem beni hüzünlendiriyordu.

Tebük’e ulaşıncaya kadar Rasûlullah (sa) benim yokluğumun farkına varıp beni anmamış. Tebük’te ashabının içinde otururken: “Ka’b ibn Mâlik ne yaptı? diye sormuş; Selime oğullarından birisi: “Ey Allah’ın elçisi, kendisini beğen­diği ve iki cübbeye sahip olduğu için geri kaldı, kibri ve iki cübbesi onu sefer­den alakoydu.” demiş. Muâz ibn Cebel o kişiye: “Ne kötü söyledin, Allah’a yemin olsun ki ey Allah’ın elçisi, biz onun için hayırdan başka bir şey bilme­yiz.” demiş, Rasûlullah (sa) da susmuşlar.

Ka’b ibn Mâlik devamla şöyle anlatır: Rasûlullah (sa)’ın tebükten ayrılıp dönmekte olduğu haberi bana ulaştığı zaman beni bir üzüntü aldı ve (kendimi mazur gösterecek) bir yalan düşünmeye başladım. “Yarın, onun gazabından nasıl kurtulacağım?” diyor, bu hususta ailemden aklı eren herkesten yardım istiyordum. Ama “Rasûlullah (sa) geldi.” denildiğinde bütün bâtıllar benden uzaklaştı ve hiçbir şekilde (yalan söyliyerek) kurtulamıyacağımı anlayıp doğru söylemeye karar verdim.

Rasûlullah (sa) sabahleyin teşrif buyurdular. Bir seferden döndükleri zaman önce Mescid-i Nebevî’ye gider ve orada iki rek’at namaz kılar, sonra da orada otururdular. Bu sefer de böyle yaptı, gazveye katılmayıp geride kalanlar kendi­sine gelip ondan özür dilemeye ve ona yemin etmeye başladılar. Seksen küsur kişiydiler. Allah’ın Rasûiü (sa), onların beyan ettikleri özürlerini kabul buyurup onlar için mağfiret diliyor ve içlerinde gizlediklerini de Allah’a havale ediyordu. Nihayet ben de geldim, kendisine selâm verdiğimde öfkeli bir tebessümle tebessüm etti ve bana: “Gel.” buyurdu. Yürüyerek geldim ve önüne oturdum. Bana: “Seni bu seferden geri bırakan nedir? Bineğini satın almamış miydin?” diye sordu. “Ey Allah’ın elçisi, eğer senin huzurunda değil de dünya halkından başka birinin yanında oturmuş olsaydım, bir bahane uydurup bir özür beyan eder ve böylece gazabından kurtulmayı düşünürdüm. Kendi kendime çok düşünüp mü­cadele ettim, fakat sonunda inandım ki bugün, sana hoşnut olacağın bir yalan söylersem çok geçmeden mutlaka Allah seni bana öfkelendirecektir. Şayet sana doğruyu söylersem bu hususta (sefere özürsüz katılmadığım için) şimdi sen bana kızacaksın, ama ben bunun, Allah katında affa mazhar olmam için elverişli olacağını umarım. Allah’a yemin olsun ki benim bu sefere katılmamamı haklı gösterecek bir özrüm yoktur. Yine Allah’a yemin olsun ki bu gazvede senden geri kaldığımda, hiç bu kadar boş (meşguliyetsiz) ve eli bol durumda olmamış­tım.” dedim.

Allah’ın Rasûlü (sa): “Muhakkak ki bu, doğru söylemiştir. Senin hakkında Allah bir hüküm verinceye kadar kalk, git.” buyurdular. Kalktım, Selime oğulla­rından bazıları koşup peşimden geldiler ve: “Allah’a yemin olsun, biz senin bundan önce bir günah işlediğini bilmiyoruz. Seferden diğer geri kalanların beyan ettikleri gibi Rasûlullah (sa)’a özür beyan etmekten aciz kaldın. Halbuki Rasûlullah (sa)ın senin için istiğfarda bulunması bu günahın (bağışlanması) için sana yeterdi.” dediler. “Allah’a yemin ederim, bana o kadar serzenişte bu­lundular ki dönüp kendimi yalanlamak istedim, ama kendimi tutup: “Benim bu yaptığımı başka kimse yaptı mı?” diye sordum. “Evet, iki kişi daha senin gibi yaptı; senin söylediğini söylediler ve onlara da sana söylenenler söylendi.” dedi­ler. Ben: “Kim bu iki kişi?” diye sordum. “Murâra ibnu’r-Rebî’ el-Amirî ve Hilâl ibn Ümeyye el-Vâkıfi.” dediler ve Bedr’de bulunmuş iki salih kişiyi zik­rettiler. Bana o ikisini söyledikleri zaman dönüp gittim.

