4

٤

اُولءِكَ هُمُ الْمُؤْمِنُونَ حَقًّا لَهُمْ دَرَجَاتٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَمَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَريمٌ

(4) ülaike hümül mü’minine hakka lehüm deracatün inde rabbihim ve mağfiratüv ve rizkun kerim

işte onlar hakiki müminlerdir onlar için Rableri katında dereceler (vardır) bağışlanma ve kerim rızık

(4) Such in truth are the Believers: they have grades of dignity with their Lord, and forgiveness, and generous sustenance:

1. ulâike : işte onlar
2. humu : onlar
3. el mu’minûne : onlar mü’minlerdir
4. hakkâ : gerçek, hak
5. lehum : onlar için, onların
6. derecâtun : dereceler (vardır)
7. inde rabbi-him : Rab’lerinin yanında (katında)
8. ve magfiretun : ve mağfiret (vardır) (günahların sevaba çevrilmesi)
9. ve rızkun kerîmun : ve kerim bir rızık (vardır)

أُوْلَئِكَ işte onlarهُمْ الْمُؤْمِنُونَ mü’min olanlardırحَقًّا gerçektenلَهُمْ onlar için vardırدَرَجَاتٌ derecelerعِنْدَ katındaرَبِّهِمْ Rableriوَمَغْفِرَةٌ bağışlanmaوَرِزْقٌ ve bir rızıkكَرِيمٌ kerim


AÇIKLAMA

Ganimetlerin helal kılınması, Allahu Teâlâ tarafından İslâm ümmetine ve­rilmiş bir özelliktir. Nitekim Sahihayn’da Cabir (r.a.)’den rivayet olunan hadis-i şerifte Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Bana beş şey verilmiştir ki, onlar benden önce hiç kimseye verilmemiştir- hadisi zikrettikten sonra şöyle dedi-: Ba­na ganimetler helâl kılındı. Onlar benden önce hiç kimseye helâl kılınmadı.”

Ebu Ubeyd şöyle demiştir: Bunun için imamın, savaş için vaad ettiği şeye “nefel” denmiştir. Nefel, imamın bazı askerlere, payları dışında bir şeyler ver­mesidir. Bunu, İslâm’a sağladıkları fayda ve düşmana verdikleri zarar ölçüsünde verir.

Askerleri savaşa teşvik için verilen bu şeyde (nefelde) dört sünnet vardır:

1- Seleb olan (öldürülenin yanında bulunan silah, mal ve meta gibi şey) nefelde beşte bir yoktur.

2- Nefel: “Ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin mutlaka beşte biri Allah’ın, Rasulü’nün..” (Enfâl, 8/41) ayetinde işaret olunan beşte birin çıkarıl­masından sonra ganimetten olur. İmam savaşılan ülkeye birtakım seriyyeler gönderir. Onlar ganimetler getirirler. Beşte bir ayrıldıktan sonra getirdikleri şeylerin dörtte biri, ya da üçte biri o seriyyelerin olur. Ahmed ve Ebu Davud’un Ma’n b. Yezid’den rivayet ettikleri bir hadiste şöyle buyrulur: “Ancak beşte bir ayrıldıktan sonra nefel (ganimet) vardır.”

3- Bizzat beşte bir’den olan nefel: İmamın kendi hissesinden çıkardığı şey­dir. Bu şöyle olur. Bütün ganimet alınır, beşe bölünür, beşte bir imamın eline geçince, uygun gördüğü ölçüde ondan bağışta bulunur.

4- Ganimet, beşte bire bölünmeden ganimetin bütününden çıkan nefel.  Bu dört durum hakkında fakihler farklı görüşlere sahiplerdir;

Şafiî’ye göre Enfâl, beşte birden önce, ana maldan selebden başka hiçbir şey çıkarılmamasıdır. Ebu Ubeyd şöyle demiştir: Peygamber (s.a.)’in beşte bi­rinden olan nefelin ikinci şekli, her ganimetten onun için beşte birin beşte biri vardır. Üçüncü şekli, imam gönderdiği seriyyeye, yahut orduya, onlara vadettiği şekilde verir.

