11

١١

يَااَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّهِ عَلَيْكُمْ اِذْ هَمَّ قَوْمٌ اَنْ يَبْسُطُوا اِلَيْكُمْ اَيْدِيَهُمْ فَكَفَّ اَيْدِيَهُمْ عَنْكُمْ وَاتَّقُوااللّهَ وَعَلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ

(11) ya eyyühellezine amenüz küru ni’metellahi aleyküm iz hemme kavmün ey yebsütu ileyküm eydiyehüm fe keffe eydiyehüm ankü vettekullah ve alellahi fel yetevekkelil mü’minun

ey iman edenler Allah’ın nimetleri hatırlayın sizin üzerinizde ki o zaman bir kavim niyetlenmişti size ellerini uzatmaya onların ellerini sizin üzerinizden çekti Allah’tan sakının mü’minler yalnız Allah’a tevekkül etsinler

(11) O ye who believe call in remembrance the favour of Allah unto you when certain men formed the design to stretch out their hands against you, but (Allah) held back there hands from you: so fear Allah. And no Allah let Believers put (all) their trust.

1. yâ eyyuhâ : ey!
2. ellezîne âmenû : âmenû olanlar, yaşarken Allâh’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler
3. uzkurû : zikredin, anın, hatırlayın!
4. ni’mete allâhi : Allâh’ın (c.c.) nimetini
5. aleykum : sizin üzerinize
6. iz hemme : yeltendiği zaman, hamlettiği zaman
7. kavmun : bir kavim, bir topluluk
8. en yebsutû : uzatmaya
9. ileykum : size
10. eydiye-hum : onların elleri, ellerini
11. fe keffe : o zaman men etti, çekti
12. eydiye-hum : onların elleri, ellerini
13. an-kum : sizden
14. ve ittekû Allâhe : ve Allâh’a karşı takvâ sahibi olun
15. ve alâ Allâhi : ve Allâh’a (cc.)
16. fe : o halde, artık
17. li yetevekkeli : tevekkül etsinler!
18. el mu’minûne : mü’minler

يَاأَيُّهَا eyالَّذِينَ آمَنُوا iman edenlerاذْكُرُوا düşününنِعْمَةَ nimetiniاللَّهِ Allah’ınعَلَيْكُمْ üzerinizdekiإِذْ haniهَمَّ kastetmişti deقَوْمٌ bir toplulukأَنْ يَبْسُطُوا uzatmayıإِلَيْكُمْ üzerinizeأَيْدِيَهُمْ elleriniفَكَفَّ çekmiştiأَيْدِيَهُمْ onların elleriniعَنْكُمْ sizdenوَاتَّقُوا sakınınاللَّهَ Allah’tanوَعَلَى اللَّهِancak Allah’aفَلْيَتَوَكَّلْ tevekkül etsinlerالْمُؤْمِنُونَ mü’minler


SEBEB-İ NÜZUL

Bu âyet-i kerimenin nüzul sebebi olarak iki hadise nakledilmektedir ki iki­sinde de Hz. Peygamber (sa)’e bir tecavüz girişimi vardır:

