108

١٠٨

ذلِكَ اَدْنى اَنْ يَاْتُوا بِالشَّهَادَةِ عَلى وَجْهِهَا اَوْ يَخَافُوا اَنْ تُرَدَّ اَيْمَانٌ بَعْدَ اَيْمَانِهِمْ وَاتَّقُوا اللّهَ وَاسْمَعُوا وَاللّهُ لَا يَهْدِى الْقَوْمَ الْفَاسِقينَ

(108) zalike edna ey ye’tu biş şehadeti ala vechiha ev yehafu en türadde eymanüm ba’de eymanihim vettekullahe vesmeu vallahü la yehdil kavmel fasikiyn

işte bu en yakın şahitliği olduğu gibi yerine getirmelerinde veya korkuyorlarsa yemin ettikten sonra yeminlerinin reddedilmesinden Allah’tan sakının ve dinleyin Allah fasıklar güruhunu hidayete erdirmez

(108) That is most suitable: that they may give the evidence in its true nature and shape, or else they would fear that other oaths would be taken after their oaths. But fear Allah, and listen (to his counsel): for Allah guideth not a rebellious people.

1. zâlike ednâ : bu en yakın, en iyi, daha iyi
2. en ye’tû : gelmek, gelmesi
3. bi eş şehâdeti : şehâdet ile
4. alâ vechi-hâ : onunla yüzyüze
5. ev yehâfû : veya korkmaları
6. en turadde : reddedilmek
7. eymânun : yeminler
8. ba’de eymâni-him : onların yeminlerinden sonra
9. ve ittekû allâhe : ve Allâh’a (cc.) karşı takvâ sahibi olun
10. ve ismeû : ve dinleyin, işitin!
11. ve allâhu : ve Allâh’a (cc.)
12. lâ yehdî : hidâyete erdirmez
13. el kavme : kavim, topluluk
14. el fâsikîne : fâsıklar

ذَلِكَ buأَدْنَى daha yakındırأَنْ يَأْتُوا yerine getirmelerineبِالشَّهَادَةِ şahitliğiعَلَى وَجْهِهَا gerektiği şekildeأَوْ veyaيَخَافُوا korkmalarınaأَنْ تُرَدَّ dönderilmesindenأَيْمَانٌ yeminlerinبَعْدَ sonraأَيْمَانِهِمْ yeminlerindenوَاتَّقُوا sakınınاللَّهَ Allah’tanوَاسْمَعُوا ve dinleyinوَاللَّهُ şüphesiz Allahلَا يَهْدِي hidayet etmezالْقَوْمَ topluluğunaالْفَاسِقِينَ fasıklar


SEBEB-İ NÜZUL

İbn Abbâs’tan rivayete göre Sehm oğullarından bir adam, Temîm ed-Dârî ve Adiyy ibn Beddâ’ (yine ibn Abbâs’tan gelen başka bir rivayette Adiyy ibn Zeyd, Ancak doğrusu diğeridir.) ile bir yolculuğa çıkmış ve Sehm oğullarından olan bu kişi yolda, hiçbir müslümanın bulunmadığı bir yerde ölmüş de yol arkadaşları olan Temîm ve Adiyy onun arkada bıraktığı mallarını getirip ailesine teslim etmişler. Ancak eşyaları arasında bulunan altın yapraklar­la süslü bir gümüş kadehi kaybetmişler. Allah’ın Rasûlü (sa) bu kadehin kay­bolmuş olduğuna dair onlara yemin ettirmiş, yemin etmeleri üzerine de onları bırakmış. Bir süre sonra kadeh Mekke’de ölenin akrabaları tarafından görülüp de kadehi elinde bulunduran kişi onu Temîm ed-Dârî ve Adiyy ibn Beddâ’dan satın aldığını söyleyince ölenin akrabaları gelip “şehadetlerinin o iki kişinin şehadetlerinden daha doğru olduğuna ve Mekke’de buldukları kadehin ölen ak­rabalarına ait olduğuna” şehadet etmişler ve işte bunun üzerine onlar hakkında “Ey iman edenler, herhangi birinize ölüm gelip çattığı zaman vasıyyet anında aranızda ya adalet sahibi iki kişiyi veya yolculukta olup da başınıza Ölüm musi­beti gelip çatmışsa sizden olmıyan iki kişiyi şahid tutun…” âyet-i kerimesi nazil olmuş.

