59

    RevelationCuzPageSurah
    92 586Nisa(4)

٥٩

يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا اَطيعُوا اللّهَ وَاَطيعُوا الرَّسُولَ وَاُولِى الْاَمْرِ مِنْكُمْ فَاِنْ تَنَازَعْتُمْ فى شَىْءٍ فَرُدُّوهُ اِلَى اللّهِ وَالرَّسُولِ اِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الْاخِرِ ذلِكَ خَيْرٌ وَاَحْسَنُ تَاْويلًا

(59) ya eyyühellezine amenu etiy’ullahe ve etiy’ur rasule ve ülil emri minküm fe in tenaze’tüm fi şey’in fe rudduhü ilellahi ver rasuli in küntüm tü’minune billahi vel yevmil ahir zalike hayruv ve ahsenü te’vila

ey iman edenler Allah’a itaat edin resule itaat edin sizden olan ulul-emre (de) anlaşmazlığa düştünüz mü? bir şey hakkında onu hemen arz edin Allah’a ve resulüne eğer sizler inanıyorsanız Allah’a ve âhiret gününe bu daha hayırlı hem de tabir olarak daha güzeldir

(59) O ye who believe! Obey Allah, and obey the Messenger, and those charged with authority among you. If ye differ in anything among yourselves, refer it to Allah and His Messenger, if ye do believe in Allah and the Last Day: that is best, and most suitable for final determination.

1. yâ eyyuhâ : ey
2. ellezîne : olanlar
3. âmenû : âmenû oldular, îmân ettiler
4. atîû : itaat edin
5. allâhe : Allah
6. atîû : itaat edin
7. er resûle : resûl, elçi
8. ve ulî el emri : idareciler, komutanlar
9. min-kum : sizden
10. fe in : bundan sonra eğer
11. tenâza’tum : nizaya, anlaşmazlığa, ihtilâfa düştünüz
12. : hakkında, konuda, hususta
13. şey’in : bir şey
14. fe : o taktirde
15. ruddû-hu : onu arz edin, götürün
16. ilâ allâhi : Allah’a
17. ve er resûli : ve resûle, elçiye
18. in kuntum : eğer siz … iseniz
19. tu’minûne : îmân ediyorsunuz
20. bi allâhi : Allah’a
21. ve el yevmi el âhiri : ve son güne
22. zâlike : bu
23. hayrun : daha hayırlı
24. ve ahsenu : ve daha güzel, en güzel
25. te’vîlen : te’vil, yorum bakımından

يَاأَيُّهَا eyالَّذِينَ آمَنُوا iman edenlerأَطِيعُواitaat edinاللَّهَ Allah’aوَأَطِيعُوا itaat edinالرَّسُولَ Rasul’eوَأُوْلِي ve sahiplerine deالْأَمْرِ emirمِنْكُمْ sizden olanفَإِنْ تَنَازَعْتُمْ çekişirsenizفِي hakkındaشَيْءٍ bir şeyفَرُدُّوهُ onu götürünإِلَى اللَّهِ Allah’aوَالرَّسُولِ ve Rasul’eإِنْ كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ iman ediyorsanızبِاللَّهِ Allah’aوَالْيَوْمِ ve gününeالْآخِرِ ahiretذَلِكَişte buخَيْرٌ daha hayırlıوَأَحْسَنُ ve daha güzeldirتَأْوِيلًا sonuç bakımından


