81

٨١

وَمَا اَنْتَ بِهَادِى الْعُمْىِ عَنْ ضَلَالَتِهِمْ اِنْ تُسْمِعُ اِلَّا مَنْ يُؤْمِنُ بِايَاتِنَا فَهُمْ مُسْلِمُونَ

(81) ve ma ente bi hadil umyi an dalaletihim in tüsmiu illa mey yü’minü bi ayatina fe hüm müslimun
Sen âmâları hidayete erdirecek değilsin delalet içinde olanları sen ancak işittirirsin ayetlerimize inananları işte onlar müslümanlardır

(81) Nor canst thou be a guide to the Blind, (to prevent them) from straying: only those wilt thou get to listen who believe in Our Signs, and they will bow in Islam.

1. ve mâ : ve değil
2. ente : sen
3. bi hâdî : hidayete erdiren
4. el umyi : kör
5. an dalâleti-him : onları dalâletlerinden
6. in tusmiu : eğer işittirebilirsen
7. illâ : ancak, sadece
8. men : kimse
9. yu’minu : mü’min olur, inanır
10. bi âyâti-nâ : âyetlerimizi
11. fe : o zaman, işte
12. hum : onlar
13. muslimûne : teslim olanlardır


AÇIKLAMA

Allah Tealâ’nın kemal sıfatlarını ispat edici delillerle, mahlûkat arasın­da sevap ve ceza verilmesi suretiyle gerçek adaletin ortaya konulması için meydana gelecek olan öldükten sonra dirilişin delillerini zikreden kitap, Kur’an-ı Kerim olup aşağıdaki i’caz şekillerini ihtiva etmektedir:

1- Kur’an’ın geçmiş peygamberlerin kıssalarından haber vermesi: “Mu­hakkak ki bu Kur’an İsrailoğulları’na ihtilâf ettikleri şeylerin çoğunu anlat­maktadır. “

Bu Kur’an-ı Kerim Tevrat ve İncil’in sahipleri olan İsrailoğulları’na ihti­lâfa düştükleri -Hz. İsa (a.s.) konusunda olduğu gibi- pek çok konuda da hak­kı bildirmektedir. Yahudiler Hz. İsa’ya iftira attılar. Hristiyanlar da onun hakkında ileriye gittiler. Kur’an bu konuda hak, adalet ve insaf ölçüsünü ge­tirdi: Hz. İsa (a.s.) Allah’ın kullarından bir kul, nebilerinden bir nebi ve de­ğerli rasullerinden biridir.

Bu kıssa ile diğer kıssaların gerçeği ancak Allah Tealâ tarafından ilâhî vahiyle bilinebilir. Çünkü kendisine Kur’an indirilen Hz. Muhammed (a.s.) ümmî idi, okuyup yazamıyordu. Tahsil için ve kültür meselelerini öğrenmek için alimlerin hiçbirine öğrencilik yapmamıştı. Ancak Kur’anda antalılan bu kıssalar Tevrat ve İncil’deki kıssalara uygun idi.

2- Kur’an’ın Allah’ın birliği ve sonra dirilme, peygamberlik ve Şer’î hü­kümleri aklî delillerle ispat etmesi.: “Şüphesiz Kur’an hidayet rehberi ve müminler için rahmet kaynağıdır.”

Yani bu Kur’an müminleri doğru yola iletir, tevhid, haşr, peygamberlik, Allah’ın güzel sıfatları gibi akide ile ilgili olan ya da beşerin ihtiyaçlarına uy­gun, ve ahiretteki menfaatlerini gerçekleştirmeye yönelik ameli için rahmet kaynağıdır.

Kur’an aynı zamanda beşerin benzerini getirmekten âciz kalacağı dere­cede fesahat ve belagatın zirvesine ulaşması sebebiyle müminler için hidayet ve rahmettir. Beşer onun benzerini getirmekten aciz kalmıştır. Bu durum onun mucize olduğuna, insanların güçlerinin dışına çıktığına, onun son dere­ce hikmet sahibi, övgüye lâyık sonsuz kudret sahibi bir ilâh tarafından indi­rilmiş vahiy olduğuna delâlet etmektedir. Ayetlerde özellikle müminler zik­redilmiştir. Çünkü ondan gerçek anlamda istifade edecek olanlar onlardır.

Nebevî risaletin doğruluğuna delâlet eden Kuran’ın mucize oluşunun hususiyetlerini beyan ettikten sonra Cenab-ı Hak şu iki hususu zikretti:

a) Allah Tealâ’nın adaletine işaret eden delilin ortaya konulması: “Şüp­hesiz ki Rabbin onların arasında hükmünü verecektir. O Azizdir, Alimdir.”

Yani israiloğulları’na ihtilâf ettikleri hususların çoğunu anlatan Rabbin onlardan isabet edenlerle hata edenler arasında âdil hükmüyle hükmedecek­tir. Allah onlardan batıl yolda olanlardan intikam almaya ve içlerinden iyi amel işleyenlere mükâfat vermeye kadir ve son derece güçlüdür. Dolayısıyla O’nun kaza hükmü reddedilemez. O kullarının hareketlerini ve sözlerini ga­yet iyi bilir.

“Şüphesiz ki Rabbin onların arasında hükmünü verecektir.” Bu ayetin manası, “Kıyamet günü kendisiyle hüküm vereceği adaletle hükmünü vere­cektir.” demektir. Çünkü O ancak adaletle hüküm verir. Hüküm verilen ka­rar “hüküm” olarak adlandırıldı. Yahut Onun hikmetle hüküm verdiği murad edildi.

b) Peygamberimiz (s.a.) Allah’a tevekkül etmeyi ve din düşmanlarına fazla önem vermemeyi emretti: “Sen Allah’a tevekkül et. Çünkü sen apaçık bir hak üzerindesin.”

