89

٨٩

فَاصْفَحْ عَنْهُمْ وَقُلْ سَلَامٌ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ

(89) fasfah anhüm ve kul selam fe sevfe ya’lemun
Sende onlardan vazgeç ve selam de artık ilerde bileceklerdir!

(89) But turn away from them, and say Peace! But soon shall they know!

1. fe : o zaman
2. isfah : vazgeç
3. an-hum : onlardan
4. ve kul : ve de, söyle
5. selâmun : selâm
6. fe : artık
7. sevfe : yakında
8. ya’lemûne : bilecekler

فَاصْفَحْ şimdi sen aldırış etmeksizin yüz çevirعَنْهُمْ onlardanوَقُلْ ve deسَلَامٌ selamفَسَوْفَ يَعْلَمُونَyakında bileceklerdir


AÇIKLAMA

“De ki: Eğer Rahmanın bir çocuğu olsaydı, elbette ben (O’na) kulluk edenlerin ilki olurdum.” Yani, ey Muhammed! Şöyle de: Eğer sağlam bir de­lille Allah’ın bir çocuğu olduğu sabit olsaydı, ben de varlığını iddia ettiğiniz bu çocuğa kulluk edenlerin ve babasının büyüklüğünden dolayı çocuğuna saygı gösteren gibi saygı gösterenlerin ilki olurdum. Ancak bu, Allah Tealâ hakkında mümkün değildir. Onun çocuğu olması muhaldir, zatı itibariyle de imkânsızdır. Çünkü bu durum Onu acze, başkalarına muhtaç olmaya ve eksikliğe götürür. Halbuki ilâhın sıfatları tam ve eksiksizdir. Bu cümle hem lafız ve hem de mana açısından şart cümlesidir, şart ve cezadan (şar­tın karşılığmdaki cevabından) meydana gelmiştir. Şartın meydana gelmesi gerekmediği gibi, cezanın da vukuu gerekmez. Bu cümle, Allah’ın çocuğunun bulunmadığı konusunda mübalağa kastıyla, farazî ve temsilî olarak söylenmiş bir sözdür, ret nevilerinin en belâgatlisi ve en kuvvetlisidir. Nite­kim kişi münakaşa eden adama şöyle der: Söylediğin şey, delille sabit olur­sa, ona ilk inanan ben olurum.

Bu durum, Allah’ın şu sözlerine benzer: “Eğer Allah bir evlât edinmek isteseydi, elbette yarattıklarından dilediğini seçerdi. O yücedir. O, tek ve kahhar olan Allah’tır.” (Zümer, 39/4) “Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka tanrılar bulunsaydı, yer ve gök (bunların nizamı) kesinlikle bozulup gitmiş­ti.” (Enbiya, 21/22). Yani göklerde ve yerde birden fazla ilâh bulunsaydı kâinatın düzeni bozulurdu.

Allah’ın çocuğu olmadığı hükmünü Onun şu ayeti teyit eder: “Gökle­rin ve yerin Rabbi, arşın da Rabbi olan Allah, onların vasıflandırmaların­dan yücedir, münezzehtir.” Yani Allah’ı, müşriklerin yalan yere çocuğu var­dır, demelerinden ve zatına yakışmayacak iftiralarından tenzih ve takdis ederiz. Ya da mana şöyle olabilir: Eşyanın yaratıcısı olan Allah çocuğu ol­maktan yücedir, münezzeh ve mukaddestir. Çünkü o, göklerin ve yerin sa­hibidir. Kâinatı kuşatan arşın Rabbidir. Müşriklerin yalan olarak kendisi­ne çocuk isnat etmeleri ve bununla nitelemelerinden münezzehtir.

Sonra Allah Tealâ, peygamberine inatçı kâfirlerden yüz çevirmesini emrederek şöyle buyurmuştur:

“Sen bırak onları, kendilerine söz verilen günlerine kavuşuncaya kadar batıla dalsınlar, oynaya dursunlar.” Yani ey Peygamber! Sen bırak onları! Tehdit edildikleri kıyamet gününe kavuşuncaya kadar cehaletlerine, batıl ve sapıklıklarına dalsınlar; dünyalarında oynayıp eğlensinler! Bu ifadede tehdit vardır.

Allah Tealâ şöyle diyerek kendinin çocuktan münezzeh olduğunu daha da pekiştirmektedir:

1- “Gökteki ilâh da, yerdeki ilâh da O’dur. O, hakimdir, her şeyi bilen­dir.” Yani gökte de hakkıyla mabut olan (ibadet edilen), yerde de hakkıyla mabut olan Allah’tır. O halde O’ndan başkası kulluk edilmeye lâyık değil­dir. O, yarattığı varlıkların işlerini düzene koymakta hikmet sahibidir. On­ların ihtiyaçlarını bilendir. Mana şöyledir: Allah’ın çocuğu olmadığı gibi, yerleştiği bir mekânı da yoktur. Bilakis bütün kâinatta, her yerde ulûhiyyet ve Rububiyyet O’na hastır. O’na mekân isnadı imkânsızdır. Çünkü me­kân, belli bir yönde, hacmi ve nihayeti olan, sınırlı ve belirli bir şeydir.

Bunlar, sonradan yaratılanların özellikleridir. Allah, bunlardan münezzeh­tir. Dolayısıyla, O’nu hiçbir zaman ve mekân smırlayamaz. Allah’ın sonsuz hikmeti ve geniş ilmi, Ona çocuk isnat edilmesine aykırıdır.

