7

    RevelationCuzPageSurah
    112 6107Ma’idah(5)

٧

وَاذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّهِ عَلَيْكُمْ وَميثَاقَهُ الَّذى وَاثَقَكُمْ بِه اِذْ قُلْتُمْ سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا وَاتَّقُوا اللّهَ اِنَّ اللّهَ عَليمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

(7) vezküru ni’metellahi aleyküm ve misakahüllezi vasekaküm bihi iz kultüm semi’na ve eta’na vettekullah innellahe alimün bi zatis sudur

Allah’ın nimetini hatırlayın sizin üzerinizde ki ve onunla sizden aldığı o sağlam sözü (de hatırlayın) o zaman demiştiniz işittik ve itaat ettik Allah’tan sakının şüphesiz Allah göğüslerde olanı bilir

(7) And call in remembrance the favour of Allah unto you, and his convenient, which he ratified with you, when ye said: we hear and we obey and fear Allah, for Allah knoweth well the secrets of your hearts.

1. ve uzkurû : ve zikredin, anın, hatırlayın!
2. ni’mete allâhi : Allah’ın (c.c.) nimeti
3. aleykum : sizin üzerinize
4. ve mîsâka-hu : ve onun misaki
5. ellezî : ki o
6. vâseka-kum bi-hi : onunla sizi bağladı
7. iz kultum : dediğiniz zaman
8. semi’nâ : işittik
9. ve ata’nâ : ve itaat ettik
10. ve ittekû allâhe : ve Allah’a (cc.) karşı takvâ sahibi olun
11. inne allâhe : muhakkak ki Allah (c.c.)
12. alîmun : en iyi bilen
13. bi zâti es sudûri : göğüslerde olanı, sinelerde olanı

وَاذْكُرُوا ve hatırlayınنِعْمَةَ nimetiniاللَّهِ Allah’ınعَلَيْكُمْ üzerinizdekiوَمِيثَاقَهُ kesin sözüالَّذِي وَاثَقَكُمْ sizi bağladığıبِهِ onunlaإِذْ قُلْتُمْ dediğiniz zamanسَمِعْنَاişittikوَأَطَعْنَا ve itaat ettikوَاتَّقُوا ve sakınınاللَّهَ Allah’tanإِنَّ muhakkakاللَّهَ Allahعَلِيمٌ hakkıyla bilendirبِذَاتِ الصُّدُورِ sinelerin özünde olanı


AÇIKLAMA

Buharî, Âişe (r. anhâ)’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Medine’ye dönüşümüz esnasında el-Beydâ denilen yerde gerdanlığım düştü. Resulullah (s.a.) devesini çöktürüp indi. Başını kucağıma koyarak uyudu. Bu sefer (babam) Ebu Bekir geldi ve göğsüme şiddetli bir yumruk vurup dedi ki: Bir ger­danlık yüzünden insanları yoldan alıkoydun. Daha sonra Resulullah (s.a.) uyandı. Sabah namazı vakti girdi, su aradı, fakat bulamadı. Bunun üzerine “Ey iman edenler! Namaza kalktığınız zaman… ister ki şükredesiniz.” buyruğu nazil oldu. Bu el-Müreysi gazvesinde olmuştu. Useyd b. Hudayr dedi ki: Ey Ebu Bekir ailesi, gerçekten Allah insanlar lehine sizleri mübarek kılmıştır.

Taberânî, Hz. Âişe’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Gerdanlığım ile ilgili olanlar olup da ifk (bana iftira) olayına karışanlar da söylediklerini söyledikten sonra bir başka gazada yine Resulullah (s.a.) ile birlikte çıkarıldım. Yine gerdanlığım düştü. Sonunda arayıp bulmak üzere insanlar yoldan alıkoyuldu. Ebu Bekir bana dedi ki: Kızcağızım sen her yolculukta insanlara bir sıkıntı ve bir belâ kesiliyorsun. Bu sefer Yüce Allah teyemmüm hakkında ruhsatı indirdi. Bunun üzerine Ebu Bekir: Gerçekten sen çok mübareksin, dedi.

Suyûtî bundan sonra iki hususa dikkat çekmektedir ki, özetle şöyledirler:

Birinci husus: Acaba teyemmüm ayetinden kasıt, Mâide süresindeki bu altıncı ayet-i kerime midir yoksa aynı ifadelerin yerde aldığı Nisa süresindeki şu ayet-i kerime midir?:”5fa da kadınlara yaklaşmış da su bulamamışsanız temiz bir topraktan teyemmüm edin.” (Nisa, 4/43) Buharî’nin meyleder gibi olduğu bunun Mâide süresindeki ayet olduğudur. Suyutî ise şöyle der: Doğrusu da bu­dur: Çünkü Buharî’nin Hz. Âişe’den rivayet ettiği sözü geçen hadiste bu husus açıkça ifade edilmiştir. Bununla beraber şunu bilelim ki, el-Vâhidî, Esbâbu’n-Nüzul adlı eserinde bu hadisi Nisa süresindeki ayeti zikrederken kaydetmiş­tir.