İbn İshâk’ın İbn Abbâs kanalıyla bizzat Temîm ed-Dârî’den rivayetine ec­re o, “Ey iman edenler, herhangi birinize ölüm gelip çattığı zaman vasıyyet yapın, aranızda ya adalet sahibi iki kişiyi veya yolculukta olup da başınıza ölem musibeti gelip çatmışsa sizden olmıyan iki kişiyi şahid tutun…” âyeti hakkında, “Ben ve Adiyy ibn Beddâ’ dışında herkes bu âyetin hükmünden bendirler.” demiş. İbn Abbâs bununla ilgili hadiseyi şöyle anlatır: O ikisi hristiyan idiler. İs­lâm’dan önce ticaret için Şam’a gidip gelirlerdi. Yine bir keresinde ticaret için Şam’a gelmişlerdi. Orada yanlarına yine ticaret maksadıyla oraya gelmiş buht-nan, Sehm oğulları kölelerinden müslüman ve muhacir olan Budeyl ibn Meryem adında birisi geldi. Yanında kiralın istediği kıymetli bir gümüş kadeh vardı. Onunla ticaretini büyütmüştü. Budeyl onlarla beraberken hastalandı ve onlara vasıyyette bulunup ölürse kalan eşyasını ailesine götürmelerini istedi. Bundan sonrasını Temîm şöyle anlatır: Budeyl ölünce o değerli kadehi aldık, bin dirheme sattık ve Adiyy ile aramızda beşyüzer dirhem olarak paylaştık. Son­ra da eşyasını ailesine götürüp teslim ettik, “Budeyl bunlardan başka bir şey bırakmadı ve bize bunlardan başka bir şey de vermedi.” dedik. Rasûlullah (sa)’ın Medine-i Münevvere’ye gelmesinden sonra müslüman olunca bunu sak­lamayı günah sayarak Budeyl’in ailesine geldim ve olanları aynen anlatıp “Ben size yalan yere yemin ettim. Ben ve arkadaşım o kabı bin dirheme sattık ve pa­rasını bölüştük.” deyip beşyüz dirhemi onlara verdim, sonra da kalan beş dirhemin arkadaşım Adiyy ibn Beddâ’da olduğunu söyledim. Adiyv …. Rasûlullah (sa)’ın huzuruna götürdüler de Efendimiz (sa) Budeyl’in akrabalarından bu konuda bir delilleri olup olmadığını sordu, delil getiremediler. Bunun üzerine ondan, “kendi dininde kutsal saydıkları bir şey üzerine” yemin etmesini istemelerini emretti. Adiyy’in yemin etmesi üzerine “Şayet onların aleyhinde gerçekten bir vebale hak kazanmış oldukları ortaya çıkarsa, onların aleyhlerine hak iddia ettikleri iki kişi bunların yerine geçer..” âyet-i kerimesi nazil oldu. Bu âyet-i kerime gereğince ölenin akrabalarından iki kişi yemin edince Adiyy’den beşyüz dirhem alınıp ölenin akrabalarına verildi. Tirmizî rivayetinde ölen kölenin Sehm oğulları kölesi değil, Hâşim oğulları kölesi olduğu farkı vardır. Ancak meşhur olan, Sehm oğulları kölesi olmasıdır.

Hadise Katâde, îbn Sîrîn, İbn Cureyc ve daha başkaları kanalıyla İkrime’den bundan daha geniş, daha ayrıntılı olarak nakledilmiştir. Bu kanallar­dan gelen rivayetlerin ortak noktaları alınmak suretiyle Taberî tefsirinde de yer alan bir rivayete göre ise bu hırsızlık Temîm’in itirafıyla değil, ölen Budeylin akrabaları tarafından ortaya çıkarılmıştır.