l. İbn İshâk’ın … Câbir ibn Abdullah’tan rivayetine göre Muhârib oğulla­rından Gavres (Ğûres, Gavrek, Guveyris rivayetleri de vardır) adında birisi kavmi Muhârib ve Gatafan’dan bazılarına: “Sizin için Muhammed’i Öldürüve-reyim mi?” demiş. “Bunu nasıl yapacaksın?” demişler, “Ona gizlice yaklaşaca­ğım ve onun haberi olmadan üzerine saldırıp Öldüreceğim.” demiş.Allah’ın Rasûlü (sa)’ne sinsice yaklaşmış, Efendimiz (sa)’in kılıcı kucağında oturuyor imiş. Birden uzanıp Efendimiz (sa)’in kılıcını ele geçirmiş ve salliyarak yak­laşmış: “Ey Muhammed, benden korkuyor musun?” demiş. Efendimiz: “Hayır, senden niye korkayım?” buyurmuş. “Neden korkmıyasın? Elimde kılıç var.” demiş. Efendimiz (sa): “Hayır, korkmuyorum, Allah beni senden korur.” buyurmuş. Gavres hamle edince Efendimiz (sa)’e yaklaşması engellenmiş ve Hz. Peygamber (sa)’e kılıcını iade etmiş. Kılıcı alan Hz. Peygamber: “Şimdi söyle bakalım seni benden kim koruyacak?” buyurmuş da Gavres: “Sen, insanları cezalandırmada en hayırlısı ol.” demiş. Efendimiz ona İslâm’ı arzettiyse de ka­bul etmemiş ve “Sadece seninle savaşmamaya, seninle savaşanlarla birlikte ol­mamaya söz veririm.” demiş ve Efendimiz de onu cezalandırmayıp salıvermiş ve bu hadise üzerine Allah Tealâ “Ey iman edenler, Allah’ın üzerinize olan ni­metini hatırlayın. Hani bir kavim size el uzatmıya kalkışmıştı da onların ellerini üzerinizden geri çekmişti…” âyetini İndirmiş Müslim’deki Câbir ibn Abdullah rivayetinde Hz. Peygamber (sa)’in kılıcı kucağında uyuduğu ifadesi yerine “Kılıcını bir ağaç dalına astığı” kaydedilirken Gavres’in: “Şimdi seni benden kim koruyacak?” sorusuna Hz. Peygamber (sa)’in: “Allah” cevabı üzerine Gavres’in, kılıcını kınına koyarak olduğu yere oturakaldığı” ifade edilmekte ve hadise yerinin Zâtu’r-Rikâ’ olduğu tasrih edilmektedir (Müslim, Fedâii, 13,14). Kurtubî, Hz. Peygamber (sa) tarafından serbest bırakılan Gavres’in, kabilesine dönünce “Size, insanların en hayırlısının yanından geliyorum.” dediğini de kaydeder. Katâde’den gelen rivayette Gavres’e, Hz. Peygamber (sa)’i öldürme işi, kabilesi tarafından havale edilmiştir (Taberî, age. vi,94). Ebu Hatim ve Vâkıdî, Hz. Peygamber’e saldırmaya kalkışan bu kişinin adını Du’sûr ibmı’l-Hâris olarak verip son­ra müslüman olduğunu kaydetmektedirler (Kurtubî, age. vi,74). Hadisenin müslim’deki rivayetinde olayın Necd tarafına (Gatafan kabilesi de Necd tarafındadır) yapılan bir gazvede meydana geldiği kaydedilirken âyetin nüzulüne temas edilmemektedir.

Bu hadise hicretin dördüncü senesi gazvelerinden Gatafan kabilelerinden Muhârib ve Sa’lebe oğulları üzerine gerçekleştirilen Zâtu’r-Rıkâ’ gazvesi sıra­sında Batnu Nahle’de meydana gelmiştir. Buna göre âyet-i kerime hicretin dör­düncü senesi nazil olmuş demektir. Hadise, ayrıntılarda küçük farklarla daha önce Nisa, 4/101-102 âyetlerinin nüzul sebebinde de geçmişti.

2. Yine ibn İshak’ın… Yezîd ibn Rûmân’dan rivayetine göre bu âyet-i keri­me Gavres hakkında değil, Nadîr oğullarının kardeşi Amr ibn Cihâş ibn Ka’b’ın Hz. Peygamber (sa)’i öldürmeye kalkışması üzerine nazil olmuştur.