İkinci husus: Buharî’nin rivayet ettiği hadis, abdestin ayetin nüzulünden önce de onlara vacip olduğunun delilidir. Bundan dolayı zaten su bulunmayan bir yerde konaklamayı büyük bir iş olarak gördüler. Sîrette sabit olan da Hz. Peygamberin üzerine namaz farz kılındığından itibaren abdestsiz namaz kıl­madığı şeklindedir. İbni Abdil Berr şöyle der: Abdest ile ilgili uygulamalar ön­ceden olmakla birlikte abdest ayetinin nüzulündeki hikmet, abdest farizasının Kur’ân-ı Kerîm’de okunan bir buyruk olmasıdır. Başkası da şöyle demektedir: Abdestin farz kılınışıyla birlikte ayetin ilk bölümlerinin önceden nazil olmuş olması, sonradan teyemmümün söz konusu edildiği diğer bölümlerinin nazil ol­muş olması da muhtemeldir. Suyutî şöyle der: Ancak birinci görüş daha doğrudur. Çünkü abdestin farz kılınması Mekke’de, namazın farz kılınışı ile birlikte olmuştur, ayet-i kerime de Medine’de inmiştir.

Ey iman edenler! Sizler hadesli (taharetsiz) iken -ki bu kayıt Sünnet-i Ne-beviyye’de sabit olmuştur- namaza kalkmak isteyecek olursanız abdest almalı­sınız. Çünkü Yüce Allah abdestsiz namazı kabul etmez. Buna göre namaz kılmak isteyen bir kimsenin, abdestsiz ise abdest alması icabeder. Abdestli bulu­nuyorsa tekrar abdest alması menduptur. Çünkü Hz. Peygamber İbni Rezîn’in rivayetine göre şöyle buyurmuştur: “Abdestli iken tekrar abdest almak nur üstüne nurdur.” Ahmed, Buharî ve Müslim’in de Ebu Hureyre yoluyla rivayetlerine göre Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Sizden herhangi biriniz abdesti-ni bozduğu takdirde abdest almadıkça Allah ondan hiç bir namazı kabul etmez.” Buharî ve Sünen sahipleri de Amr b. Âmir el-Ensârî’nin şöyle dediğini rivayet ederler: Enes b. Mâlik’in şöyle derken dinledim: “Resulullah (s.a.) namaz kılmak istediği her seferinde abdest alırdı.” Ben ona: Peki siz nasıl yapıyorsunuz? diye sordum, şöyle dedi: “Biz abdestimiz bozulmadığı sürece tek bir abdestle bir çok namaz kılardık.” Ahmed’in Müsned’ inde Resulullah (s.a.)’m çoğunlukla her bir namaz için abdest aldığı rivayet edilmektedir. Mekke’nin Fethi gününde ise abdest aldı, meshleri üzerine mesh etti ve tek bir abdest ile -insanların önünde bunun caiz olduğunu açıklamak üzere- bir çok namaz kıldı.

Ayet-i kerimede belirtildiğine göre abdestin farzları dörttür. Bunlar yüzü yıkamak, elleri dirseklere kadar yıkamak, başı meshetmek ve topuklara kadar ayaklan yıkamaktır. Yıkamak ise bir şeyin üzerindeki kir ve benzeri şeyleri izale etmek için üzerinden su akıtmaktır. Meshetmek ise mesh edilen şeye su­yun ıslaklığını değdirmektir. Şimdi bu farzları kısaca açıklayalım:

Yüzü Yıkamak:

Yüzün üst taraftan sınırı, saçların bittiği yer olup aşağıdan, çenenin altına kadar devam eder, enine sınırı ise iki kulak arasıdır. Seyrek sakallı kimsenin hem sakalının üst tarafını hem de onun altındaki teni yıkaması icabeder. Sık sakallı kimse sakalı arasına parmakları ile suyu girdirmeye çalışır (hilâlleme); suyun göze ulaştırılması gerekmemektedir. Mazmaza ve istinşak (ağıza ve bur­na su çekmek)ın hükmü ise sünnet ile sabittir.

Dirseklere Kadar Ellerin Yıkanması:

Abdest organı olarak el parmak uçlarından dirseğe kadardır. Dirsek ise kolun üst tarafı ile pazunun alt tarafıdır.