SEBEB-İ NÜZUL

Suddî’den rivayette o şöyle diyor: Allah’ın Rasûlü (sa) Hâlid ibnu’l-Velid komutasında bir seriyye gönderdi. Ammâr ibn Yâsir de seriyyede idi. Üzerine gönderildikleri kabileye doğru yola çıktılar ve onlara yaklaştıklarında gece olmuştu. Onlara yakın bir yerde gecelediler. Onları gören Zu’l-Abîneteyn adında­ki birisi o kabileye varıp durumu haber vermekle bir kişi hariç bütün kabile kaçtılar. O kişi ise bu haberi duyunca ailesine toparlanmalarını söyleyip geceleyin müslüman seriyyeye gelerek Ammâr ibn Yâsir’i sormuş, ona gelerek: “Ey Ebu Yakzân, ben müslüman oldum; Allah’ın yegâne ilâh ve Muhammed’in O’nun kulu ve Rasûlü olduğuna şehadet ettim. Kavmim sizin geldiğinizi duyunca hep kaçtılar, ben ise kaldım, onlarla gitmedim. Yarın müslüman olmam bana fayda verir mi? şayet fayda vermiyecekse ben de kaçayım.” dedi. Ammâr: “Aksine elbette müslüman olman sana fayda verir, yerinde kal.” dedi. O kişi de kabilesi­nin peşinden gitmeyip ailesiyle birlikte malının başında kaldı. Ertesi sabah müslümanlar o kabileye varınca ondan başkasını bulamadılar. Onu yakalayıp malını da aldılar. Bu haber Ammâr’a ulaşınca hemen Hâlid’e geldi ve: “Bu adamı serbest bırak, o müslüman olmuştur ve o, benden bir eman içindedir, ben ona eman verdim ve kalmasını ona ben emrettim.” dedi. Hâlid: “Emîr ben iken sen, ne hakla ve nasıl eman verirsin?” dedi. Ammâr: “Evet, sen emîr iken ona ben emân verdim.” dedi ve birbirlerine hoş olmıyan şeyler söylediler de meseleyi Hz. Peygamber (sa)’e götürdüler. Allah’ın Rasûlü (sa), Ammâr’ın emanını geçerli kıld��ktan sonra bir ikinci kere emîre karşı eman vermemesini söyledi. Hz. Peygamber (sa)’in yanında Hâlid ile Ammâr çekişmeye devam etti­ler ve birbirlerine sövdüler, Hâlid:” Ey Allah’ın elçisi, şu sıska kölenin bana sövmesine seyirci mi olacaksın?” dedi de Allah’ın Rasûlü (sa): “Ey Hâlid, Ammâr’a sövme; kim Ammâr’a söverse Allah da ona söver, kim Ammâr’a buğzederse Allah da ona buğzeder, kim Ammâr’a lanet ederse Allah da ona lanet eder” buyurdular. Ammâr, Hâlid’e kızgın olarak kalkıp çıkınca Hâlid de peşinden çıkıp elbisesini tuttu, ondan özür diledi, kendisinden razı olmasını is­tedi, Ammâr da ondan razı oldu. İşte bunun üzerine Allah Tealâ “Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Rasûlü’ne ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin.” âyet-i kerimesini indirdi.

İbn Abbâs’tan gelen bir rivayette ise Ammâr ibn Yâsir yerine Hz. Peygam­ber (sa)’in gönderdiği bir seriyyede bulunan (veya yalnız başına bîr seriyye olan) Abdullah ibn Huzâfe ibn Kays ibn Adiyy es-Sehmî hakkında nazil olduğu nakledilmektedir.  Bu âyet-i kerimenin Ab­dullah ibn Huzâfe hakkında indiğine dair haber Ebu Saîd el-Hudrî’den ve fakat nüzul kaydı olmaksızın şöyle nakledilmektedir: Allah’ın Rasûlü (sa) Alkame ibn Mücezziz’i bir seriyyenin başına getirerek göndermişti. Ben de içlerindeydim. Yolda bir grup izin istediler, o da onların başına Abdullah ibn Huzâfe’yi tayin ederek izin verdi. Onlar yolda bir yerde konaklamışlarken askerleri ısın­mak veya ateşte bir şeyler yapmak üzere ateş yakmışlar. Son derece şakacı olan Abdullah onlarla biraz eğlenmek üzere: “Bana itaat etmekle yükümlü değil misiniz?” demiş, “Evet onunla yükümlüyüz.” demişler. “Size ne emredersem onu yaparsınız değil mi?” demiş, ona da evet diye cevap vermişler. “O halde şu ate­şe atılmanızı emrediyorum.” demiş. Askerleri ateşe atlıyacaklarmış gibi kalkıp ateşin etrafına geçince onların ateşin içîne atlıyacaklarını zannederek “Sakın, kendinizi ondan tutup alıkoyun, sakın ateşe atlamayın. Ben size şaka yapıyor­dum” demiş. Sonra seriyyeden Medine’ye dönüp geldik. Abdullah’ın arkadaşla­rı durumu Hz. Peygamber (sa)’e anlattılar da Allah’ın Rasûlü (sa): “Onlardan, yani emirlerden her kim size Allah’a ma’sıyet olan bir şey emrederse ona sakın itaat etmeyin.” buyurmuş.