Sonra Allah Tealâ, kâfirlerin taptıkları putlarının kendilerine fayda vereceğine dair sözlerini yok sayarak şöyle buyurmuştur:

2- “Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin mülkü kendisi­ne ait olan Allah ne yücedir! Kıyamet saatini bilmek de O’na mahsustur. Siz, ancak O’na döndürüleceksiniz.” Yani göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her türlü varlığın sahibi ve her şeyin yaratıcısı olan Allah ne ka­dar büyük, ne kadar yüce, hayır ve bereketleri ne kadar fazladır. Kıyame­tin kopacağı vaktin bilgisi de ancak O’na aittir. Tüm mahlûkatın varacağı yer ancak O’dur. Her insana, ameline göre karşılık verecektir; hayırsa ha­yır, şer ise şer.

Yukarıdaki bütün sıfatlar, Allah’a çocuk isnat etmeye manidir. Çünkü yüce Allah, yarattıklarından hiç kimsenin yardımına muhtaç değildir. Ni­tekim kıyamet gününde hesaba çekmek ve ceza vermekte mutlak hakimi­yet O’na aittir.

Allah Tealâ çocuk sahibi olmayı reddettikten sonra ortağı olmadığını da ifade etti ve putların faydası olmadığını, olmayacağını vurgulayarak şöyle buyurdu:

3- “Allah’ı bırakıp da, taptıkları putlar, şefaat edemezler. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler bunun dışındadırlar.” Yani putlar ve Allah’tan başka tapılan hiçbir mabud kendisine tapanların iddia ettikleri gibi, Allah yanında şefaat edemeyeceklerdir, böyle bir kudrete de sahip değillerdir. Ancak iman edip ve hakka basiretle şahitlik eden, Allah’ın bir olduğunu, ortağı bulunmadığını kesin olarak kabullenen kimselerin şefaati, Allah’ın izniyle, Allah nezdinde makbul olacaktır. “Onlar bilerek” ifadesi şahitlik yaptıkları şeyin farkında olarak demektir.

Sonra da yüce Allah, müşriklerin çelişkisini şöyle diyerek açıklamıştır:

“Andolsun onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan elbette Allah derler. O halde (Allah’a kulluktan) nasıl çevriliyorlar?” Allah’a andolsun ki, ey Muhammed! Sen, Allah’a şirk koşan, onunla birlikte başkalarına da ta­pan bu müşriklere kendilerini yaratanı sorsan, o Allah’tır, diye cevap verir­ler ve bütün eşyanın yaratıcısının Allah olduğunu itiraf ederler. Bununla beraber, hem Allah’a hem de hiçbir şeye malik olmayan ve hiçbir şeye gücü yetmeyen putlara, sahte mabudlara taparlar. Bu itirafla birlikte nasıl olu­yor da, gerçek kulluk demek olan Allah’a kulluktan, başkasına tapınmaya döndürülüyorlar? Şüphesiz ki onlar bu çelişki içerisinde son derece cahil, ahmak ve aklı zayıf kimselerdir. İşte bu, onların Allah’a ortak koşmaların­dan dolayı, hayret verici bir olaydır. Bu ayetten maksat, onların tavırları­nın hayret verici olduğunu ifade etmektir. Çünkü hem yaratıcıyı itiraf edi­yorlar, hem de O’na eşler tanıyorlar.

Sonra yüce Allah, kavminin gerçeklerden yüz çevirmesinden Peygam­ber (s.a.)’in şikâyetini bildiğini açıkça beyan ederek şöyle buyurmuştur: “Senin: Beni kendilerine gönderdiğin bu kavim imansız bir topluluktur, se­ni tasdik etmezler, benim kendilerine getirdiğim risaleti doğrulamazlar,” diye şikâyetini de bilir.” Nitekim bir diğer ayette Allah Tealâ şöyle buyur­muştur: “Peygamber der ki: Ey Rabbim! kavmim bu Kur’anı büsbütün terkettiler.” (Furkan, 25/30).

Daha sonra da yüce Allah, peygamberine onlardan yüz çevirmesini, şirklerinden dolayı onları bir kenara atmasını emretmiş ve şöyle buyur­muştur: “Şimdilik sen onlardan yüz çevir ve size selâm olsun de, yakında bilecekler.” Ya Muhammed! Müşriklerden, öfkeli insanın yüz çevirişi gibi yüz çevir; yoksa onların yaptıklarını kabullenen ve onlara güzel davranışta bulunanlar gibi olma! Ve sana söylediklerine, isnat ettikleri sihirbazlık ve kehanet gibi şeylere de aldırış etme! Allah’ın emri gelinceye kadar onları hakka davet etmeye devam et ve “Ben sizinle belli bir zamana kadar barış ve mütareke içindeyim.” de. Onlar yakında inkârlarının akıbetini görecek­lerdir, bileceklerdir. Bu, Allah tarafından onlara karşı yapılmış şiddetli bir tehdit, aynı zamanda İslâm’ın ve müslümanların onlara karşı muzaffer olacağına dair üstü kapalı bir müjdedir. Allah bu vaadini şüphesiz gerçekleştirmiş, Rasul’ünü ve müminleri desteklemiş, şirkin ve müşriklerin önemli kişilerini bozguna uğratmış, Arap yarımadasını onların hakimiyet ve izlerinden temizlemiş, insanlar, gruplar halinde Allah’ın dinine girmiş­ler, Allah’a hamdolsun İslâm doğuda ve batıda yayılmıştır.