Yüce Allah’ın: “Dirseklere kadar” buyruğu ile “Topuklarınıza kadar” buy­ruğunda yer alan “…e kadar” ibaresi, ondan sonra gelen bölümün yalnızca ken­disinden önceki bölümün gayesi (nihaî noktası) olduğunu göstermektedir. Bu son noktanın hükmün kapsamına girmesi yahut dışında kalması ise haricî (bu­nun dışında kalan) bir delil ile bilinir. Yüce Allah’ın: “Mescid-i Haramdan Mes-cid-iAksaya kadar” (İsra, 17/1) buyruğunda: “…a kadar” makablinin hükmüne dahildir. Çünkü İsrâ’nm manası, Mescid-i Aksâ’ya girip orada taabbüd etme­dikçe tahakkuk etmez, tıpkı İsrâ’nm Mescid-i Haram’dan başlaması gibi.

Buna karşılık Yüce Allah’ın: “kolaylıkla ödeyebileceği bir zamana kadar” (Bakara, 2/280) buyruğu ile: “sonra geceye kadar orucunuzu tamamlayınız.” (Bakara, 2/187) yer alan: “…a kadar” dan sonrası makablinin hükmüne dahil değildir. Çünkü birinci ayet-i kerimede ödeme zorluğu borcun ertelenmesinin, mühlet tanımanın illetidir. Ödeme kolaylığı ortaya çıkmakla birlikte bu illet ortadan kalkar ve borcun ödenmesi istenir. Bununla birlikte ayrıca bir mühleti vermeyi gerektiren bir durum yoktur. Diğer taraftan ikinci ayet-i kerimede eğer gece oruç hükmünün kapsamı içerisine girecek olursa o takdirde bu oruç visal orucu olur. Visal orucu ise bizim hakkımızda meşru değildir.

Yüce Allah’ın: “Dirseklerinize kadar” ile “topuklarınıza kadar” buyrukla­rında bu iki husustan herhangi birisine dair bir delil bulunmamaktadır. Bunun­la birlikte cumhur, dirseklerin ve topukların yıkanmasının vacip olduğunu -iba­detlerde ihtiyat olmak üzere- söylemişlerdir. Diğer taraftan kendisi olmaksızın vacibin tamam olmadığı bir şeyin vacip olması da buna gerekçe gösterilmişteir. [25]

Başa Mesh Etmek:

Mesh edilecek miktar hususunda görüş ayrılığı vardır. Şafiî şöyle der: Hakkında mesh denilebilecek asgari miktar -başın sınırları içerisinde bulunan tek bir kıl dahi olsa- yeterlidir. Mâlik ve Ahmet ise şöyle derler: İhtiyata riayet olmak üzere başın tamamen meshedilmesi icabeder. Ebu Hanife şöyle der: Va­cip olan, başın dörtte birini mesh etmektir. Çünkü mesh, ancak el ile olur. Elin kapladığı alan ise çoğunlukla başın dörtte biri kadarıyla takdir edilir. Diğer ta­raftan Resulullah (s.a.) da abdest almış ve başının tepesini meshetmiştir. Şu kadar var ki, sünnet-i seniyyede diğer imamların da görüşlerini destekleyecek rivayetler sabit olmuştur. Zahir olan ise “başlarınıza” kelimesinin baş tarafına gelen “be” harfinin ilsak için olmasıdır. Bunun teb’îd (kısmîlik ifade etmek) için olduğu da söylenmiştir. Doğrusu da bu buyruk mücmeldir. Bu mücmelin beyanı hususunda sünnete müracaat edilir.

Mâlikîlerle Hanbelîler şöyle derler: Burada yer alan “be” harfi zaiddir. Çünkü ifadenin terkibi başın tamamen meshedilmesinin vacip olduğuna delâlet etmektedir. O bakımdan ihtiyat olmak üzere başın tamamı meshedilir. Ha-nefîlerle Şâfiîler ise şöyle derler: Buradaki “be” harfi teb’îd içindir. Nitekim biz “ellerimi duvara sürdüm” derken, elimi duvarın bir bölümüne sürdüm demek isteriz. O halde “başlarınıza mesh ediniz.” buyruğundaki ibare “be” harfinin de­lâleti ile amel etmek üzere başın az bir bölümü hakkında anlaşılmalıdır. Fakat Hanefîler bu az bölümü üç parmak yahut başın dörtte biri olarak takdir etmiş iken, Şâfiîler ise bunu, hakkında mesh tabiri kullanılabilecek asgarî miktar olarak takdir etmişlerdir.

Cumhur bir defa meshetmenin yeterli olacağı görüşündedir. Şafiî ise başın üç defa meshedilmesi gerektiğini söyler. Hadis-i şerifler de abdest fiillerinin üçer defa tekrarlanacağına delildir. Mesh hususunda herhangi bir adet zikredilmemektedir. Mesh, cumhura göre, başın ön tarafından başlar, sonra ellerini geriye doğru götürür, daha sonra tekrar öne doğru geri getirir.