Rasûlullah (sa), müslümanların, Tebük’ten geri kalan biz üç kişiyle konuş­malarını yasakladı; insanlar bizden uzaklaştılar ve bize karşı değiştiler. O kadar ki kendimi orada garip hissetmeye başladım; sanki burası, benim tanıdığım, bildiğim ve yaşadığım yerler değildi. Bu şekilde 50 gece kaldık. İki arkadaşım evlerinde ağlıyarak oturup kaldılar. Ben, o üç kişinin en genci ve güçlüsü idim. Müslümanlarla beraber namazda hazır bulunuyor, çarşılarda dolaşıyordum. Kimse benimle konuşmuyordu. Namazdan sonra Rasûlullah (sa) meclisinde otururken O’na varıyor, selâm veriyor ve kendi kendime: “Selâmımı almak için dudaklarını hareket ettirdi mi, hareket ettirmedi mi?” diyordum. O’na yakın bir yerde namaz kılıyor, O’na gizlice bakıyordum. Hissediyordum ki ben namaza döndüğümde bana bakıyor, kendisine döndüğüm zaman ise benden yüz çeviri­yordu. Müslümanların bu şekilde benden uzaklaşmaları uzayınca yürürdüm, amcamın oğlu ve bana insanların en sevgilisi olan Ebu Katâde’nin bahçesinin duvarına tırmanıp girdim, ona selâm verdim. Allah’a yemin olsun ki benim se­lâmımı almadı. Ona: “Ey Ebu Katâde, Allah aşkına söyle, benim Allah ve Rasûlü’nü sevdiğimi biliyor musun?” diye sordum, sustu. Tekrar Allah’ın adını vererek sordum, yine sustu. Üçüncü kere Allah’ın adını vererek sordum, “Allah ve Rasûlü en iyi bilendir.” dedi. Gözümden yaşlar boşandı, döndüm, duvara tırmanıp oradan çıktım. Medine çarşısında yürürken Şam Nabatîlerinden Medi­ne’ye satmak üzere yiyecek getiren birisiyle karşılaştım. “Bana Ka’b ibn Mâlik’i kim gösterir?” diyordu. İnsanlar ona beni göstermeye başladılar. Yanıma geldi, bana Gassân kralından bir mektup getirmiş. Ben, okuma yazma bildiğim için açtım, okudum, şunlar yazılıydı: “Bundan sonra; Bize ulaştığına göre Allah seni horluk ve hakaret yurdunda kılmamişken arkadaşın (Muhammed) sana cefa ediyormuş. Bize katıl, seni rahata erdirelim.” Mektubu okuduğumda “İşte bu da bir imtihan.” dedim ve mektubu fırına atıp yaktım.

Elli gecenin kırkı geçtiğinde bir de baktım, Allah’ın Rasûlü (sa)’nün elçisi (habercisi) bana geliyor, “Rasûlullah (sa) senin, karından ayrılmanı emrediyor.” dedi. “Onu boşıyayım mı, yoksa ne yapayım?” diye sordum. “Hayır, onu boşama, fakat ondan ayrıl, ona yaklaşma.” dedi. İki arkadaşıma da aynı emir gönderilmişti. Hanımıma: “Ailene git ve bu hususta Allah bir hüküm verinceye kadar onların yanında kal.” dedim. Hilâl ibn Ümeyye’nin hanımı, Rasûlullah (sa)’a varıp: “Ey Allah’ın elçisi, Hilâl güçsüz kuvvetsiz bir ihtiyardır, hizmetçisi de yok; ona hizmet etmemi kerih görür müsün?” diye sormuş da Efendimiz: “Hayır, fakat asla sana yaklaşmasın.” buyurmuş. Kadın: “Allah’a yemin olsun, onda hiçbir şeye karşı bir hareket yok ki. Vallahi senin emrin vukubulduğundan beri bugüne kadar devamlı ağlıyor.” demiş. Ailemden bazıları: “Hanımın konusunda Rasûlullah (sa)’tan izin isteseydin. Baksana Hilâl ibn Ümeyye’nin hanımına, ona hizmet etmesi için izin vermiş.” dedilerse de ben: “Vallahi bu hususta Rasûlullah (sa)’tan izin istemiyeceğim. Ben (Hilâl gibi düşkün bir ihtiyar değilim) genç birisiyim. Allah’ın Rasûlü (sa)’den bu konuda izin istediğimde bana ne söyleyeceğini bilmiyorum.” dedim.