Aynı hadise isim verilmeden ve nüzul kaydı olmaksızın Buhârî, Müslim ve Neseî’de ayrıntılarda küçük farklarla şöyle tahriç olunmuştur: Ali’den rivayete göre Allah’ın Rasûlü (sa) ansardan birisinin komutasında bir seriyye göndermiş, komutanlarını dinleyip itaat etmelerini emretmişti Seriyye komutanını bir şekilde kızdırdılar da “Bana odun toplayın.” diye emretti. Odun topladılar. Onlara: “Ateş yakın.” diye emretti ve onlara: “Allah’ın Rasûlü size, beni dinleyip itaat etmenizi emretmedi mi?” dedi. Askerleri: “Evet, öyle emretti.” dediler. “O hal­de size emrediyorum, ateşe girin.” dedi. Birbirlerine baktılar; bir kısmı komuta­nın emrine itaat için ateşe girmek isterken bir kısmı da: “Biz, ateşten kaçarak Rasûlullah (sa)’a iman ettik. Şimdi niye ateşe girelim.” dediler. Onlar böyle ko­nuşmaya ve tartışmaya devam ederken seriyye komutanının kızgınlığı geçti ve ateş de söndü. Dönüp geldiklerinde durumu Hz. Peygamber (sa)’e anlattılar da O, ateşe girmek isteyenlere: “Eğer o zaman ateşe girmiş olsaydınız, bir daha ondan asla çıkamaz ve kıyamete kadar ateşte kalırdınız.”, diğerlerine de: “Hayır işlediniz.” buyurdular ve şöyle devam ettiler: “Allah’a isyan olan konularda komutana veya başkana itaat etmek yoktur. İtaat ancak ma’rûftadır.”


AÇIKLAMA

Emanetleri ehline verme ayetinin kendisi hakkında indiği özel sebep, laf­zın umumunu, genel manasını tahsis etmez. Genellikle Kur’an-ı Kerim’in bü­tün ayetlerinde muteber olan, lafzın umumiliğidir, sebebin özel oluşu değildir. Bu da her Müslümana, uhdesinde veya elinin altında bulunan her bir emanet­ten dolayı emanetlerin ehline ve lâyık olanına verilmesi hakkında yöneltilmiş genel bir emirdir ve insana emanet olarak teslim edilmiş her şeyi, ister kendisi hakkında olsun, ister başka bir kul veya Rabbi hakkında olsun, içine alır.

Allah Teâlâ’nın hakları ile ilgili emanete riayet etmek, emirlerini yerine getirmek, yasaklarından kaçınmak, duygularını ve organlarını kendisini Rabbinin rızasına yaklaştıracak işlerde kullanmak suretiyle olur. Ebu Nuaym, el-Hılye’de, merfu olarak İbni Mes’ûd (r.a.)’un Peygamberimiz (s.a.)’den rivayet ettiği şu hadisini zikreder: “Allah yolunda öldürülmek bütün günahlara kefa­rettir.” Hadisin bir rivayeti “Her şeye kefarettir, ancak emanet hariç” şeklinde­dir.

Emanet namaz hakkında olur, oruç hakkında olur, söz hakkında olur. En şiddetlisi de kul hakları ve malları ile ilgili emanettir. Abdullah b. Mes’ud, el-Berâ b. Azib, İbni Abbas, Ubeyy b. Kâ’b gibi bir kısım Ashâb-ı kiram (r.a.) şöyle demişlerdir: Emanet her şeyle ilgilidir, abdestte, namazda, oruçta, zekâtta, cünüplük, ölçü, tartı, emanet mallar… İbni Abbas Allah Teâlâ, eli dar olana da, varlıklı olana da emaneti elinde tutarak sahibine iade etmeme hususunda ruh­sat (izin) vermedi demiştir. İbni Ömer de der ki: Allah Teâlâ insanın fercini (cinsî organını) yarattıktan sonra “Bu bir emanettir, onu senin yanında gizle­dim. Meşru hakkı dışında onu haramdan koru” buyurdu.