Topuklara kadar ayakları yıkamak:

Topuklar, bacak ile ayağın her iki taraftan eklem yerlerindeki çıkıntı ha­lindeki kemiklerdir. Yani bu topuklara kadar ayaklarınızı yıkayınız. Peygam­ber (s.a.)’in ashabının ve tabiînin uygulamalarının delaletiyle vacip olan ayak­ların yıkanmasıdır. Ümmetin icması da bu hususta tahakkuk etmiştir.

Buharî ile Müslim’de Mâlik yoluyla Amr b. Yahya el-Mâzinî’den, onun ba­basından rivayetine göre adamın birisi Ömer b. Yahya’nın dedesi olan Abdul­lah b. Zeyd b. Asım’a -ki bu Resulullah (s.a.)’m ashabmdandı- dedi ki: “Resulullah (s.a.)’ın nasıl abdest aldığını bana gösterebilir misin?” Abdullah b. Zeyd: “Tabii!” dedi ve abdest almak üzere su istedi. Ellerine ikişer defa su bo­şalttı. Daha sonra üçer defa mazmaza ve inşinşâk yaptı, üç defa yüzünü yıkadı, sonra ellerini dirseklerine kadar ikişer defa yıkadı. Sonra elleriyle başını mesh etti, onları ileri ve geri götürüp getirdi. Başının ön tarafından başladı, sonra el­lerini arka tarafına doğru götürdü. Daha sonra tekrar ellerini başladığı yere geri getirdi, sonra da ayaklarını yıkadı.

Hz. Ali ile Muâviye’den, el-Mikdâd b. Madîkerib’den de Resulullah (s.a.)’ın abdest alma şekli hususunda buna benzer rivayet gelmiştir. Müslim de Ebu Hureyre yoluyla gelen şu hadisi kaydeder: “O abdest aldı, yüzünü yıkadı. Ab­dest alırken kuru kalmayacak şekilde iyice yıkadı. Sonra pazusuna varıncaya kadar da sağ elini yıkadı. Daha sonra yine pazusuna varıncaya kadar sol elini yıkadı. Sonra başını mesh etti. Sonra bacağına varıncaya kadar sağ ayağını yı­kadı. Sonra yine bacağına varıncaya kadar sol ayağını yıkadı. Daha sonra: “Ben Resulullah (s.a.)’ı bu şekilde abdest alırken gördüm” dedi.”

Yine Müslim’in Ebu Hureyre’den rivayet ettiğine göre Resulullah (s.a.) ayaklarının ökçelerini yıkamamış bir adam görünce şöyle buyurdu: “Ateşten çe­keceklerinden dolayı vay bu ökçelerin haline!”

Buharî ve Müslim, İbni Ömer’in şöyle dediğini rivayet ederler: Bir yolcu­lukta Resulullah (s.a.) bizden geride kaldı. Sonra ikindi vakti bayağı daralmış­ken arkamızdan bize yetişti. Bizler de abdest alıp ayaklarımıza mesh etmeye koyulduk. Bunun üzerine sesinin çıkabildiği kadar iki veya üç defa: “Ateşten çe­kecekleri dolayısıyla vay o topukların haline!” diye nida etti.

Peygamber (s.a.)’in abdest alırken abdest azalarını birer ve ikişer defa yı­kadığı sahih olarak sabit olmakla birlikte, uygulama azaları üçer defa yıkama şeklinde cereyan edegelmiştir.

Bütün bu açıklamalar: “ayaklarınızı da (yıkayın)” anlamını verecek şe­kilde Lam harfinin nasb ile okunması halinde söz konusudur. Bu kelimedeki Lam harfinin mecrur olarak okunuşu ise civar (kelimenin komşuluğu) dolayı­sıyla mecrur okunduğuna hamledilir. Yüce Allah’ın Hûd suresinde yer alan: “Ben sizin acıklı bir günün azabından korkarım.” (Hûd, 11/26) buyruğunda “bir gün” kelimesine komşu olması dolayısıyla (elimin) kelimesinin “mîm” harfinin cer ile okunması böyledir. Oysa bu kelimenin mansub olan azap keli­mesinin sıfatı olduğundan dolayı mansub olarak: “(elîmen) = çok acıklı” şek­linde okunması gerekirdi. (Buna göre konunun daha iyi anlaşılması için bu­radaki ibarenin tercümesini de: “Bir günün oldukça can yakıcı azabından…” şeklinde ifade edebiliriz. -Çeviren-) Yüce Allah’ın: “Ayaklarınızı da” buyru­ğunda cerr-i civârî’nin faydası ise suyun ayaklara dökülmesi esnasında müm­kün mertebe iktisatlı kullanılması gerektiğine dikkat çekmektir. Özellikle ayakların söz konusu edilmesi ise, ayakların pisliklere bulaşma, ihtimalinden dolayı suyun fazlaca kullanılarak israf edilmesinin mümkün olmasından do­layıdır.