Bundan sonra on gece daha kaldık ve müslümanların bizimle konuşmasını yasaklamasından itibaren bizim için elli gece tamam oldu. Ellinci gecenin sabahında bizim evlerden birinin üstünde sabah namazını kıldım. Allah Tealâ’nın, bizim hakkımızda buyurduğu gibi, bütün genişliğine rağmen yeryüzü bana dar gelmiş bir vaziyette otururken Sel’ dağına çıkmış birinin yüksek en yüksek sesiyle: “Ey Ka’b ibn Mâlik, müjde!” diye bağırdığını duydum ve hemen secdeye kapandım. Anladım ki bir ferahlık (benim için o keder ve üzüntüden kurtuluş) gelmiştir. Rasûlullah (sa), o sabah namazını kıldığı sırada Allah’ın, bizim tevbemizi kabul buyurduğunu ilân etmiş. İnsanlar bana ve iki arkadaşıma müjde vermeye geldiler. Birisi bana (bana müjdeyi vermek üzere) bana doğru at koştururken. Eşlem kabilesinden birisi de bana seslenmek üzere koşup dağa çıkmış. Zira ses, attan daha hızlıdır. Bana müjdeyi veren sesin sahibi bana geldiğinde üzerimdeki iki elbiseyi çıkarıp ona giydirdim. Allah’a yemin olsun o gün, benim o iki elbisemden başka ona verecek başka bir şeyim yoktu. İki elbise ödünç aldım, onları giydim ve Rasûlullah (sa)’a gitmek üzere yola çıktım. İnsanlar bölük bölük beni karşılıyor, tevbemin kabulünden dolayı beni tebrik ediyorlar, “Allah’ın tevbeni kabulü sana kutlu olsun.” diyorlardı.

Nihayet Mescide girdim, baktım Rasûlullah (sa), çevresinde ashabı ile birlikte oturuyordu. Talha ibn Ubeydillah kalkıp bana doğru koştu ve beni kucaklayıp tebrik etti. Allah’a yemin olsun, muhacirlerden ondan başka kimse kalkmadı -Ka’b. Talha”nın bu hareketini hiç unutmadı-

Ka’b anlatmaya şöyle devam eder: Rasûlullah (sa)’a selâm verdiğimde yüzü sevinçten parlıyarak: “Annenin seni doğurduğundan bu yana üzerinden geçen günlerin en hayırlısını sana müjdelerim.” buyurdular. Ben: “Ey Allah’ın elçisi, bu, senin katından mı, yoksa Allah katından mı?” diye sordum. Allah’ın Rasûlü (sa) : “Bilâkis Allah katındandır.” buyurdular. Rasûlullah (sa), sevindiği zaman yüzü aydınlanır, sanki bir ay parçası gibi olurdu da sevinci bundan bilinirdi. Önüne oturduğum zaman: “Ey Allah’ın elçisi, tevbemin bir parçası olarak (tevbemin tamam olması için) Allah ve Rasûlü için malımın tamamını sadaka olarak vermek istiyorum.” dedim, “Malının bir kısmını kendine ayır; bu senin için daha hayırlıdır.” buyurdular. Ben, kendim için sadece Hayber’deki hissemi tutuyorum (geri kalan malım sadakadır). Ey Allah’ın elçisi, Allah beni yalnızca doğruluğumdan dolayı bu sıkıntımdan kurtarmıştır. Tevbemin tamamından olarak, hayatta olduğum sürece ancak ve ancak doğru söyleyeceğim (asla yalan söylemiyeceğim).” dedim. Allah’a yemin olsun ki Rasûlullah (sa)’a bu sözü söylediğimden beri Allah’ın benden bir başkasına, benden daha güzel doğru sözlü olma nimeti verdiğini sanmıyorum. Rasûl-i Ekrem (sa)’e bu sözü söylememden yaşadığım bugünüme kadar vallahi hiç yalana teşebbüs etmedim, kalan ömrümde de Allah’ın beni bundan koruyacağını umarım. Allah Tealâ bütün bunların üzerine: “Andolsun ki Allah, O Peygamber’in ve güçlük ânında ona uyan muhacir ve ansarın tevbelerini kabul etti. İçlerinden bir kısmının kalbleri kaymak üzere iken yine de onların tevbesini kabul buyurdu. Hiç şüphesiz O onlara Rauf ve Rahîm’dir. Geri bırakılan üç kişiye de bütün genişliğine rağmen yeryüzü dar gelmiş ve nefisleri de kendilerini sıkıştırmıştı da Allah’tan başka sığınacak hiçbir şey olmadığını anlamışlardı. Sonra onları da eski hallerine dönsünler diye tevbeye muvaffak kıldı. Muhakkak ki Allah Tevvâb’dır, Rahîm’dir. Ey iman edenler, Allah’tan takva üzere olun ve sâdıklarla da beraber olun.” âyetlerini indirdi.