İkrime şöyle anlatıyor: Adiyy ve Temîm ed-Dârî, câhiliye devrinde Mek­ke’ye ticaret için gelip giden Lahm kabilesinden iki hristiyan tüccar idiler. Allah’ın Rasûlü (sa) Medine-i Münevvere’ye hicret edince ticaretlerini Mekke’den Medine’ye kaydırdılar.Amr ibnu’l-As’ın (veya el-As ibn Vâil es-Sehmî, kölesi İbn Ebî Mâriye (veya İbn Ebî Meryem), ticaret için Şam’a gitmek üzere Medine-i Münevvere’ye geldi. O da Temîm ve Adiyy ile birlikte yola çıktı. Yolda İbn Ebî Mâriye hastalandı, vasıyyetini eliyle yazıp eşyası içine gizledi, sonra da Temîm ve Adiyy’e vasıyyette bulunup eğer ölür­se eşyasını ailesine götürmelerini söyledi. İbn Ebî Mâriye ölünce Adiyy ve Te­mîm onun eşyasını açtılar, içinden dilediklerini aldılar, sonra da Medine’ye geri döndüklerinde onun eşyasından kalanları ailesine teslim ettiler. İbn Ebî Mâriye’nin ailesi, kendilerine teslim edilen aşyayı açıp da onu kendi el yazısıyla vasıyyetini eşyanın arasında bulunca vasıyyette yazılı eşyayı kontrol edip onda eksiklik olduğunu gördüler de Temîm ve Adiyy’e: “eksik olan eşyayı sordular. O ikisi: “Bizim ondan aldığımız, size teslim ettiklerimizden ibarettir.” dediler. Ölenin ailesi: “Peki, o herhangi bir şey satın aldı veya yanındakilerden herhangi bir şey sattı mı?”, “Herhangi bir eşyasını kaybetti mi?”, “Herhangi bir ticaret yaptı mı?” sorularına Temîm ve Adiyy hep hayır, cevabı verdiler. Bunun üzeri­ne ölenin ailesi: “İbn Ebî Mâriye’nin eşyasından bir şeyi bulamıyoruz.” deyip o ikisini o eşyayı almış olmakla itham ettiler ve dava Hz. Peygamber (sa)’e iletildi de Allah Tealâ “Ey iman edenler, herhangi birinize ölüm gelip çattığı zaman vasıyyet anında aranızda ya adalet sahibi iki kişiyi veya yolculukta olup da ba­şınıza ölüm musibeti gelip çatmışsa sizden olmıyan iki kişiyi şahid tutun…” âyet-i kerimesini indirdi. Bunun üzerine Allah’ın Rasûlü (sa) bir ikindi namazı­nın akabinde Temîm ve Adiyy’i çağırıp onlardan “Ailesine teslim ettiklerimiz­den başka İbn Ebî Mâriye’den herhangi bir şey almadık ve aldıklarımızdan hiç­bir şey gizlemedik.” diye yemin etmelerini istedi ve onlar da yemin ettiler. Ara­dan bir süre geçmişti ki altınla süslenmiş gümüş bir kap Temîm ve Adiyy’in yanında ortaya çıktı. İbn Ebî Mâriye’nin ailesi: “Bu kap ölümüzün eşyasından mı?” diye sordular. O ikisi: “Evet, ve fakat biz bu kabı ondan satın aldık da ye­min ettiğimiz sırada bunu söylemeyi unuttuk. Şimdi ise kendi kendilerimize yalan söylemekten hoşlanmadığımızdan böyle söyledik” dediler. Aralarındaki ihtilâfın giderilmesi için dava Hz, Peygamber (sa)’e iletildi de diğer âyet; “Şayet onların aleyhinde gerçekten bir vebale hak kazanmış oldukları ortaya çıkarsa, onların aleyhlerine hak iddia ettikleri iki kişi bunların yerine geçer ve: “Bizim şehadetimiz onların şehadetinden daha doğrudur. Biz haddi aşmadık; o takdirde doğrusu biz zalimlerden oluruz.” diye Allah’a yemin ederler.” âyet-i kerimesi nazil oldu. Bunun üzerine Allah’ın Rasûlü (sa) ölenin akrabasından iki kişiye “Temîm ve Adiyy’in, ölen akrabalarının eşyasından bir şey sakladıklarına, ken­dilerinin ise o eşyayı kendilerine teslim edilen eşya içinde bulamadıklarına, Temîm ve Adiyy’in yanındaki o eşyanın kendilerine ait olup da bulamadıkları o eşya olduğuna.” yemin etmelerini emretti. Ölenin kabilesinden Amr ibnu’l-As ve Muttalib ibn Ebî Rifâa es-Sehmî kalktılar ve yemin ettiler. Ölenin akrabalarından olup da yemin edenlerin Abdullah ibn Amr ibnu’l-As ve el-Muttalib ibn Ebî Vedâ’a es-Sehmî olduğu da söylenmiştir.