Taharet üzere giyilmelerinden sonra ayakların yıkanması yerine mestler üzerine mesh etmek caizdir. Bu şekilde mestlerin giyilmesinden sonra abdestin bozulmasından itibaren mesh süresi mukim için geceli gündüzlü bir gün, yolcu için ise geceli gündüzlü üç gündür. Mest üzerine meshin meşruluğu ise müte-vatir sünnetle sabittir. Hasan-ı Basrî şöyle der: Resulullah (s.a.)’m ashabından yetmiş kişinin bana naklettiğine göre Resulullah (s.a.) mestleri üzerine mesh ederdi. Hafız İbni Hacer de şöyle der: Hadis hafızlarından önemli bir topluluk, mestler üzerine mesh etme ile ilgili rivayetlerin mütevatir olduklarını açıkça ifade etmişlerdir. Bu hususta delil itibariyle hadisler arasında en güçlü olanları Cerîr yoluyla gelen hadistir. Ahmed, Buharî, Müslim, Ebu Dâvûd ve Tirmi-zî’nin rivayetlerine göre Cerîr, önce küçük abdestini bozdu, sonra abdest aldı ve mestleri üzerine meshetti. Ona: “Sen bu şekilde mi yapıyorsun?” diye sorulun­ca, o: “Evet” dedi. “Çünkü ben Resulullah’ın (s.a.)’ı küçük abdest bozduktan sonra abdest aldığını ve mestleri üzerine meshettiğini gördüm.” dedi.

Hanefîlerin dışında kalan cumhur, abdest farzlarına niyet farzını da eklemişlerdir. Çünkü Resulullah (s.a.), Buharî ile Müslim’in Hz. Ömer’den rivayet ettiklerine göre: “Ameller ancak niyetler iledir” buyurmuştur. Şâfiîlerle Hanbelîler ayrıca tertibin de vacip olduğunu buna eklemişlerdir. Namaz kılmak üzere kalkılacak olursa, önce yüzü yıkamakla işe başlar. Zira başa sıralamayı gerektiren “takip fe”si getirilerek bu emir verilmiştir. Bundan sonrası ise ayetteki sıraya göre yerine getirilir. Her ne kadar vav tertibi gerektirmese bile bu böyle­dir. Çünkü Resulullah (s.a.) Dârakutnî’nin Hz. Câbir’den rivayetine göre şöyle buyurmuştur: “Allah’ın kendisiyle başladı şeyden siz de başlayınız.” Başın mesh edilmesi ise ellerin yıkanması ile ayakların yıkanması arasında zfkrolun-muştur. İşte bu da tertibe delâlet etmektedir.

Mâlikîlerle Hanbelîler ayrıca muvâlâtı da (yani azalardan birisi kurumadan diğerini yıkamayı) vacip olarak eklemişlerdir., Çünkü Resulullah (s.a.) abdest fiillerinde muvalâta ısrarla devam ederdi. O muvalâtsız olarak abdest almış değildir. Muvâlâtı terkeden kimseye de abdestini tekrar almasını emretmiştir.

Malikîler ayrıca elin dış tarafıyla değil de el ayasının iç tarafıyla azaları ovalamayı da vacip görürler. Çünkü abdest ayetinde “yüzlerinizi… yıkayın” buyruğunda emrolunan yıkamanın anlamı böyle bir ovalama olmaksızın tahakkuk etmez. Suyun organa mücerred değmesi yıkama olarak değerlendirelemez. Ancak bu suyun değmesiyle birlikte başka bir şey vücut üzerinde geçirilirse yıkamak olur. İşte ovalamanın manası da budur.

Hanbelîler mazmaza ve istinşakı da vacip kabul ederler. Çünkü Ebu Dâ­vûd ve başkaları: “Abdest aldığın vakit mazmaza yap.” diye rivayet etmiştir. Tirmizî de Seleme yoluyla gelen hadiste Hz. Peygamberin: “Abdest aldığın tak­dirde burnuna su alıp onu nefesle dışarı çıkart.” buyurduğunu rivayet etmiştir. Buharî ile Müslim’de Ebu Hureyre’den Resulullah (s.a.)’m: “Sizden herhangi bir kimse abdest alacak olursa burnuna önce su versin sonra o suyu dışarı nefesle çıkarsın.” buyurduğu rivayet edilmektedir.

Yine Hanbelîler abdeste başlarken besmele çekmeyi vacip kabul ederler. Çünkü Resulullah (s.a.) Ahmed, Ebu Dâvûd, İbni Mâce ve Hâkim’in Ebu Hu-reyre’den rivayetlerine göre, şöyle buyurmuştur: “Abdestsiz olanın namazı olmaz. Üzerinde Allah’ın adını anmayan kimsenin de abdesti olmaz.”

Abdestin pek çok sünneti vardır. Bunlar hadis kitapları ile fıkıh kitapla­rından öğrenilebilir.