Buhârî’nin kendi senediyle Ka’b ibn Mâlik’ten rivayetle tahric ettiği bir haberde de bu üç kişinin tevbesini ihtiva eden âyet-i kerimelerin Hz. Peygamber (sa), zevcât-ı tâhirâtından Ümmü Seleme’nin odasında iken ve gecenin son üçte birinde nazil olduğu ayrıntısına yer verilmiştir


AÇIKLAMA

Allah lütufta bulunarak Peygamberinden razı oldu; güçlüklerle dolu ve sı­kıntılı bir zamanda yapılan Tebuk Gazvesi’nde Ona arkadaşlık edip tabi olan mümin ashabının da tevbelerini kabul etti. Bu gazveye “Gazvetül-üsra (Güçlük Savaşı), Hz. Osman (r.a.) ve diğer sahabilerin teçhizatını temin ettikleri bu or­duya da “Ceyşü’l-üsra: Güçlük Ordusu” ismi verilmişti. Binek vasıtaları, yiye­cek ve su konusunda son derece eksiklik vardı. Hatta on kişi bir deveye nöbet­leşe biniyorlar, bir hurmayı iki kişi bölüşüp yiyorlardı. Bu savaşa tesadüf eden şiddetli sıcaklar bir yana, develeri kesip işkembelerindeki yem kalıntılarını sı­karak dillerini ıslatıyorlardı.

Cabir b. Abdillah (r.a.), “Saatü’l-üsra: Güçlük Vakti” hem binek, hem yiye­cek, hem de su sıkıntısı idi, demiştir.

Yüce Allah Peygamberin tevbesini kabul etti. Çünkü Rasulullah (s.a) Efendimizden kendisi için evla ve efdal olmayacak bazı hareketler sadır olmuş­tu. Allah’ın ikrar etmediği ve şahsî içtihadına dayanarak savaştan geri kalan münafıklara izin vermesi gibi… Çünkü başka bir hareket tarzı bundan daha hayırlı idi.

İbni Abbas Peygamberin ve müminlerin tevbesinin kabulünü şu sözüyle açıkladı: Peygamberin tevbesinin kabulü münafıklara savaşa katılmama husu­sunda verdiği izin sebebiyle yaptığı tevbenin kabulü idi. Bunun delili ise “Allah seni affetsin. Niçin onlara izin verdin” (Taubah, 9/43) ayetidir. Müminlerin tevbesi ise bazılarının, gönüllerinin savaştan geri kalmaz temayülünde olduğu hata­sı için yaptıkları tevbedir.

Muhacir ve Ensar sahabilerin tevbesinin kabulü ise bazılarının savaşa çı­karken ağır davranmaları veya münafıkların çıkarttıkları fitneye kulak verme­leri hatası için yaptıkları tevbenin kabulüdür.

Buradaki tevbe iki manadadır: Peygamberimizin (s.a.)’in tevbesinin kabu­lü, Allah’ın razı olması ve rahmetle muamele etmesidir, sahabe için ise Allah’ın kendilerini tevbe etmeye muvaffak kılması ve tevbelerini kabul etmesidir.

Müminlerin bu tevbelerinin kabulü içlerinden bazılarının neredeyse kalp­leri eğrilecek, haktan ve imandan yüz çevirecek bir duruma geldikten sonra ol­du. Bunlar münafıklıktan ayrı, başka sebeplerle savaştan geri kalan kimseler­di. Bunlar salih amelle kötü ameli birbirine karıştırırlar, günahlarını da itiraf etmişlerdi. Allah da yolculuk ve savaş anında karşılaştıkları sıkıntı ve zorluk sebebiyle bazıları şüpheye düştükten sonra onların tevbelerini kabul etti.