İnsanın kendi hakkında emanete riayet etmesi ise dini, dünyası ve ahireti hakkında ancak kendisine faydası olacak şeyleri yapması, ahireti ve dünyası bakımından zarar verecek bir işe girişmemesi, hastalık sebeplerinden korun­ması, sağlık kaidelerine uygun şekilde çalışması suretiyle olur. İmam Ahmed, Buharî, Müslim, Ebu Davud ve Tirmizî’nin İbni Ömer (r.a.)’den rivayet ettikle­ri hadisinde Cenab-ı Peygamber (s.a.) Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

“Hepiniz çobansınız. Hepiniz raiyyenizden (emanetiniz altına verilmiş şey­lerden) sorumlusunuz.” Başka bir sahih hadiste “Muhakkak ki nefsinin de se­nin üzerinde bir hakkı vardır.” buyurulmuştur.

Başkaları hakkındaki emanete de, emanet ve ödünç olarak verilen eşyayı sahiplerine geri vermek, muamelelerde aldatmamak, cihad, nasihat, insanların sırlarını ve ayıplarını yaymamak suretiyle riayet edilir.

Emaneti koruma hakkında pek çok ayet-i kerime ve hadis-i şerif varit ol­muştur. Bazılarını şöylece kaydedelim: “Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara arz (ve teklif) ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, bundan endişeye düştüler. İnsan ise (bunu) sırtına yükledi.” (Ahzâb, 33/72); “(Öyle müminler) ki onlar emanetlerine ve ahitlerine riayet edicilerdir.” (Mü’minûn, 23/8); “Ey iman edenler, Allah’a ve Peygamber’e hainlik etmeyin. Siz kendiniz bilip dururken, emanetlerinize de hainlik yapmayın.” (Enfâl, 8/27).

İmam Ahmed ve İbni Hibbân’ın, Enes (r.a.)’ten rivayet ettiği hadisinde Rasul-i Ekrem (s.a.) buyuruyor ki: “Emaneti olmayanın imanı yoktur. Ahde riayet etmeyenin de dini yoktur.” Buharî, Müslim, Tirmizî ve Nesâî’nin Ebu Hureyre (r.a.)’den rivayet ettiği hadis ise şöyledir: “Münafığın alâmeti üçtür: Konuştu­ğunda yalan söyler, söz verdiğinde yerine getirmez, cayar, kendisine birşey ema­net edildiğinde ise hainlik yapar.”

Emanetleri yerine vermek, özellikle sahibi tarafından istendiği zaman farzdır. Dünyada emaneti vermeyenden kıyamet gününde o alınacaktır. Nite­kim İmam Ahmed, Buharî (el-Edep kitabında), Müslim ve Tirmizî’nin Ebu Hu­reyre (r.a.)’den rivayet ettikleri hadiste Efendimiz (s.a.) Hazretleri buyuruyor ki: “Emanetleri sahiplerine mutlaka ödeyeceksiniz. Hatta boynuzlu koyundan boynuzsuz koyunun öcü alınacaktır.”

Emanet helak veya zayi olur, ya da çalınırsa, şayet bir tecavüz, kusur ya­hut ihmal varsa tazmin ettirilir, öyle birşey yoksa tazmin ettirilmez.

Emanetlerin yerli yerini bulmasından sonra insanlar arasında adaletle hükmetmeye sıra gelir. Ondan dolayı Allah Teâlâ adaleti emretmiştir. Emanet İslâm nizamı ve hükümranlığının birinci temeli olduğu gibi, adalet de ikinci te­meldir. Bu iki emrin muhatabı da o ümmetin çoğunluğudur.

Adalet mülkün temelidir. Medeniyet, kalkınma ve ilerlemenin gereğidir, bütün akıl sahiplerince methedilmiştir. İslâm’daki hüküm verme esaslarından bir esastır. Bir toplum için çok lüzumlu bir kaidedir. Tâ ki zayıf hakkını alabil­sin, güçlü olan zayıfa haksızlık etmesin, cemiyette güven ve nizam, düzen ha­kim olsun. Semavî din ve kanunlar adaleti hakim kılmanın vacip olduğunda ittifak etmiştir. Hakların sahiplerine ulaşması için bu devlet sultanlarının, hükümdarlar��nın, başkan ve ona bağlı bulunan memurların, hakimlerin ada­letten ayrılmaması gerekir. Adaleti emreden bir çok ayet ve hadis de varit ol­muştur. “Şüphesiz ki Allah adaleti, iyiliği emreder.” (Nahl, 16/90); “Siz söyledi­ğiniz vakit hısım, akraba dahi olsa adaleti gözetin.” (En’am, 6/152); “Adalet yapın ki o takvaya daha yakındır.” (Maide, 5/8); “Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar, adaletle şahitlik edenler olun.” (Maide, 5/8). Cenab-ı Hak, Hz. Davud (a.s.)’a da adaleti emretmiştir: “Ey Davud, biz seni yeryüzün­de bir halife yaptık. O halde insanlar arasında hak (ve adalet) ile hükmet.” (Sâd, 38/26).