Abdesti bozan bir takım sebepler vardır. Bunların bir kısmı şöyledir: Ön ve arka avret yerlerinin birisinden bir şey çıkması, kişinin makadmın yere iyice yerleşmemiş bir surette uyuması, Şâfîîlere göre erkeğin teninin kadına değ­mesi ve bunun aksi. Maliki ile Hanbelîlere göre ise yalnızca şehvetli dokunma halinde abdest bozulur. Hanefîlere göre ise tenlerin değmesi dolayısıyla abdest bozulmaz. Hanefîlerin dışında kalan cumhura göre el ayasının iç tarafıyla kendi fercine dokunmak. Zira bu konuda Ahmed ile Sünen sahiplerinin rivayet et­tikleri şöyle bir hadis vardır: “Her kim kendi erkeklik uzvuna dokunursa abdest almadıkça namaz kılmasın.” Hanefîler ise yine Ahmed ve Sünen sahipleri ile Dârakutnî’nin rivayet ettiği rnerfû bir hadisi delil almışlardır: “Kişi erkeklik organına dokunsa abdest almakla mükellef midir?” Resulullah (s.a.) buyurdu ki: “O ancak senden bir parçadır, yahut senden bir lokmacık bir şeydir.”

Gusül:

“Eğer cünüp iseniz hemen temizlenin”, yani bütün bedeninizi su ile yıka­yın. Çünkü temizlenme emri özel bir uzva taalluk etmediğine göre bedenin tü­münde temizlenmenin gerçekleştirilmesi için emir verilmiş demektir. Temiz­lenmenin su ile yapılmasının anlaşılması temizlikte suyun asıl oluşundan dola­yıdır. Nitekim Yüce Allah’ın şu buyruğu da buna delildir: “Ve gökten üzerinize sizi onunla temizlemek üzere bir su indirir…”   (Enfâl, 8/11).

Cünüp kelimesi müfred, tesniye, çoğul, müennes ve müzekker için kullanılan müşterek bir lafızdır. Cenabet ise şer”î bir anlam olup bu halde namazdan, Kur”ân okumaktan, mushafa el değdirmekten, mescide girmekten, cünüp olan kimsenin yıkanacağı zamana kadar uzak durmayı gerektiren sert bir manadır. Cünüplüğün iki sebebi vardır:

Biri meninin inmesidir. Çünkü Resulullah (s.a.) Müslim’in rivayetine göre şöyle buyurmuştur: “Su ancak sudan dolayıdır.” Yani gusül için suyun kulla­nılması ancak ihtilam veya cima ile, yani meninin akması dolayısıyla ortaya çıkan sudan dolayıdır.

İkincisi ise iki sünnet yerinin birbirine kavuşmasıdır. Zira Peygamber (s.a.) İbni Mâce’nin Hz. Âişe ve İbni Amr yoluyla yaptığı rivayete göre şöyle bu­yurmuştur: “İki sünnet yeri birbirine kavuştuğu takdirde gusletmek icabeder.”

Aynı şekilde âdet ve lohusalık kanlarının kesilmesinden sonra da gusletmek icabeder. Çünkü Yüce Allah âdet hali hakkında şöyle buyurmaktadır: “Ve o kadınlar temizleninceye kadar onlara yaklaşmayınız. Temizlendikleri takdirde ise Allah’ın size emrettiği yerden onlara varınız.” (Bakara, 2/222) Diğer ta­raftan lohusalığın âdet hali gibi olduğu hususunda da icma vardır.

Abdest ve guslün hikmetine gelince: Temizlik ile kulun Rabbi katında huzurlu bir kalp, arınmış bir ruh ile durması için gerekli şevki meydana getir­mektir. Cünüplükten gusül ise vücutta baş gösteren gevşeklik ve sarsıklığı, tembelliği giderir.

Yüce Allah namaz kılınmak istendiği takdirde abdest ve gusül halinde suyun kullanılmasının icabettiğini açıkladıktan sonra, bir günde bir yahut daha fazla abdest alınması, guslün de haftada bir veya daha fazla olması öngörüldükten sonra, suyun kullanılma vücubunun iki kayda bağlı olduğunu izah etmektedir: Birincisi suyun varlığı, ikincisi ise zarar söz konusu olmamak üzere suyun kullanılabilmesi. Şayet namaz kılmak isteyen kimse hasta veya suyu bulamayan bir yolcu ise şeriat ona küçük hadesten olsun büyük hadesten olsun teyemmüm etme ruhsatı vermiştir. İşte: “Şayet hasta olmuşsanız veya seferde iseniz…” buyruğunun açıkladığı durum budur.