İbn Hişâm’ın kısa olarak verdiği bu ikinci nüzul sebebi Taberî tarafından biraz daha geniş olarak şöyle naklediliyor: Asım ibn Ömer ibn Katâde ve Ab­dullah ibn Ebî Bekr’den rivayette onlar şöyle anlatıyorlar: Allah’ın Rasûlü (sa), Amr ibn Umeyye ed-Damrî tarafından öldürülen iki Amir’linin diyeti konusun­da yardımlarını istemek üzere Nadîr oğullarına gitmişti. Efendimiz onlara gelin­ce birbirleriyle yalnız kalıp “Muhammed’i öldürmek için bundan daha iyi bir fırsat asla elinize geçmiyecek. Birisine emredin, onun yanında durduğu evin damına çıksın, üzerine bir kaya yuvarlasın da bizi şu adamdan kurtarıp rahata erdirdin.” dediler. Amr ibn Cihâş ibn Ka’b, söyleneni yapmak üzere kalktığında Hz. Peygamber (sa)’e yahudilerin bu suikastlerinin haberi geldi de oradan ayrıl­dı. İşte bunun üzerine Allah Tealâ “Ey iman edenler, Allah’ın üzerinize olan nimetini hatırlayın. Hani bir kavim size el uzatmıya kalkışmıştı da onları ellerini üzerinizden geri çekmişti…” âyetini indirdi.

Bu konudaki İkrime rivayeti olayı anlatmaya ilgisi itibariyle Bi’ru Maûne vak’asından başlıyor ve biraz daha ayrıntılı, şöyle ki: Allah’ın Rasûlü (sa) Neccâr oğullarından ve ashabın alemdarlarından el-Munzir ibn Amr el-Ansârî’yi muhacir ve ansardan oluşan 30 kişilik (40 ve yetmiş kişi oldukları rivayetleri de vardır.) bir grubun başına geçirip (Amir oğullarına) muallim ola­rak göndermişti. Amir oğullan sularından (kuyularından) olan Bi’ru Maûne’de Amir ibnu’t-Tufeyl ibn Mâlik’in bunlar üzerine hücum etmesiyle aralarında çı­kan çatışmada üçü hariç hepsi öldürüldü. Bu üç kişi de kaçıp kaybolan bir binit­lerini aramak üzere gruptan ayrılanlardı. Bu üç kişiden biri olan Haram ibn Milhan da saldırganlar tarafından yakalanıp öldürülmüş, diğer ikisi kaçmayı başarmıştı. Bunlar Medine’ye dönerlerken Suleym oğullarından iki kişiye rast­layıp onları da Amir oğullarından zannederek öldürmüşlerdi. Suleym oğullan ise Hz. Peygamber (sa)’le antlaşmalı olup düşman değillerdi. Daha sonra Suleym oğullarından bu öldürülenlerin yakınları Medine-i Münevvere’ye gele­rek Hz. Peygamber (sa)’den o iki kişinin diyetini istediler. Hz. Peygamber (sa) de bu ikisinin diyetini ödemede kendilerine yardımcı olmalarını istemek üzere Nadîr oğullarına gitmeye karar verdi. Yanına Ebu Bekr, Ömer, Osman, Ali, Talha ve Abdurrahman ibn Avf i alarak Nadîr oğullarına geldi ve Ka’b İbnu’l-Eşref ve Nadîr oğulları yahudilerinin bulunduğu yere girdiler. Onlar konuşur ve Efendimiz (sa)’i “Biraz bekleyin, size bir yemek yapıp ikram edelim.” diyerek oyalarken diğer bir takım yahudiler (Huyey ibn Ahtab ve arkadaşları, de Efendimiz (sa)’i öldürmek üzere bir suikast plânı hazırla­makla meşguldüler. Hemen Cibril gelerek yahudilerin Efendimiz (sa)’e suikastle onu öldürmeye kastetmekte ittifak ettiklerini haber vermekle Efendi­miz (sa) hemen oradan ayrıldı ve Hz. Ali’ye: “Ashabından kim kendisinin nere­de olduğunu sorarsa aceie Medine-i Münevvere’ye dönmeleri”ni söylemesini emretti. Hz. Ali, Efendimiz (sa)’in bu emrini orada bulunanlara tebliğle o da sonuncularıyla birlikte Medine-i Münevvere’ye döndü. İşte Allah Tealâ’nın “İç­lerinden pek azı müstesna daima hainliklerini görürsün, (âyet: 13) kavli budur. Sonra Allah’ın Rasûlü (sa) Nadîr oğulları üzerine sefer edip onları kalelerinden indirdi Ve yurtlarından sürgün etti.

