153

١٥٣

وَاَنَّ هذَا صِرَاطى مُسْتَقيمًا فَاتَّبِعُوهُ وَلَا تَتَّبِعُوا السُّبُلَ فَتَفَرَّقَ بِكُمْ عَنْ سَبيلِه ذلِكُمْ وَصّيكُمْ بِه لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ

(153) ve enne haza ziratiy müstekiymen fettebiuh ve la tettebius sübüle fe teferraka biküm an sebilih zaliküm vassaküm bihi lealleküm tettekun

gerçekten bu benim doğru yolumdur ona tabi olun (başka) yollara tabi olmayın o’nun yolundan sizi ayırıp parçalamasınlar böylece o size bunları vasiyet etti olur ki siz sakınırsınız

(153) Verily, this is my way, leading straight: follow it: follow not (other) paths: they will scatter you about from his (great) path: thus doth He command you, that ye may be righteous.

1. ve enne : ve muhakkak ki
2. hâzâ : bu
3. sırâtî mustekîmen : benim mustakîm olan (Allah’a götüren) yolum
4. fettebiûhu (fe ittebiû-hu) : öyleyse ona tâbî olun
5. ve lâ tettebiû : ve tâbî olmayın
6. es subule : yollara
7. fe teferreka : o taktirde ayırır
8. bi-kum : sizi
9. an sebîli-hi : onun yolundan
10. zâlikum : işte bunlar
11. vassâ-kum : size vasiyet etti, emretti
12. bi-hi : onunla
13. lealle-kum : umulur ki böylece siz
14. tettekûne : siz takva sahibi olursunuz

وَأَنَّ muhakkak kiهَذَا budurصِرَاطِي benim yolumمُسْتَقِيمًا dosdoğruفَاتَّبِعُوهُ o halde ona uyunوَلَا تَتَّبِعُوا uymayınالسُّبُلَ yollaraفَتَفَرَّقَ ayıracakبِكُمْ siziعَنْ سَبِيلِهِO’nun yolundanذَلِكُمْ işte buوَصَّاكُمْ size tavsiyede bulunulan şeydirبِهِ kendisiyleلَعَلَّكُمْ umulur kiتَتَّقُونَ sakınırsınız


AÇIKLAMA

Buradaki buyruklarda hazfedilmiş bir ifade vardır ki onun da takdiri “de ki” sözüdür. Yani ey peygamber olarak gönderdiğim Muhammed! Şu insanlara şunları söyle: Şüphesiz ki bizler Musa’ya Kitab’ı verdik. Bu ifade, on vasiyetin açıklanmasına dair sözün başlangıcında yer alan buyruklara “sonra” kelimesi ile bir atıftır. Yani sonra bu vasiyetlerden de daha büyük ve şümullü olmak üzere biz Musa’ya Kitab’ı verdik. Böylelikle bütün söylenen sözler müşriklere hitap haline gelmektedir: Gelin sizlere Rabbinizin size neyi haram kıldığını, neyi tavsiye ettiğini okuyayım. Bunlar ise şunlar şunlardır. Sonra onlara söyle ki: Şüphesiz biz Musa’ya Kitab’ı verdik… Yani Allah’ın sana vahyettiklerini de, Musa’ya bildirdiklerini de onlara haber ver.

Kur’an-ı Kerim’de Tevrat’tan defalarca söz edilmektedir. Çünkü Tevrat, İn­cil ve Zebur’a göre Kur’an-ı Kerim’e daha çok benzemektedir. Zira Tevrat da bü­tün teşri hükümleri ihtiva ediyordu. Tevrat da Kur’an-ı Kerim de başlı başına birer şeriattir, İncil ve Zebur ise böyle değildir. İncil, bir takım öğüt, misal ve tarihî malûmatın yer aldığı bir kitaptır. Zebur ise övgü, münacaat ve okunan bir takım parçaların toplandığı bir kitaptır. Arapların ileri akıllılarından pek çok kimse kendilerinin de Tevrat gibi bir kitaplarının olmasını temenni ederlerdi. Kendilerine böyle bir kitap gelse Yahudilerden daha bir hidayet üzere olacaklarını, böyle bir kitaptan daha büyük çapta yararlanacaklarını kabul ediyorlardı. Çünkü bunlar keskin zekâ, ileri bir akıl ve kavrayış gibi özelliklere sahiptiler.

Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’e dair ‘Ve şüphesiz ki bu, benim dosdoğru yolumdur. Ona uyun…” buyruğu ile haber verdikten sonra, buna Tevrat’ı ve Tev­rat’ın kendisine indirildiği peygamberi övmek suretiyle atıfta bulunarak şöyle buyurmaktadır: “Sonra biz Musa’ya o Kitab’ı… verdik.” Şanı yüce Allah az önce de açıkladığımız gibi Tevrat ve Kur’an-ı Kerim’i bir arada çokça zikretmektedir. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Ondan önce ise bir önder ve bir rah­met olmak üzere Musa’nın Kitabını indirmişti. Bu ise dili Arapça olan (önceki kitapları) doğrulayan bir kitaptır.” (Ahkâf, 46/12). Yüce Allah’ın bu surenin baş tarafındaki şu buyruğu da bu türdendir: “De ki: İnsanlar için bir nur ve bir hi­dayet olarak Musa’ya gelen, sizin onu parça parça kağıtlar haline koyup kimini açıkladığınız, çoğunu da gizlediğiniz kitabı kim indirdi?” (En’am, 6/91).

Az önce gördüğümüz üç ayet-i kerimede söz konusu edilen ve bir benzerle­ri de İsra suresinde bulunan on vasiyet ise ibadet ve muamelâta dair hükümle­rin teşriinden önce Mekke’de indirilmiş ilk buyruklardandır. Aynı şekilde bun­lar, Hz. Musa’ya dininin esaslarına dair ilk nazil olan ayetlerdir. Yine bunlar peygamberler vasıtasıyla tebliğ edilen dinlerin aslını teşkil etmektedir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “O, Nuh’a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya tavsiye ettiğimizi dinden size şeriat yaptı. Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda tefrikaya düşmeyin diye.” (Şûra, 42/13). Allah Teâlâ’nın bütün peygamberlere tavsiye ettiği dinin ortak yönü tevhid, üstün ahlâkî değerlere sahip olmak ve kötülüklerden, hayasızlık ve münkerlerden uzak durmaktır.

“İhsan eden kimseye nimeti tamamlamak…” için verdik. Yani biz Musa’ya Kitab’ı ona uyan, onunla hidayet bulan, iyi davranan kimselere nimetimizi, şeref ve değerini tamamlamak için verdik. Nitekim Yüce Allah şöyle buyur­maktadır: “Ve biz onları emrimizle yol gösteren önderler kıldık.” (Enbiya, 21/73).

Buyruğun anlamının şöyle olması da mümkündür: Biz Musa’ya Kitab’ı tam olarak verdik. Yani insanların ihtiyaç duyacakları her türlü teşri hüküm­leri ihtiva edip toplayan ve hitapların en güzel şekline sahip kapsayıcı, tam ve eksiksiz olarak; yani en güzel ilahî kitaplara ait güzellikleri ve mükemmellik­leri ihtiva eder şekilde kıldık. Şu kadar var ki daha sonra gelen şu ifade bu şe­kilde anlama imkânını zayıflatmaktadır: “Her şeyi geniş geniş açıklamak”, yani biz ona şeriatinde gerek duyacağı her şeyi tamam, eksiksiz ve toplayıcı olarak Kitab’ı ona verip indirdik. Nitekim Yüce Allah Hz. Musa hakkında şöyle buyur­maktadır: “Ve biz ona levhalarda her şeye dair yazdık.” (A’râf, 7/145).

“Bir hidayet ve bir rahmet olmak üzere” yani o hakka ileten bir hidayet ki­tabıdır. Onunla hidayet bulan ve ona uyan kimseler için de bir rahmet sebebi­dir. Razî der ki: “Rahmet olma”nın anlamı, dinde nimet olmasıdır.”

“Belki Rablerine kavuşacaklarına inanırlar.” Biz ona Kitab’ı sözü geçen bütün muhtevası ile ve nitelikleriyle verdik ki, onun kavmi Rablerine kavuşa­caklarına iman etsinler. Yani Allah’ın kendilerine vaad etmiş olduğu sevap ve cezaya kavuşacaklarına inansınlar diye. Buna iman edecek olurlarsa şüphesiz bir, tek ve ortaksız olan Allah’a iman etmiş olurlar.

Daha sonra Kur’an-ı Kerim’in niteliklerini açıklayarak şöyle buyurmakta­dır: “İşte bu da… bir kitaptır.” Yani bu Kur’an-ı Kerim de şanı yüce ve büyük bir kitaptır. Din ve dünyada hayır ve faydası pek çoktur. Sabit ve değişmezdir, nesh olmaz. Daimi hidayetin, kurtuluşun, felahın bütün sebeplerini kendi bünye­sinde toplamıştır. O bakımdan bu kitabın size gösterdiği yola uyunuz. Bu kita­bın size yasakladığı, nehyettiği küfür ve ateşten sakınınız ki, dünyada ve ahirette de Allah’ın geniş rahmetine nail olasınız.   .