İmam Malik ve Ebu Hanife’nin görüşleri de Şafiî gibidir; Enfâl, beşte bir­den imamın, içtihadına göre bağışladığı şeydir. Geriye kalan dört beşte birde nefel yoktur. Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Allah’ın size ganimet olarak verdiği şeylerden ancak beşte biri benimdir. Geriye kalan beşte birler sizindir.”

Malikîler ise şöyle der: Nefel iki kısımdır: Caiz ve mekruh. Caiz olan, sa­vaştan sonra olandır. Mekruh olan, öldürmeden önce, “Kim şöyle şöyle yaparsa onun için şu vardır” şeklinde vaad edilendir. Bunun mekruh olmasının sebebi, o zaman savaşın ganimet için yapılmış olmasıdır.

Ey Peygamber! Sana, ganimetlerin kimlere nasıl taksim olunacağının hükmünü soruyorlar. Onlara şöyle de: Onlar hakkında ilk hüküm Allah’ındır. O dilediği gibi hükmeder. Sonra peygamberindir. Onları aranızda, Allah’ın em­rettiği gibi taksim eder. O halde onlar hakkında hüküm Allah’ın ve Rasulünündür. Bu ayet, muhkem ve mücmeldir. Aynı sûrede başka bir ayet, onun mücmelliğini ve sarf yerlerini açıklamıştır: “Bilin ki, ganimet olarak aldığınız her­hangi bir şeyin mutlaka beşte biri Allah’ın, Rasulünün, hısımların, yetimlerin yoksulların ve yolcunundur” (Anfal, 8/41). Bu ayet, diğerini neshetmiyor. Gani­metlerin beşte biri bu ayette zikrolunanlara, geri kalan beşte dördü de sava­şanlara verilir. Düzenli ve maaşlı orduların kurulduğu günümüzde bu hisseyi devlet alır. İmam bu hakkına dayanarak, savaşa teşvik için, savaşanlardan di­lediklerine bağışta bulunabilir. Nitekim Şeyhayn, Ebu Davud ve Tirmizî’nin Ebu Katade’den tahric ettikleri hadiste Huneyn Savaşı gününde Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Kim savaşta bir kimseyi öldürürse, onun selebi (beraberinde bulunan silah, mal vb.) onundur.”

Ganimetler Allah’ın ve Rasulünün olunca, sözlerinizde ve işlerinizde Allah (c.c.)’dan korkun, içinde bulunduğunuz ihtilaf ve çekişme durumundan sakı­nın. Zira bu, Allah’ın gazabını çeker, sizi savaş halinde veya diğer zamanlarda, ayrılığa ve düşmanlığa düşürür.

Aranızdaki halleri düzeltin ki, aranızda İslâmî bağ kuvvetlensin, sevgi, muhabbet ve uyumluluk artsın.

Ganimetler konusunda, bütün emir ve nehiylerinde, hüküm ve kazaların­da Allah’a ve Rasulüne itaat edin. Bu üç emir (Allah’tan korkma, arayı düzelt­me, Allah’ın ve Rasulünün emirlerine itaat) İslâm toplumunun düzelmesinin sebebidir. Çünkü bunlar, gizli ve açık bütün durumlarda şer”i hükümlere sarıl­ma hissini artırır, birlik ve beraberliği sağlar..

Eğer Allah’ın kelamına inanan, onu tasdik eden ve imanı tam olan kimse­ler iseniz, bu üç emre tabi olun. Çünkü gerçek tasdik, tabi olmayı gerektirir. İmanın kemali de şu üç hasleti gerektirir. İttika, ıslah, Allah’a ve Rasulüne ita­at. Allah’a gerçekten inanan, O’na isyan etmekten utanır. İmanı, Rabbine itaata ve kendisiyle başkaları arasındaki ihtilafı ıslaha götürür.

İman, itaati gerektirince Allahu Teâlâ, bu üç hasleti gerçekleştirecek beş hasleti zikretti: “Müminler ancak Allah anıldığı zaman kalbleri titreyenlerdir. Ayetleri karşılarında okunduğu zaman da, onların imanını artırır. Onlar ancak Rablerine dayanıp güvenirler..”. Bu sıfatları kısaca şöyle açıklayabiliriz:

1- Allah’tan tam korkmak: Onlar, kalbleriyle Allah’ı zikrettikleri, O’nun azamet ve celalini hissettiklerini, vad ve vaidini hatırladıkları zaman, O’ndan korkarlar. Nitekim başka bir ayette de Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “İtaatkâr ve alçak gönüllü olanları müjdele. Onlar ki, Allah zikrolunsa kalbleri titrer” (Hacc, 22/34-35).