Bundan sonra Allah bir defa daha tevbelerini kabul ettiğini tekrarladı. Ya­ni onlara Rablerine yönelmelerini ve Allah’ın dininde sebatkâr olmalarını ih­san etti. Zira Rableri onlara çok şefkatli ve çok merhametlidir. Allah yolunda cihada tahammül ettikten sonra Rableri onları bırakmaz. Ancak zararı kaldı­rıp onlara fayda verir. “Rauf’ ve “Rahim” olmanın manası budur.

Tevbenin kabulünün bir defa daha tekit edilmesinin faydası onların şanla­rını yüceltmek, gönüllerindeki şüpheleri gidermek, sıkıntılı zamanda kalpleri­ne gelen vesveseleri yok etmektir.

Allah ayrıca geri bırakılan -yani münafıklık sebebiyle olmayıp sadece tem­bellik dolayısıyla, rahatı tercih etmeleri sebebiyle savaştan geri kalan- üç kişi­nin de tevbesini kabul etti. Onlar savaşa gidenlerin arkasından Medine’de kal­mışlar, durumları münafıklardan sonraya kalmış, Rasulullah (s.a.) onlar hak­kında hiçbir hüküm vermemişti. Bunlar Allah’ın vereceği hükme bırakılmışlar­dı. Bu üç kişi şair Ka’b b. Malik, hakkında “Li’an” ayeti nazil olan Hilal b. Ümeyye el-Vakıfî ve Mürara b. Rabi’ el-Amiri olup hepsi Ensar’dan idiler.

Allah bu üç kişiyi üç sıfatla zikretti.

1- ‘Yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmişti.” Yani tevbede gecikmişler, cezadan korktukları için Peygamberimiz (s.a.)’in kendilerinden yüz çevirmesi, müminlerin kendileriyle konuşmalarının yasaklanması ve eşle­rine de onlardan ayrı durmalarının emredilmesi sebebiyle telâşa düştükleri için bütün mahlûkatı içine alacak genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gel­mişti. Bu üç kişi elli gün veya daha fazla bu durumda kalmışlardı.

2- “Canları son derece sıkılmıştı.” Endişe, üzüntü, dostlardan ayrılık ve in­sanların kendilerine küçümsemeli bakışları sebebiyle gönülleri daralmıştı.

3- “Allah’tan yine Allah’a sığınmaktan başka çare olmadığını anladılar.” Kesinlikle bildiler ve inandılar ki Allah’ın gazabından yine O’nun rahmetini ümid ederek tevbe ve istiğfar etmekten başka sığınılacak yer yoktur.

“Sonra tevbelerini kabul etti.” Yani tevbelerinin kabulünü bildiren ayetleri indirdi.

“Taubah etmeleri için…” Bu yüz çevirdikten sonra tekrar O’na dönsünler diyedir.

Bütün bu belirtilen vasıfları tevbelerine, pişman oldukları hususundaki doğru sözlülüklerine delil idi. Şüphesiz Allah tevbe edenlerin tevbesini çok ka­bul edici, iyiliksever olanlar için de rahmeti pek geniştir.

Bu üç kişinin tevbelerinin kabulü kıssasında aşağıdaki hususlar göze çarpmaktadır:

Müfessirlerin çoğu, bu üç kişinin Rasulullah (s.a.)’ın arkasında savaşa çık­madıklarını söylemektedirler.

Ka’b b. Malik anlatıyor: Rasulullah (s.a.) benimle sohbet etmeyi severdi. Savaşa çıkmakta geciktiğimde, “Ka’b’ı engelleyen sebep ne olabilir ki?” diye sor­muş. Medine’ye geldiğinde münafıklar mazeret beyan ettiler, Peygamberimiz (s.a.) onların mazeretlerini kabul etti. Sıra bana geldi. Ben de “Bineğim ve yol azığım hazırdı. Günahım (ihmalim) sebebiyle savaşa katılmadım. Benim için Allah’tan af dile.” dedim. Rasulullah (s.a.) bunu kabul etmedi.

Bundan sonra Peygamberimiz (s.a.) Ashabına bu üç kişiyle oturmalarını yasakladı. Onlardan ayrı durmalarını emretti. Hatta hanımlarına da onlardan uzak durmalarını söyledi. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelme­ye başladı. Hilâl b. Ümeyye’nin hanımı Rasulullah (s.a.)’a geldi ve “Ya Rasulallah! Hilâl ağlıyor, ağlamaktan gözlerinin kör olmasından korkuyorum” dedi. Nihayet elli gün geçince Cenab-ı Hak “Yemin olsun ki Allah, Peygamberin… Muhacirler ve Ensar’ın tevbelerini kabul etti…” (Taubah, 9/117) ve “Savaştangeri kalan üç kişinin tevbelerini de kabul etti.” (Taubah, 9/118) ayetlerini indirdi.