İşte bu, ayetleri üzerinde gereği gibi düşünmek ve onunla alay etmek su­retiyle Kur’an-ı Kerim’e tabi olmaya dair yapılan açık bir çağrıdır.

Bu indirdiğimiz bir Kitaptır; Mekke ehline hitap olarak, kitaplar sadece bizden önce Yahudi ve Hristiyanlara indi demeyesiniz diye. Yani bu konuda ile­ri sürebileceğiniz bir mazeret kalmasın diye ve ayrıca “Biz önceki kitapları bil­miyorduk, onlardan gafil idik, ne olduklarından haberimiz yoktu, çünkü o ki­taplar bizim dilimizde değildi ve ayrıca bizler, bizden başkalarının bilip okudu­ğunu bilemeyen ümmî bir kavimdik” demeyesiniz diye.

Ve yine şunu da demeyesiniz: Eğer onlara indirilenler bize de indirilmiş ol­saydı şüphesiz bizler kendilerine verilenler hususunda onlardan daha hidayet üzre bulunurduk. Çünkü bizim zekâ ve kavrayışımız daha ileri, basiretimiz da­ha derin ve daha bir kararlıyız. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmak­tadır: “Olanca güçleriyle Allah adına yemin ederek dediler ki: Andolsun kendi­lerine bir uyarıcı gelecek olsa, mutlaka o ümmetlerden birisinden daha bir hi­dayet üzere olurlardı.” (Fâtır, 35/42). Yani Kitap Ehli’nden kendilerine komşu­luk eden milletlerden birisinden daha bir hidayet üzere olurlardı, demektir.

İşte yüce Allah şu buyruğu ile de her türlü mazeret ve gerekçenin önünü kesecek şekilde bunlara cevap vermektedir: “İşte size Rabbinizden apaçık bir delil… gelmiştir.” Yani Arap soyundan gelme Peygamber Muhammed (s.a.)’in diliyle büyük bir Kur”an gelmiştir. Onda helâl ve haram açıklanmaktadır. Kalp­lerde bulunan rahatsızlıklara hidayettir, yol göstericidir. Ona uyacak, içinde bulunan hükümlerin izinden gidecek kulları için Allah’tan bir rahmettir. O aki­de, adab, hüküm ve yasalar hususunda kesin deliller ile desteklenmiş hakkı kuşatan bir kitaptır.

Daha sonra Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’i yalanlayanların kötü akıbetini beyan ederek şöyle buyurmaktadır: “Artık Allah’ın ayetlerini yalanlayan… dan daha zalim kimdir?” Yani doğruluklarını, gerçekliklerini bilip öğrendikten son­ra yahut bu konuda imkân sahibi olduktan sonra Allah’ın ayetlerini yalanla­yan, onlardan yüz çeviren ve insanların da Mekke şirk önderlerinin yaptığı gi­bi bu ayetler üzerinde düşünmelerini engelleyen kimseden daha zalim hiçbir kimse yoktur. Yüce Allah’ın şu buyruğu da buna benzemektedir: “Onlar hem ondan alıkoyar, hem de kendileri ondan uzaklaşırlar. Onlar kendilerinden baş­kasını helak etmiyorlar ama farkında değiller.” (En’âm, 6/26).

Daha sonra Yüce Allah bunun ardından Kur’an-ı Kerim’den yüz çeviren herkesi tehdit etmekte, azap ile korkutmaktadır. Nitekim hidayete ulaştıran sebeplerin açıklanmasından sonra çoğunlukla gördüğümüz de budur. İşte Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Biz ayetlerimizden yüz çevirenleri… cezalandıraca­ğız.” Yani ayetlerimizden yüz çeviren kimseleri kendi akıllarını, kendilerini de başkalarını da Allah’ın hidayetinden alıkoydukları için ve bu ayetlerden yüz çevirdikleri için en ağır azap ile cezalandıracağız. Çünkü onlar böyle yapmakla hem kendi günahlarını yüklenmekte, hem de haktan alıkoyup engelledikleri kimselerin günahlarını yüklenmektedirler. Bu engelledikleri kimseler ile Allah’ın hidayeti arasında engel teşkil etmektedirler. Yüce Allah’ın şu buyruğu da buna benzemektedir: “Küfre sapıp Allah’ın yolundan alıkoyanların fesat çı­kartmaları sebebiyle azaplarına azap katarız.” (Nahl, 16/88). Yani fesat çıkart­maları, hak yoldan başkalarını alıkoymaları sebebiyle kendi azaplarından baş­ka bir azap daha veririz, onlara.

Advertisements