Eğer sizler suyu kullanmanın zararlı olduğu humma, çiçek, uyuz vb. gibi yüksek ateşe ve irinli yaralara sebep olan hastalıklarınız sebebiyle su kullana­mıyor yahut da uzun ya da kısa bir yolculukta olup su bulamıyor iseniz teyemmüm ediniz. Yolculuktan kasıt mamur beldelerin dışında yol almaktır ki, bu da namazın kasredilebileceği yolculuktan başka bir yolculuktur. Burada yolculukta suyun bulunmaması hali anlatılmaktadır. Çünkü çoğunlukla yolculuk halinde su bulunmaz.

Aynı şekilde heladan gelmek diye tabir edilen küçük hadeste bulunarak abdestiniz bozulmuş ise abdest almanız gekekir. el-Gâit (heladan gelmek) as­lında yerin alçak tarafı demektir. Bu ise küçük ya da büyük defi hacetten kina­yedir. Ön ve arka yollardan çıkan her bir şey de def-i hacete mülhaktır. Burada “veya” ifadesi “ve” anlamındadır.

Aynı şekilde erkek ile kadınlar arasında ortak bir mübaşeret, yani kadın­lara dokunmuş olma, yaklaşmak söz konusu olmuşsa, hüküm budur. Bu, büyük hades, yani cimadır. Nitekim ayet-i Hz. Ali, İbni Abbas ve başkaları böyle anlamışlardır; bu zatlar elle kadına dokunmaktan dolayı abdest almayı gerekli görmüyorlardı.

Hz. Ömer ve İbni Mes’ud ise ayet-i kerimeyi el ile dokunmak diye anlamış­lardır. Bunlar el ile kadına dokunan kimsenin abdest almasını gerekli görüyorlardı. Ancak tercihe şayan olan birinci görüştür.

“Hülâsa, sizler sözü geçen bu dört halden herhangi birisi üzere iseniz (ya­ni hasta, yolcu, küçük ya da büyük hades sahibi iseniz) ve su bulamıyorsanız, yani suyunuz yoksa, temiz bir toprağa ellerinizle vurunuz, yüz ve ellerinizi mesh ediniz.” Ellerin meshedilmesi Hanefîlerle Şâfiîlerin görüşüne göre ab-destteki gibi olur. Teyemmüm abdestin bedelidir. Çünkü Dârakutnî’nin İbni Ömer’den naklettiğine göre Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Teyemmüm iki vuruştur: Bir vuruş yüz için bir vuruş ise eller içindir.” Teyemmüm esnasında yüz ve ellerin tamamının mesh ile kaplanması zorunludur. Çünkü Resulullah (s.a.) böyle yapmıştır. Ayrıca teyemmüm abdestin bedelidir. Abdest-te ise azanın tamamen kaplanması vaciptir. O halde bedelin de böyle olması -bunun hilâfına delil olmadığı sürece- gerekmektedir.

Malikîlerin görüşüne göre teyemmümü meşru kılan suyun bulunamama hali, suyun hükmî olarak bulunmaması halidir. Yani bir kimsenin şer”an o suyu zararsız olarak yani o zarar söz konusu olmaksızın kullanma imkânını bulama­ması halidir. Hanefîlerin görüşüne göre ise maddî olarak var olmaması halidir.

Bu görüş ayrılığına göre: Bir kimse namazda iken (teyemmümle kıldığı namazında) su görecek olursa Mâlikîlere göre namazını tamamlar ve kesmez. Çünkü o namazını iptal etmeden şer”an o suyu kullanmak imanını bulamaz, namazı iptal etmek ise caiz değildir. Hanefîlere göre ise suyu görmekle teyem­mümü batıl olur. Teyemmümün batıl olmasıyla da namaz batıl olur ve bu durumda suyun kullanılması icabeder.

Ayetteki maksat şudur: “Eğer sizler abdest yahut gusül için yeteri kadar su bulamayacak olursanız…” Buna göre bir kişi abdest veya guslün bir bölümüne yetecek kadar su bulursa Hanefîlerle Mâlikîlere göre teyemmüm eder ve azalarından herhangi birisi için de suyu kullanmaz. Şafiîlerle Hanbelîlere göre ise o suyu azalarının bir kısmı için kullanır, sonra teyemmüm eder. Çünkü bu kadarcık bir miktarın varlığı ile birlikte, kişinin su bulamamış sayılması söz konusu değildir.

Ayet-i kerimedeki “saîd”den kasıt, zahir ve tercih edilen görüşe göre toprağın kendisidir.

Fakihler toprağı yüz ve ellere ulaştırmanın gerekip gerekmediği hususun­da farklı görüşlere sahiptir. Hanefîlerle Mâlikîler gerekmez, derken Şâfiîler gerektiğini söylerler. Konuyla ilgili görüş ayrılığına sebep ise “be” harfinin anlamının müşterek oluşu dolayısıyla yapılan farklı yorumlardır. Çünkü bu harf kimi zaman teb’iz (kısmîlik ifade etmek) için, kimi zaman ibtida için, kimi zaman da cinsi temyiz etmek için gelir. Şâfiîler teyemmümü abdeste kıyasen bu harfin de bunrada teb’îz için yorumlanması görüşünü tercih etmişlerdir. Abdest alırken suyun kısmen kullanılması icabettiğine göre teyemmüm halinde de topra­ğın kısmen kullanılması icabetmektedir.