Bu ayetler nazil olunca Rasulullah (s.a.) odasına çekildi. O sırada Ümmü Seleme’nin yanında idi. Ona, “Allahu Ekber! Allah arkadaşlarımızın mazereti­ni kabul eden ayetleri indirdi” dedi. Sabah namazı kılınca ashabına bunu an­lattı. Allah’ın tevbelerini kabul ettiği müjdesini verdi. Bu üç kişi de hemen Ra­sulullah (s.a.)’ın huzuruna geldiler. Rasulullah (s.a.) onlara haklarında inen ayetleri okudu.

Ka’b b. Malik, “Allah’a yaptığım tevbe gereği malımın tamamını sadaka olarak veriyorum” dedi. Peygamberimiz (s.a.) “Hayır, olmaz.” dedi. Ka’b, “O halde yarısını” deyince, Peygamberimiz (s.a.) “Hayır, olmaz” dedi. Ka’b yine “Peki, ya üçte birine ne dersin?” dedi. Efendimiz (s.a.) o zaman “Evet” diyerek kabul etti.

Allah Tealâ bu üç kişinin tevbelerini kabul ettiğine dair ayetleri indirince işlenen bu -Cihad’da Rasulullah (s.a.)’ı bırakıp geride kalmak, cihada katılma­mak -hatasının tekrarlanmasını şiddetle yasakladı ve şöyle buyurdu.

“Ey İman edenler! Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun.” Yani Ra­sulullah (s.a.)’a muhalefet etme vb. Allah’ın razı olmayacağı şeylerden sakının ve kaçının. Gazvelerde Rasulullah (s.a.) ve ashabı ile beraber olun. Münafıklar­la birlikte evlerinizde oturarak savaştan geri kalmayın. Dünyada iman ve ah­dinde durma hususunda sadık olan, Allah’ın dininde niyeti, sözü ve davranışla­rı ile sadık olan kimselerle beraber olun ki, cennette de yine sadıklarla beraber olasınız.

“Sıdk” Allah’ın dininde ve şeriatında, Allah’ın emirlerini yerine getirmede ve Allah’ın Rasulüne itaatte sebatkâr olmaktır. Bu üç kişinin işledikleri hata­dan dolayı pişman olmaları konusundaki sadakatleri Allah’ın tevbelerini kabul etmesine sebep oldu. Bu durum birtakım kritik durumlarda sadakatin başarı ve kurtuluşa vesile olduğunu göstermektedir.

Beyhakî’nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Efendimiz (s.a.) şöyle buyur­maktadır: “Sadakat takvaya, takva da cennete götürür. Yalancılık günaha, gü­nah da cehenneme götürür.” Sadık kimseye “Doğru söyledi ve takva yolunu tut­tu” yalancıya da “yalan söyledi ve günaha girdi” denir. Kişi sadakatte, doğru sözlülükte devam ederse nihayet ismi Allah nezdinde sıddîk (son derece sada­kat sahibi) diye yazılır.

Başka biri de yalancılığa devam eder ve ismi Allah katında “yalancı” diye yazılır.

Yalancılığın terk edilmesi Peygamberimiz (s.a.)’in tavsiye ettiği gibi içki, zina, hırsızlık vb. bütün günahları bırakmaya vesile olur.

Yalana sadece üç yerde izin verilmiştir. Savaşta, insanların arasını düzelt­mede ve kişinin hanımının gönlünü alması için konuşmasında ona, “Sen en gü­zelsin, en çok sevdiğim sensin” gibi sözler söylemekte yalana izin verilmiştir. Yoksa diğer ev işleri ve nafaka gibi konularda da izin yoktur.

İbni Ebi Şeybe, İmam Ahmed, Esma binti Yezdî’den Peygamberimiz (s.a.)’in şöyle buyurduğunu nakletmektedirler: “Bütün yalan sözler Adem oğlu­nun aleyhine günahına olarak yazılır. Ancak kişinin harp hilesi olarak, iki kişi­nin arasını düzeltmek için ve hanımının gönlünü almak için söylediği yalan söz yazılmaz.”

İbni Adiyy ve Beyhakî’nin İmran b. Husayn’dan rivayet ettikleri -zayıf-hadis-i şerifte, “Ta’rizli sözlerde yalandan kurtulma vardır” buyurulmuştur.

Advertisements