Enes (r.a.) Hz. Rasul-i Ekrem (a.s.)’in şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Söylediği zaman doğru söyledikçe, hüküm verdiği zaman adaleti gözettikçe, merhamet istendiğinde merhamet ettikçe bu ümmet hayır üzeredir.”

Allah Teâlâ pek çok ayet-i kerimede de zulmü ve zalimleri yermiştir: “O zalimlerin yapmakta oldukları (ve yapacaklarından Allah’ı gafil zannetme sakın.” (İbrahim, 14/42); “O zulmedenleri ve onlara eş olanları bir araya topla­yın.” (Saffât, 37/22). Zulüm türlerinin en tehlikelilerinden biri Allah’ın indirdi­ği hükümlerin dışındaki kanunlarla hükmetmek, idarecilerin ve hakimlerin zulüm işlemesidir. “İşte zulmetmeleri yüzünden çökmüş, ıpıssız kalmış evleri.” (Nemi, 27/52). Kadı ve hakim tarafından gelecek zulümden kaçınmak, önce da­vayı iyi anlamak suretiyle, sonra hasımlardan biri tarafını tutmamak, Allah’ın hükmünü iyi bilmek ve yeterli, ehil olan kişilere bu görevi vermek yoluyla olur.

“İnsanlar arasında hükmettiğimiz zaman” cümlesinde insanlar arasında hak ve adaletle hüküm verecek bir hakimin tayin ve tespitinin lüzumlu oldu­ğuna işaret vardır.

Daha sonra Allah Teâlâ adaleti ve emaneti ehline, lâyık olana vermeyi em­retmenin faydasını beyan ederek buyuruyor ki: “Allah bununla size ne güzel öğüt veriyor!” Yani kendisiyle size öğüt verdiği şey ne güzeldir! Bu cümlede medhe mahsus olan şey hazfedilmiştir, emredilmiş bulunan emanetleri ödeme, adaletle hükmetme gibi hususlar medhedilmektedir.

“Şüphe yok ki Allah hakkıyla işiten, hakkıyla görendir.” Sizin ortaya koy­duğunuz emanetleri yerine verdiğinizi veya hıyaneti görür, insanlar arasında verdiğiniz hükümleri işitir. Ona göre sizi hesaba çeker, karşılığınızı verir. İşiti­len ve görülen şeyleri en iyi O bilir.

Ondan sonra Allah Teâlâ, emanetleri ehline verme ve adaletten ayrılmamaya götürecek bir hususu emrediyor ki bu İslâm nizam ve hakimiyetinde üçüncü esastır. O da hükümlerini yürürlüğe koymak suretiyle Allah’a itaat etmek, Rablerinin hükmünü açıklayan Rasul-i Ekrem’e ve Müslümanlardan olan idarecilere itaat etmektir.

Ulü’l-emr Kimlerdir?

Bazı müfessirlere göre emir sahiplerinden murad, Müslüman devlet yöneticileri veya askeri birlik ve orduların komutanlarıdır. Diğer bazı müfessirlere göre ise bunlar insanlara dinin hükümlerini açıklayan alimlerdir.

Ayetin zahirine göre ise hepsi de murad edilmektedir. Siyasette orduları komuta edenlere ve ülkeleri idare etmede Müslüman devlet yöneticilerine itaat etmek icap ettiği gibi, sert hükümlerin açıklanmasında, insanlara dinin öğretilmesinde, maruf olanı emretme, münker ve yasak olanı menetme meselele­rinde alimlere itaat etmek lâzım gelir. İbnü’l-Arabî der ki: “Kanaatimce ümera ‘idareciler) ve alimler hep beraberce murad olunmaktadır. Ümeraya itaat em­rin aslı onlardan kaynaklandığı, hüküm verme onlara ait bulunduğu için lâ­zımdır. Alimlere itaat ise insanların şer”î meseleleri onlara sorması gerektiği, alimlerin de cevap vermesi lâzım geldiği, fetvalarına uymak da vacip olduğu için lâzımdır.”