2- Kur’an okumakla imanın artması: Onlar öyle kimselerdir ki, kendileri­ne Kur”an ayetleri okunduğu zaman, imanları, yakinleri, tasdikleri ve amel-i salihe yönelişleri artar; çünkü delillerin çokluğu ve onları hatırlatmak, yakinin artmasına ve inancın kuvvetlenmesine neden olur. O halde gözle, yahut hisle görme, kişinin kanaatini kuvvetlendirir. Nitekim bu, inandığı halde Rabbinden, ölüleri nasıl dirilttiğini göstermesini isteyen, İbrahim (a.s.)’de meydana geldi: “Hani İbrahim: “Ey Rabbim, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster” demiş­ti. “İnanmadın mı yoksa?” dedi. O da: İnandım fakat kalbimin mutmain olması için” demişti” (Bakara, 2/260). Bu, imandaki itminan derecesinin, yalın haldeki imandan daha üstün ve daha kuvvetli olduğuna işaret eder. Şu ayetleri de bu­na örnek olarak gösterebiliriz: “imanlarını katmerli bir iman ile artırmaları için, müminlerin kalbine sükun ve itminan indiren O’dur” (Feth, 48/4); “Bir sû­re indirildiği zaman içlerinden bazıları: “Bu hanginizin imanını artırdı?” der. İman etmiş olanlara gelince, daima onların imanını arttırmıştır ve onlar bir­birleriyle müjdeleşirler” (Tevbe, 9/124).

3- Allah’a tevekkül, yani O’na dayanmak, güvenmek, işleri O’na havale et­mek: Onlar öyle kimselerdir ki, sadece Rablerine tevekkül ederler, sadece O’na sığınırlar, O’ndan başkasından ummazlar. Ancak O’na yönelirler, ihtiyaçlarını sadece O’ndan isterler. Tabii bu, sebeplere yapıştıktan sonra olur.. Bir kimse, aklen ve âdeten istenen sebeplere yapışır, sonra işi Allah’a havale eder ve her işin Allah’ın elinde olduğuna kesin olarak inanırsa, o iman ehlindendir. Sebep­leri terketmek, tevekkülün manasını bilmemektir.

4- Namaz kılmak: Onlar öyle kimselerdir ki, namazlarını kılarlar. Yani na­mazlarını, kıyam, rükû, sücud, tilâvet, şer’an belli olan vakitlerinde kalb huşu ile Allah’a yalvararak ve Kur’an’ın kıraatini düşünerek eda ederler.

5- Allah yolunda harcama: Onlar öyle kimselerdir ki, mallarının bir kısmı­nı hayır yollarında harcarlar. Farz olan zekâtlarını, nafile sadakalarını verir­ler. Ailesinin ve çoluk çocuklarının vacip olan nafakalarını sağlarlar, akrabala­ra ve muhtaçlara mendup olan yardımlarını yaparlar. Ümmet yararına ve düş­manla cihad uğrunda harcarlar. Çünkü mal, insanın yanında bir emanet mesa­besindedir.

Bu ameller, bütün hayır çeşitlerini içine alır. Bu yüzden Allahu Teâlâ, on­ları açıkladıktan sonra: “Onlar gerçek müminlerdir” buyurmuştur Yani sadece bu vasıfları taşıyanlar, gerçek anlamıyla müminlerdir. Onların kemallerini ve derecelerinin yüksekliğini açıklamak için, uzaktaki varlıkları göstermek için kullanılan “ülâike” ism-i işaretiyle işaret olunmuştur.

