75

٧٥

وَمَا مِنْ غَاءِبَةٍ فِى السَّمَاءِ وَالْاَرْضِ اِلَّا فى كِتَابٍ مُبينٍ

(75) ve ma min ğaibetin fis semai vel erdi illa fi kitabim mübin
Gizli bir sır yok ki semalarda ve yeryüzünde açık bir kitapta olmasın

(75) Nor is there aught of the Unseen, in heaven or earth, but is (recorded) in a clear record.

1. ve : ve
2. : şey, ne
3. min gâibetin : gaybten, gizli olandan
4. fî es semâi : semada, gökte
5. ve el ardı : ve yeryüzünde
6. illâ : ancak, den başka
7. : içinde
8. kitâbin : kitap
9. mubînin : apaçık, beyan edilmiş, açıklanmış


AÇIKLAMA

“İnkâr edenler şöyle dediler: Biz ve atalarımız toprak olduğumuz zaman mı diriltilip çıkarılacak mışız?”

Allah’ı inkâr eden, peygamberlerini yalanlayan ve öldükten sonra dirili­şi inkâr eden müşrikler şöyle dediler: Öldükten sonra, cesetlerimiz çürüdük­ten ve toprak olduktan sonra diri olarak kabirlerimizden çıkacağız, öyle mi?

Bu, müşriklerin çürümüş kemikler ve toprak olduktan sonra cesetlerin tekrar diriltilmesini uzak bir ihtimal olarak gördüklerini hikâye etmektedir.

“Şüphesiz ki bize de önceki atalarımıza da bu dirilme vaadi verildi.” Bizler ve atalarımız bunu çok işitmiştik. Biz bunun gerçek olmadığını ve meydana gelmediğini biliyoruz. Zira hiçbir kimsenin ölümden sonra ayağa kalktığını görmedik. Bunun manası şudur: Bu anlatılan geçmiş bir tarihtir, tarih ise kaybolup gitmiştir.

“Bu, öncekilerin efsanelerinden başka bir şey değildir.” Bu bedenlerin tekrar dirilmesi vaadi sadece bir efsaneden ibarettir. Bu insanların birbirle­rinden naklettikleri de hurafe ve masaldan başka bir şey değildir. Bunun gerçekle ilgisi yoktur. Bunun makbul bir delili de yoktur.

Daha sonra Allah Tealâ bu konuda ve onların küfrü ve ahireti inkârı hususunda doğru olanı vaîd ve tehdit sigasıyla işaret etmektedir.

“De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da, suçluların sonucu nasıl olmuş bir bakın.” Ey Rasul! Şöyle söyle: Hicaz, Şam, Yemen v.b. yerlerde dolaşın. Siz­den önce gelip geçmiş hakkı yalanlayanların akıbetine bakın. Şüphesiz bun­lar dünya malıyla aldanmışlar, dünya ziynetlerinin fitnelerine kapılmışlar, peygamberlerini yalanlamışlar, dirilişin varlığını inkâr etmişlerdir. Allah da günahları sebebiyle onları helak etmiştir. Eski ümmetlerin yaşadıkları kasa­balar ibret ve öğüt için onların aleyhine şahit olan eserler olarak hâlâ mevcuttur. Allah peygamberlerini ve onlara tabi olan müminleri kurtarmıştır. Bu da peygamberlerin getirdiği mesajın doğruluğuna, Allah’ın ve öldükten sonra dirilişin gerçek olduğuna delâlet etmektedir.

Bu Allah’ın peygamberlerini yalanlayan herkese karşı ilâhî âdetidir. Eğer siz Allah’a ve ahirete koşmazsanız sizi de onları cezalandırdığı gibi ce­zalandıracaktır.

Cenab-ı Hak sonra da Peygamberlerini (s.a.) müşriklerin sözünden ve risaletinden yüz çevirmeleri sebebiyle teselli ederek şöyle buyurdu: “Sakın onların yaptıklarına üzülme. Kurdukları tuzaklardan dolayı sıkıntıya düş­me.”

Yani Ey Muhammed! O hakkı yalanlayanların, senin risaletinden yüz çevirmelerinden dolayı üzülme! Onların hilelerinden ve sana kurdukları komplolardan dolayı gönlün daralmasın, üzüntülü, gamlı ve kederli olma! Çünkü Allah seni te’yit edecek, sana yardımda bulunacak, insanlardan koru­yacak ve doğuda-batıda Ona muhalefet eden ve inatçılık yapanlara karşı se­nin dinini hakim kılacaktır.

Allah Tealâ bundan sonra kâfirlerin kıyametten başka Allah’ın azabını da inkâr ettiklerini anlattı:

“Onlar: Eğer doğru sözlü kimselerseniz bu azap vaadi ne zaman (gerçek­leşecek)? diyorlar.”