El-As İbn Vâil es-Sehmî’nin kölesinin ismi Mukatil’den gelen bir rivayette Budeyl yerine Buzeyl olarak zikredilmektedir.

Daha sonra iyi bir müslüman olan Temîm ed-Dârî şöyle dermiş: “Elbette Allah ve Rasûlü doğru söylemişlerdi. O kabı ben almıştım.” Bu Temîm ed-Dârî, Temîm ibn Evs ibn Hârice ed-Dârî olup hic­retin dokuzuncu senesi müslüman olduğuna göre bu âyet-i kerimeler de hicretin dokuzuncu senesi inmiş olmalıdır. Bu olayda adı geçen Adiyy ibn Beddâ’ ise müslüman olmamış, Hafız ibn Hacer’in kaydettiği­ne göre hristiyan olarak ölmüştür. Suyûtî, Zehebî ve İbn Hacer’e dayanarak bu kıssada adı geçen Temîm’in, Temîm ed-Dârî olmayıp başka bir Temîm olduğunu söylemiştir.


AÇIKLAMA

Buharî, Darakutnî, Taberî ve İbnü’l-Münzir, İkrime’den o da İbni Abbas’tan şöyle dediğini rivayet ederler: Temim ed-Dârî ile Adiyy b. Beddâ Hristiyan iki kişi idiler. Bunlar cahiliye döneminde Mekke’ye gelir, ticaret yaparlar, orada uzun süre kalırlardı. Resulullah (s.a.) hicret ettikten sonra onlar da bu ticaret işlerini Medine’ye yönelttiler. Amr b. el-As’ın azatlısı Bu-deyl es-Sehmî de ticaret maksadıyla yola çıktı ve Medine’ye geldi. Hep birlik­te Şam’a doğru ticaret maksadıyla yola koyuldular. Yolun bir bölümünde Bu-deyl rahatsızlandı. Kendi eliyle bir vasiyet yazdı, sonra da bu vasiyeti eşyası­nın arasına bırakıp iki yol arkadaşına tavsiyede bulundu. Budeyl ölünce eş­yasını açıp baktılar. Ondan bir şey (altın işlenmiş gümüş bir kap) alıp sonra malını olduğu gibi muhafaza altına aldılar. Medine’ye aile halkı yanına gel­diler, eşyasını onlara teslim ettiler. Aile halkı eşyasını açınca yazdığı vasiyeti ve eşyası arasında bulunanları gördüler. Ancak vasiyette yazdığı halde bir şeyi bulamadılar. İki yol arkadaşına bulamadıkları şeyi sordular, onlar da “Bizim onun adına muhafazaya aldıklarımız ve bize verdiği bunlardan iba­rettir” dediler.

Bu sefer mirasçıları, “İşte onun kendi eliyle yazdığı mektup” dediler. Arka­daşları, “Biz ona ait bir şeyi gizlemiş değiliz” deyince mirasçılar Resulullah (s.a.)’ın huzuruna mahkemeleşmeye gittiler. Bunun üzerine şu, “Ey müminler! Sizden birinize ölüm gelip çattığında… sizden olmayan diğer iki kişiyi (şahit tu­tun). Bu iki kişi… Allah’a şöyle yemin ederler:… yemininizi hiç bir bedele sat­mayacağız… o takdirde muhakkak günahkârlardan oluruz.” ayet-i kerimesi na­zil oldu. Ve sonra Resulullah (s.a.) ikindi namazı akabinde onlara şu şekilde ye­min ettirmelerini emretti: “Kendisinden başka hiç bir ilâh bulunmayan Allah adına yemin ederiz ki, bundan bir şey gizlemiyoruz.” Daha sonra iki yol arka­daşı Allah’ın dilediği kadar bir süre böylece kaldılar. Bilâhare beraberlerinde altınla süslenmiş bir gümüş kabın olduğu ortaya çıktı. Aile halkı, “İşte bu onun eşyalarındandır” deyince, ikisi de, “Doğrudur, fakat biz bunu ondan satın al­mıştık. Yemin ettiğimiz vakit de bunu söz konusu etmeyi unuttuk ve kendimizi yalancı çıkarmaktan da çekindik” dediler. Yine Resulullah (s.a.)’ın huzurunda davalaştılar, bu sefer, “Eğer o ikisinin aleyhinde muhakkak bir vebale hak ka­zanmış olduklarına muttali olunursa…” ayet-i kerimesi nazil oldu. Bu sefer Re­sulullah (s.a.), ölenin aile halkından iki kişinin, öbürlerinin gizledikleri ve sak­ladıkları şeylerin ölene ait olduğuna dair yemin etmelerini ve böylelikle o şeye hak kazanmalarını emretti.