Yani sen Allah’a güven. O’na dayan ve bütün işlerini Ona havale et. Rabbi’nin risaletini tebliğ et. Allah’ın düşmanlarına dönüp bakma. Çünkü bedbaht kimselerden sana muhalefet edenler, sana muhalefet etseler de sen gayet açık bir hak üzerindesin.

Bu Allah’a tevekkül etmenin birinci sebebidir. Sonra diğer bir sebep zik­retti:

“Şüphesiz sen ölülere duyuramazsın. Arkalarını dönüp kaçarken sağır­lara da davetini işittiremezsin.” Yani hiç şüphesiz sen onlara fayda verecek bir şey işittiremezsin. Onlar senden yüz çevirip arkalarını döndükleri zaman ölüler gibidirler, kendilerine okunan şeylerden etkilenmezler ve onu anla­mazlar. Onlar dinleme ümidi bulunmayan sağırlar gibidirler, bunlar hiçbir durumda duymazlar. Onlar hiçbir şey görmeyen ve asla hiçbir şeye dönüp bakmayan ölüler gibidirler. Çünkü onların kalplerinde perde vardır. Kulak­larında küfrün sağırlık veren uğultusu vardır. Kalplerinde hakka teslim ol­maya engel olan böbürlenme ve büyüklük taslama vardır.

Bu ikinci sebebi beyan etmekle Hz. Peygamber’in (s.a.) kâfirlerden ümid kesmesi istenmiştir. Böylece kalbi Allah’ın düşmanlarına karşı muha­lefet etme noktasında güç kazanacaktır. Zira ayet kâfirlerin ölüler, sağırlar ve körler gibi olduklarını, hiçbir şey anlamadıklarını, duymadıklarını, gör­mediklerini, delillerden hiçbir şeye dönüp bakmadıklarını beyan etmekteydi. Ayrıca insan herhangi bir kimseden bir şey alma ümidinde olduğu müddetçe o kimseye muhalefet etmeye cesaret edemez.

İşte Peygamberimiz’in (s.a.) dini lâyıkıyla ortaya koyma hususunda kal­binin güçlü olmasının sebebi bu idi. “Arkalarını dönüp kaçarlarken…” ifade­sinin manası sağır kimsenin durumunu te’kit etmek içindir. Çünkü hakka karşı sağır olan kimse davetçiye sırt çevirip uzaklaşırsa onun sesini duy­maktan daha çok uzak olacaktır.

Özetle: Allah Tealâ Rasulüne kendisine tevekkül etmesini ve kendisin­den başka her şeyden yüz çevirmesini emretti. Çünkü O apaçık bir hak üze­rinde, başkaları ise batıl üzerindedir. Ayrıca ne müşriklerin destek olmasın­da ne de onların hakkı kabul etmelerinde hiçbir ümidi ve emeli kalmamıştır.

“Ölülere duyuramamak’tan maksat peşinden kabul, tepki veya anlama gelen duyurmaktır. Bununla konuştukları kimseye karşı kabul veya reddet­tiklerini belirtmeksizin mücrerret sesi duymaları çelişki teşkil etmez. Nite­kim hadis-i şerifte sabit olduğuna göre ölü kendi cenazesinde bulunan kimselerin yanından ayrılışları esnasındaki ayak seslerini duymaktadır. Ayrıca Rasulullah (s.a.) Bedir ehlinin kabirlerine selâm vermiştir. Nitekim Buharî ve Müslim’in Sahih’lerinde yer alan bir hadis-i şerife göre Peygamberimiz (s.a.) Bedir kuyusundaki ölülere hitap etmiş ve kendisine:

– Ya Rasulallah! Sen ruhları olmayan cesetlere hitap ediyorsun, denildi­ğinde Peygamberimiz (s.a.):

– Muhammed’in nefsi elinde olan Allah’a yemin olsun ki siz benim söyle­diğimi onlardan daha iyi işitemezsiniz, demişti.

Cenab-ı Hak önceki hükmü te’kit ederek şöyle buyurdu: “Sen basiretleri körelmiş insanları sapıklıklarından uzaklaştırıp hidayete erdiremezsin. Sen ancak ayetlerimize iman edenlere duyurabilirsin. Bunlar (hakka teslim olan) müslümanlardır”

Yani ey Peygamber! Basireti kapanmış kimseleri sapıklıklarından kur­tarıp hidayete erdirmeye, sapıklıktan hidayete çevirmeye senin gücün yet­mez. Zira onların gözlerinde senin getirdiğin şeye yani hakka ileten bir ba­kışla bakmalarını engelleyen perde vardır. Senin duyurman sadece, Allah’ın ezelde ilmiyle ayetlerine iman edeceklerini yani bunları tasdik edeceklerini bildiği kimselere fayda verir. Bunlar Allah’ın birliğinde ihlâslı olan, Allah’a boyun eğen müslümanlardır. Sana sadece kulağını ve gözünü her şeyi sahih şekliyle idrak etmek yolunda kullanan kimselerle kalp gözü ve basireti açık, hakkı kabule müsait kimseler icabet eder. Bu kimseler, kendini Allah’a tes­lim eden, nefsini Allah için selâmete erdiren, Allah’a halis kılan müslüman­lardır.