Yani Mekke’deki ve başka yerlerde bulunan müşrikler kıyamet günü hakkındaki sualleri ve kıyametin meydana gelmesini uzak bir ihtimal olarak görmeleri hususunda şöyle diyorlar: Ey Peygamber! Ey ona iman edenler! Siz iddianızda ve sözünüzde sadık kimselerseniz bize vaad ettiğin bu azabın vakti ne zaman? Kâfirler bunu alay ve hafife alma tarzında söylüyorlar.

Allah Tealâ da onlara şu ayetiyle cevap verdi: “De ki: Acele ettiğiniz aza­bın bir kısmı belki de başınıza inmek üzeredir.”

Yani ey Muhammed! Meydana gelmesi için acele ettiğiniz, derhal mey­dana gelmesini istediğiniz azabın bir kısmı -bu da Bedir günü öldürülme, ya­ralanma ve azaba uğrama, şeklinde olmuştur- başınıza inmek üzeredir, size yaklaşmıştır.

Zemahşerî diyor ki: “Umulur ki, belki, olacak” manalarındaki “asâ, leal-le ve sevfe” kelimeleri sultanların ve vaad tehditlerinde bu işin doğruluğuna ve ciddiyetine delâlet eder. Bundan şüphe etmeye yer yoktur. Bununla sade­ce ağır başlılıklarını ve olgunluklarını ortaya koyarlar. Kendilerinin intikam almakta acele etmediklerini, düşmanlarını ezmekten, onlara galip gelmek­ten ve düşmanlarını kendi ellerinden kurtulamayacaklarından emin olduk­larını ifade ederler. Maksatlarına işaret etmeleri kendi tarafları için yeterli­dir. Allah’ın vaad ve vaidleri de bu şekilde cereyan etmiştir.”

Cenab-ı Hak daha sonra cezanın geciktirilmesi sebebini zikretti:

“Şüphesiz ki Rabbin insanlara karşı lütuf sahibidir. Fakat onların çoğu şükretmezler.” Yani Allah mümin olsun kâfir olsun bütün insanlara nimet ve­ren, lütufta bulunandır. Kendi nefislerine zulmetmelerine rağmen onlara dünyada bol bol nimet verir. Küfürleri ve masiyetlerine rağmen onlara der­hal ceza vermez. Fakat onların çoğu bütün bunlara rağmen O’nun lütfuna şükretmezler. Onlardan pek azı şükreder.

“Şüphesiz ki Rabbin onların gönüllerinin gizlediklerini de açığa vurduk­larını da gayet iyi bilir.”

Yani Rabbin açık olanları bildiği gibi gizli ve kapalı olanları da bilir. Ni­tekim bir başka ayette şöyle buyurulmaktadır: “Sizden sözünü kim gizler kim de açığa vurursa O’na göre birdir.” (Ra’d, 13/10); “O gizliyi de gizlinin daha gizlisini de bilir.” (Tâ-Hâ, 20/7). Bundan murad Allah Tealâ’nın müş­riklerin Rasulullah için kurdukları tuzakları bildiğini ifade etmektir. Buna karşılık onları cezalandıracaktır.

Cenab-ı Hak daha sonra bariz bir gerçeği beyan etti. Bu da kâinatta olan her şeyin Levh-i Mahfuz’da saklı tutulmasıdır. Buyuruyor ki:

“Gökte ve yerde gizli hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta tespit edilmiş olmasın.”

Yani göklerde ve yerlerde gizli kapalı her şey Allah Tealâ’nın şu ana ka­dar olan ve kıyamet gününe kadar olacak her şeyi tespit ve tescil ettirdiği Levh-i Mahfuz’da saklıdır, mevcuttur, bilinmektedir.

Cenab-ı Hak kullarının gördükleri şehadet âlemi ile görmedikleri, bil­medikleri gayb âlemini gayet iyi bilir. O bütün mahlûkatının göklerde ve yerdeki gaybî durumlarını bilmektedir.

Nitekim Canab-ı Hak bir ayette şöyle buyurur:

“Bilmiyor musun ki, Allah gökte ve yerde ne varsa hepsini bilir. Bu mu­hakkak bir kitaptadır. Hiç şüphesiz bu Allah için pek kolaydır.” (Hac, 22/70).

Yine Cenab-ı Hak Hz. Lokman’ın (a.s.) şu sözünü nakletmektedir: ‘Yav­rum, gerçek şudur ki (iyilik veya kötülük) bir hardal tanesi kadar olsa bile Allah onu ortaya çıkarır. Çünkü Allah lütuf sahibidir, her şeyden haberdar­dır.” (Lokman, 31/16).

Advertisements