Daha sonra Temim ed-Dârî İslâm’a girdi ve Resulullah (s.a.)’a biatta bu­lundu. Şöyle diyordu: “Allah ve Rasulü doğru söylemiştir, o kabı ben almıştım.”

Özetle; müfessirlerin ittifakla belirttiklerine göre bu ayet-i kerimenin nü­zul sebebi, o vakit Hristiyan iki kişi olan Temîm ed-Dârî ile Adiyy b. Beddâ ve onlarla beraber Amr b. el-As’ın hicret etmiş bir Müslüman olan azatlısı Budeyl b. Ebi Meryem ile birlikte Şam’a doğru ticarete çıkmalarıdır.

Ey Allah’ı ve Rasulünü tasdik edenler! Ölümü yaklaşmış, ölüm hastalığın­da bulunan bir kişi yapacağı vasiyete Müslüman erkeklerden adil iki kişiyi şa­hit tutsun. Yüce Allah’ın “sizden” kelimesinin anlamı, müminlerden; “ölüm, ge­lip çattığında” ifadesinin anlamı ise, ölüm vakti yaklaşıp da ölümün emareleri ortaya çıktığında demektir. Ya da zaruret dolayısıyla yolculuk halinde mümin olmayanlardan iki kişiyi şahit tutsun. İşte bu ifade vasiyetin ve vasiyete şahit tutanın üzerinde dikkatle durulduğunu göstermektedir. İfadede şu takdirde bir hazf vardır: Eğer siz yolculuk yaparken, ölüm musibeti size gelip çatar da siz de kanaatinizce adaletli olan iki kişiye vasiyette bulunup beraberinizde bulu­nan malı kendilerine teslim eder, sonra ölür ve bu iki kişi bıraktığınız terekeyi mirasçılarınıza götürür, mirasçılarınız o iki kişinin durumu hakkında şüpheye düşer ve hainlik ettikleri iddiasında bulunacak olurlarsa hüküm, namazdan sonra onları (şahitleri), şehadet etmek üzere alıkoymanız şeklindedir.

Şahitlik vakti ikindi namazından sonradır. Çünkü o vakitte yemin ettirme alışılmış bir işti. O vakit yargı ve davalara bakma zamanı idi. Şahitliğin namaz akabinde yapılması ise bu işin ağırlığına ve ciddiyetine dikkat çekmek ve bu noktada gerektiği gibi dikkat etmeyi ve korkmayı sağlamaktır. Çünkü Yüce Allah, “Namazdan sonra onları alıkoyarsınız” buyurmaktadır. Yani ikindi nama­zından sonra yemin etmek üzere onları çağırır ve teminat alırsınız. Nitekim Resulullah (s.a.) Temim ve arkadaşına bu şekilde muamele etmişti. İbni Abbas’tan rivayet edildiğine göre, eğer şahitler Müslüman değilseler namazdan kasıt, onların dinlerine mensup olanların ayinleridir. Taberî ise bunun Müslü­manların kıldıkları namazlardan muayyen bir namaz olduğu görüşünü tercih etmiştir. Çünkü Yüce Allah burada “namaz” kelimesinin başına eliflâm getire­rek marife yapmıştır. Bu ise Araplara göre ancak cinsi ya da aynı itibariyle bi­linen şey hakkında kullanılır. Yahudi ve Hristiyanlara gelince, onların birden çok bilinen ayinleri vardır. Böylece bununla yargı ve insanların örfüne göre bi­linen muayyen bir namaz kastedildiği anlaşılmaktadır.