Taberî’nin Haris b. Malik el-Ensarî’den rivayet ettiğine göre, o bir gün Resulullah (s.a.)’a uğramış, Resulullah kendisine: “Nasıl sabahladın ey Harise?” buyurmuş. O da: Gerçek bir mümin olarak sabahladım, demiş.. Resulullah: “Ne söylediğini düşün. Çünkü her şeyin bir hakikati var. İmanının hakikati ne?” buyurmuş. O şu karşılığı vermiş: Nefsim dünyadan vazgeçti, gecemi uykusuz, gündüzümü susuz geçirdim. Sanki ben, Rabbimin arşını açıkça görüyorum. Adeta cennetlikleri cennette birbirlerini ziyaret ederken görüyorum. Cehen­nemlikleri, cehennemde bağrışıp çağırır vaziyette ağlarken görüyor gibiyim, dedi. Bunun üzerine Resulullah üç kere “Ey Harise! Bildin, devam et!” buyur­du.

İşte müminlerin sıfatları bunlar. Münafıklara gelince: İbni Abbas onlar hakkında şöyle demiştir: Farzları eda ederlerken, onların kalbine Allah’ın zik­rinden hiçbir şey girmez. Allah’ın ayetlerinden hiçbir şeye inanmazlar, tevek­kül etmezler, insanların görmediği zamanlarda namaz kılmazlar, mallarının zekâtını vermezler.

Allahu Teâlâ onların mümin olmadıklarını haber vermiş sonra da mümin­lerin vasıflarını zikretmiştir: “Müminler, öyle kimselerdir ki, Allah anıldığı za­man kalbleri titrer..” Sonra Allah, zikrolunan vasıflara sahip müminlerin Allah katındaki mükafatını zikrederek: “Onlar için dereceler vardır” buyurmuştur. Yani, amellerine ve niyetlerine göre, cennetlerde onlar için mevkiler, makamlar ve dereceler vardır. Allahu Teâlâ, başka bir ayette de şöyle buyurur: “Onlara Allah indinde, yüksek dereceler vardır. Allah ne yaparlarsa hakkıyla görücü­dür” (Âl-i İmran, 3/163). Onlar için mağfiret vardır. Yani, Allah onların kötü­lüklerini bağışlar, iyiliklerine mükâfat verir. Onlar için güzel bir rızık vardır: Onlara cennet nimetini hazırlar.

Dahhâk: “Onlar için Rableri katında dereceler vardır” sözünü şöyle açık­lar: “Cennet ehlinin bir kısmı diğerlerinin üzerindedir. Üsttekiler alttakileri görür, alttakiler üsttekileri göremez.” Sahihayn’da gelen bir rivayete göre, Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Cennetin yüksek derecelerinde olanları, aşa­ğı derecelerde olanlar, sizin gök ufuklarından birinde zor görünen bir yıldızı gördüğünüz gibi -aralarındaki mesafe farkından dolayı- görürler” buyurmuş­tur. Ashab: “Ya Resulullah! O yüksek derecedekiler peygamberler midir? O de­recelere, onlardan başkaları ulaşamazlar mı?” diye sorunca, Resulullah şöyle buyurur; elinde bulunan Allah’a yemin olsun ki, onlar Allah’a iman ve peygamberleri tasdik etmişlerdir.”

Ahmed’in ve Sünen sahiplerinin Ebu Said el-Hudrfden rivayet ettiği baş­ka bir hadis-i şerifte, Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Cennetlikler, sizin gök ufkunda duran yıldızı gördüğünüz gibi, yüksek derece sahiplerini görür. Şüphesiz Ebu Bekir ve Ömer de onlardandır. Ne mutlu onlara.”

Ahirette, müminler de farklı derecededirler. Nitekim şu ayet de buna delil­dir: “Biz o peygamberlerin bazısını bazısına üstün kıldık. Allah onlardan bazısı ile söyleşmiş, birini de birçok derecelerle yükseltmiştir.” (Bakara, 2/253). Allah  muhacirleri de başkalarına üstün kılmıştır. Nitekim şöyle buyurur: “İman edip de hicret edenlerin, Allah yolunda malları ve canlarıyla cihad eden­lerin Allah katında dereceleri pek büyüktür” (Tevbe, 9/20).

Dünya derecelerinde de farklılık vardır: “O, sizi yeryüzünün halifeleri ya­pan ve size verdiği şeylerle imtihana çekmek için kiminizi kiminizden dereceler­le üstün kılandır. Şüphesiz Rabbin cezası pek çabuk olandır. Ve şüphesiz O, mağfiret ve rahmet edicidir” (En’âm, 6/165).