Hanefîlerle Mâlikîler ise bu harfin ibtida ve cinsi temyiz için olduğu görüşünü tercih etmişlerdir. Çünkü teyemmüm eden kimse toprağın dağılması için ellerini silkeler. Sonra onları toprağa bulaştırmaksızm yüz ve ellerine sürer. Diğer taraftan Hz. Peygamberin duvar üzerinde iki vuruş ile teyemmüm ettiğine dair rivayet varid olmuştur. Bunlardan birisini yüzü, birisini de elleri için vurmuştu. Zahire göre ellerine herhangi bir toprak bulaşmamıştır.

Daha sonra Yüce Allah teyemmümün meşru kılmış hikmetini söz konusu etmektedir: Bu ise, insanlara kolaylık sağlamak, zorluklarını bertaraf etmektir. Yüce Allah bu ayet-i kerimede olsun, diğerlerinde olsun teşri buyurmuş ol­duğu abdest, gusül ve teyemmüme dair hükümlerde insanlara herhangi bir zorluk, yani asgari bir zorluk, asgari bir darlık takdir etmek istemediğini be­yan etmektedir. Çünkü Yüce Allah’ın size ihtiyacı yoktur, size karşı çok merhametlidir. O bakımdan ancak sizin için hayırlı ve faydalı olanı teşri buyurur. Ama O sizi pislikleri izale etmek suretiyle maddî pislik ve kirliliklerden, cünüplüğün akabinde meydana gelen tembelliği, uyuşukluğu uzaklaştırarak sizi gayrete, çalışkanlığa itmek suretiyle de manevî pisliklerden temizlemek ister. Ta ki, nefis Rabbine seslenirken rahatlamış ve arınmış bir seviyeye gelmiş ol­sun. Aynı zamanda O, beden temizliği ile ruh temizliğini bir arada gerçekleştirmek suretiyle üzerinizde olan nimetini de tamamlamak, en faziletli ibadet yo­lunu size açıklamak ister ki, üzerinizde farz olan şükrü eda edesiniz ve Allah’ın size ihsan etmiş olduğu nimetlere şükrünüzü sürdüresiniz.

Daha sonra Yüce Allah bu vesile ile bize ihsan etmiş olduğu pek çok nime­tini hatırlatmaktadır. O halde ey müminler! Sizi İslama muvaffak kılmış olmaı, bu yüce dini size teşri buyurması, bu şerefli Rasulü size göndermiş olması sebebiyle bir taraftan Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın, diğer taraftan onun İslama girmeniz sırasında hoşunuza gitsin gitmesin, zorluk ve kolaylık halinde dinleyip itaat etmek üzere peygamberine bey’atta bulunduğunuz vakit sizinle olan ahdini ve sizden alınan sözü hatırlayın. Ona tabi olmak, onu des­teklemek, dininin gereklerini yerine getirmek, ondan öğrendiğiniz dini tebliğ etmek ve onun dinini kabul etmek üzere verdiğiniz sözleri hatırlayınız. Burada sözü geçen bey’at ise Akabe bey’ati, Rıdvan bey’ati ve diğerleridir.

Aynı şekilde sizler henüz ruhlar âleminde bulunuyorken Allah’a ve Peygambere iman etmek üzere vermiş olduğunuz mîsâkı da hatırlayın: “İşittik, itaat ettik” dediğiniz zamanı hatırlayınız. Yanı iman çağrısını işittik, çağrı yapana itaat ettik, çağrısını kabullendik ve bu çağrı gereğince hareket etmeyi ka­bul ettik. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Peygamber sizi Rabbinize iman edesiniz diye çağırıyorken ve sizden ahdinizi almış bu­lunuyorken size ne oluyor ki, Allah’a iman etmezsiniz? Eğer gerçekten iman eden kimseler seniz…” (Hadîd, 57/8).

“Allah’tan korkun” her hususta ve her durumda vermiş olduğunuz ahit ve sözlerinizi bozmayın “muhakkak ki Allah kalplerdekini çok iyi bilir.” Kalplerde yer eden ve hiç bir şekilde dışarıya da açılmamış gizli hususların her türlü gizliliğini çok iyi bilir. Açığa vurulmuş olanları da aynı şekilde bilir. İnsan ahdine bağlanmak veya bağlı kalmamak ile ilgili ne açıklar ve neyi gizlerse, ruhunda saklı bulunan ihlâs veya riyayı Allah mutlaka bilir; bunların hiç birisi Allah’a gizli kalmaz.

Advertisements