İbn İshâk’tan gelen rivayette ise Efendimiz (sa), ashabına bir şey söyle­meden Nadîr oğulları yurdundan sür’atle ayrılmış, bir süre onun dönmesini bek­leyen ashabı da oradan ayrılarak Medine-i Münevvere’nin yolunu tutmuşlar ve yolda rastladıkları birisinden Efendimiz’in Medine’ye döndüğünü öğrenmişler­dir. Taberî, bu rivayetleri verdikten sonra Nadîr oğulları yahudilerinin, Efendimiz (sa)’in canına kastetmeleri üzerine nazil oldu­ğu rivayetini tercih etmektedir. Bu tercihte bu âyet-i kerimeyi takip eden âyet­lerde de yahudilerden bahsedilmesi etkili olmuş görünüyor. Nitekim İbn Atıyye de böyle söylemektedir. Bi’ru Ma’ûne ve Nadîr oğulları gazvesi hicretin dördüncü yılı olaylarından olduğundan bu rivayete göre de âyet-i keri­me hicretin dördüncü yılında nazil olmuş demektir.


AÇIKLAMA

Ey iman edenler! İnsanlar için ve desinler diye değil, Aziz ve Celil olan Allah için hakkı dimdik ayakta tutan kimseler olunuz. Yani din ve dünyaya dair hususlarda bütün yaptıklarınızı Allah için ihlâsla yapmaya bakın.

Kimseye iltimas etmeden, kimseye haksızlık etmeden hakkın ve adaletin şahitliğini yapın. Leh ya da aleyhine şahitlikte bulunacağınız kimse arasında fark gözetmeyin. Adil bir şekilde şahitlik yapın, çünkü adalet hakların terazisidir. Zira bir ümmette zulüm meydana geldi mi, artık ümmet arasında her türlü fesat yaygınlık kazanır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Kendi aley­hinize olsa dahi Allah için şahitler olarak adaleti dimdik ayakta tutanlar olu­nuz.” (Nisa, 4/135) Şahitlik ise gereğince hüküm vermek üzere hakim önünde, olanı bildirmek ve hakkı açıklamaktır.

Bir topluluğa olan kin ve düşmanlığınız sizi onlar hakkında adaleti terketmeye itmesin. Aksine dost veya düşman olsun herkese karşı davranışlarınızda adaletli davranınız.

Sizin adaletli davranmanız onu terketmekten daha çok takvaya yakındır, yani düşmanlara karşı davranışlarınızda âdil olmak genel olarak masiyetler-den korunup sakınmaya daha yakındır. Yüce Allah’ın: “Takvaya daha yakın­dır. ” buyruğundaki daha yakın olmak, karşı tarafta takva namına bir şey olma­ması anlamındadır. Bu konuda farklı iki şeyin hangisinin daha üstün olduğunu ifade etmek maksadı güdülmemiştir. O bakımdan ilk anda hatırımıza gelen mana anlaşılmamalıdır. Nitekim Yüce Allah’ın buyruğunda da böyledir: “Cen­netlikler o gün yerleştikleri yer bakımından da daha hayırlıdır dinlenecekleri yer bakımından da daha iyidirler.” (Furkan, 25/24)

Allah’tan korkun. Yani bütün amellerinizde onun azabından sizi koruya­cak şeyler edinin. Şüphesiz Yüce Allah yaptıklarınızdan haberdardır. Yaptıkla­rınızdan hiç bir şey ona gizli kalmaz. Yaptığınız bütün fiillerinizin karşılığını verecektir; hayır yaptıysanız hayır, şer yaptıysanız şer.

Daha sonra her iki kesimin de göreceği karşılıklar açıklanmaktadır. Bu kesimlerden biri, iman edip salih amel işleyen kesimdir. Bunlar yaptıkları iş­lerle hem bizzat insanların kendileriyle olan ilişkilerini, hem de başkalarıyla olan ilişkilerini düzeltirler. Bu işlerin en önemlisi adalettir. Bunların görecekle­ri karşılık günahlarının mağfiret edilmesi, yani örtülmesidir. Çünkü büyük bir ecir olan cennete yerleştirileceklerdir. Allah’tan bir lütuf ve bir rahmet olmak üzere iman ve salih amellerine karşılık sevapları kat kat verilecektir.