Fahreddin er-Râzî’ye göre emir sahiplerinden maksat, böylece ayetle alimlerden sadır olan icmanın hüccet oluşuna istidlal edilmesidir.

Şayet sizinle ulul-emr arasında din işlerinden biri hakkında bir çekişme ve ihtilâf olursa ve Kur’an’da da, Sünnet’te de ona dair bir nas, hüküm bulun­mazsa, ihtilaflı mesele Kur’an ve Sünnet’te kabul edilmiş olan genel esas ve ka­idelere havale edilir, onlara uygun olan netice ile hükmedilir, aykırı olanlar reddolunur. Buna Usûl-i Fıkıh ilminde “kıyâs” denilmektedir.

Peygamberimiz (s.a.) de kıyas ile amel etmeyi ikrar ve kabul eylemiştir. Muaz b. Cebel’i kadı (hakim) olarak Yemen’e gönderirken: “Sana bir dava geti­rildiği zaman nasıl hüküm vereceksin?” diye sormuş, Muaz “Allah’ın kitabıyla hükmederim” demişti. Tekrar “Eğer o mesele Allah’ın kitabında yoksa?” diye sormuş, Muaz da “Allah’ın peygamberinin sünnetiyle” cevabını vermişti. “Allah’ın kitabında da, Allah Rasulü’nün sünnetinde de yoksa?” diye sorduğunda Muaz “Kendi görüşüme göre içtihat ederim, öyle yapmaya da devam ederim” diye cevap verince Resulullah (s.a.) onun göğsüne vurup “Rasulü’nün elçisini, Allah Rasulü’nü razı edecek şeye muvaffak kılan Allah’a hamdolsun” buyur­muştur.

“Allah’a ve Peygamber’e döndürün (götürün)” cümlesi, ihtilâf konusunun hakkında nas bulunmayan meselelerle ilgili olduğuna, yoksa nassa uymanın vacip olup o hususta ihtilâfa yer bulunmadığına işaret etmektedir.

Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız hakkında ihtilâf edilen mese­leyi Kur’an ve Sünnet’e arz etmek suretiyle Allah’a ve Peygamber’ine döndü­rün, havale edin.

Çünkü mümin, hiç bir şeyi Allah’ın hükmüne takdim etmez, ona öncelik tanımaz. Aynı şekilde dünyaya gösterdiği ihtirastan daha çok, ahirete ve Allah Teâlâ’nın rızasını kazanma maksadını güder. Bu Allah Teâlâ tarafından, Allah’a ve Rasulü’ne itaatten, ihtilâf ortaya çıktığında meseleyi Allah’a ve Rasulüne havale etmekten ayrılan herkese karşı yönelik bir tehdittir; şu ayetteki manayadır: “Öyle değil, Rabbine andolsun ki onlar aralarında kimi oraya, kimi buraya çektikleri (kavga ettikleri) şeylerde seni hakem yapmadıkça… iman etmiş olmazlar.” (Nisa, 65). Buharı ve Müslim’in Ebu Hureyre (r.a.) vasıtasıyla rivayet ettikleri hadisinde Peygamberimiz (s.a.) buyuruyor ki: “Bana itaat eden muhakkak Allah’a itaat etmiş olur. Bana isyan eden de muhakkak Allah’a is­yan etmiş olur. Kim benim emirime (tayin ettiğim kumandana) itaat ederse ba­na itaat etmiş olur. Kim de emirime isyan ederse, şüphesiz bana isyan etmiş olur.”

“Bu hem en hayırlı, hem de netice itibariyle daha güzeldir” cümlesi, Allah’a ve peygamberine itaat etmek, ihtilâfa düşme durumunda meseleyi Kur’an ve Sünnet’e arz etmek gibi yukarıda emredilen hususlara işaret etmektedir. Bu ise akibet ve sonuç bakımından daha güzeldir.

Advertisements