Bunun tam karşısında yeralan diğer kesim ise Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edenlerdir. İster hepsini, ister onların bazısını inkâr etmiş olsunlar, farketmez. Ayrıca bunlar Allah’ın birliğine, kudretinin kemaline delâlet eden en-füsi ve kâinatta koymuş olduğu kevnî ayetlerini yalanladıkları gibi, peygam­berlerine indirmiş olduğu ayetlerini de yalanlayanlardır. Bunların cezası ise içinden asla çıkamayacakları o büyük ateşin arkadaşları olmaktır. Buna sebep ise özlerindeki fesat ve amellerinin kötü oluşudur. İşte bu da Yüce Allah’ın adaletinin, hikmetinin ve asla zulüm söz konusu olmayan hükmünün tecellilerindendir.

Daha sonra Yüce Allah müminlere Allah’ın onlar üzerindeki nimetini, pey­gamberlerinden şerri ve hoşlanılmayan şeyleri defetmesini ve Müslümanların zayıflıklarına ve azlıklarına, düşmanlarının çokluklarına ve güçlerine rağmen hile ve tuzaklarını önlemiş olmasını hatırlatmaktadır. Yüce Allah bu önlemeyi düşmanlarının kendilerini tutup yakalama karar ve gayretlerinden sonra ger­çekleştirmişti. Buna rağmen Yüce Allah rasulünü desteklemiş, dinine yardım etmiş, nurunu tamamlamıştı; kâfirlerin hoşuna gitmese de.

Az önce geçen Muharib kabilesine mensup kişiyle ilgili olay gerçekten dikkat çekici ve üzerinde önemle durulması gereken bir olaydır. Bu olay nüzul sebebinde zikredilenin dışında pek çok rivayetle gelmiştir. Burada hatırlatıl­ması güzel olan bir diğer rivayeti daha şöyledir: Hâkim, Câbirın şöyle dediğini rivayet eder: Resulullah (s.a.)’ın tepesine dikilip dedi ki: “Seni kim koruya­cak?” Hz. Peygamber: “Allah” diye buyurdu. Bu sefer kılıç elinden düştü, Resulullah (s.a.) o kılıcı aldı ve: “Seni kim koruyacak?” diye sordu. Adam: “Sen sorgulayanların en hayırlısısın!” dedi. Hz. Peygamber: “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve benim Allah’ın Rasulü olduğuna şahitlik eder misin?” Adam şöyle dedi: “Seninle savaşmamak ve sana karşı savaşacak bir toplulukla birlikte olmamak üzere sana söz veriyorum.” Hz. Peygamber onu serbest bırak­tı, kavmine geri dönüp: “Ben insanların en hayırlısının yanından size geliyo­rum” dedi.

Bedevî Arabların başından geçen bu olay Zatü’r-Rikâ’ gazvesinde geçmişti; adamın adı da Gavres b. el-Hâris idi.

Sayıp dökülmesine imkân bulunmayan Allah’ın nimetlerinin hatırlatılması, takvaya sıkı sıkı bağlanmayı da beraberinde getirir. Bundan dolayı Yüce Allah takvalı olma, Allah’a tevekkül etme emrini vererek şöyle buyurmaktadır:: “Allah’tan korkun ve müminler Allah’a güvenip dayansın.” Yani sizler Allah’ın aza­bından sizi koruyacak, size fayda sağlayacak bir gereç olmak üzere Allah’tan kor­kun. Allah’a gereken şekilde tevekkül edin. Her kim gerekli sebepleri yerine ge­tirdikten sonra Allah’a tevekkül edecek olursa onu sıkıntıya düşüren hususlar­da Allah ona yeter. İnsanların kötülüklerine karşı onu korur, onu himaye eder

Advertisements