Eğer şahitlerin doğru söyledikleri ve ikrarlarında doğruyu dile getirdikleri hususunda şüphe edecek olursanız şöyle diyerek yemin ederler: Biz alacağımız dünyalık karşılığında Allah adına yalan yere yemin etmeyiz. Alınacak olan be­delden kasıt, çoğu kimseye göre bedeli bulunan şeydir. Buradaki (“onu” daki) zamir Yüce Allah’ın, “yemin ederler” buyruğundan anlaşılan yemine aittir. (Meaide zamir yerine açıkça “yemininizi” denilerek zamirin manası verilmiştir). Bu durumda buyruğun anlamı şöyle olur: Bizler Allah adına yapacağımız doğru ve sıhhatli bir yemini dünyevî hiç bir şeye karşılık değiştirmeyiz. İsterse le­hine yemin edeceğimiz yahut lehine şahitlik edeceğimiz kişi akrabalarımızdan olsun. Yani bizler mal için yalan yere Allah adına yemin etmeyiz. Velev ki lehi­ne yemin edeceğimiz kişi bize yakın olsun. Yani bu, kendilerinin doğrulukları ve emanetlerinde âdet edindikleri ve her zaman riayet ettikleri bir husustur. Onlar Yüce Allah’ın şu buyruğunun kapsamı içerisindedirler: “Ey iman eden­ler! Adaleti titizlikle ayakta tutanlar ve Allah için şahitlik edenler olunuz. İster­se kendinizin veya ana babalarınızın ve akrabalarınızın aleyhine olsun.” (Nisa, 4/135)

Şahitler emin kimseler iseler bu takdirde yemin etmeksizin tasdik edilir.

Hülâsa, şahit doğruyu söyleyeceğine, adaletle şahitlik edeceğine, yeminine karşılık alacağı herhangi bir bedeli ya da eğer şahitlik yemini ise yakın bir ak­rabasının durumunu gözetmeyeceğine dair yemin edecektir. “Allah’ın şahitliği­ni gizlemeyeceğiz…” yani yeminlerinde şunu da söyleyeceklerdir: Yüce Allah’ın farz kıldığı ve gereği gibi korunup şahitliği kabul zamanından eda vaktine ka­dar açıklanmasını farz kıldığı şahitliği gizlemeyeceğiz. Nitekim Yüce Allah şöy­le buyurmaktadır: “Ve şahitliği Allah için dosdoğru yapınız.” (Talâk, 65/2). Eğer bizler böyle bir şey yapacak ve yeminimizi basit bir bedel karşılığında satacak yahut yemin ederken akrabamızı gözetecek ya da Allah adına yapmamız gere­ken şahitliği gizleyecek olursak şüphesiz bizler, mutlaka cezasını göreceğimiz çok büyük bir günah yüklenmiş, isyankâr kimseler oluruz.

“Eğer… muttali olunursa” yani onların yalan söylediklerine, yahut hainlik edip hakkı gizlediklerine ve günah kazanmalarını gerektiren bir işi yaptıkları­na dair bir takım emareler tespit edilirse, o takdirde yemin mirasçılara döndü­rülür. Bu sefer iki şahidin yerini tutacak mirasçıya yakın olan iki kişi, yani mi­ras almaya en çok hak kazananlardan iki kişi yemin eder. Eğer şer”î bir mani bulunmuyorsa bu iki kişi Allah adına şöyle yemin ederler: Andolsun bizim şa­hitliğimiz yani yeminimiz bu ikisinin yemininden daha doğru ve daha gerçek­tir. Bizler bu malı talep etmekte ve şahitler aleyhine hainlik ile hüküm veril­mesini istemekte haddi aşmış olmuyoruz. Şüphesiz bizler eğer haddi aşıp hak­sızlık edecek yahut da kendileri hainlerden olmadıkları halde onların hain ol­duklarını söyleyecek olursak, elbette ki biz zalimlerden yani yalan söyleyen ba­tıl iddiacılardan oluruz. Buna göre Yüce Allah’ın ayetteki “Bizim şahitliğimiz” ifadesi ile kastedilen yemindir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “On­lardan herhangi birisinin şahitliği Allah adına yemin ile dört defa şahitlik et­mektir.” (Nûr, 24/6). Yüce Allah’ın, “Haksızlığa uğrayanlardan” buyruğundan kasıt ise aleyhlerine vasiyete hak kazanılan yahut da vasiyetin aleyhlerine ol­duğu kimseler (mirasçılar)dir. Ölene daha yakın olanlar ise ona en yakın olan iki kişi demektir.

Ayet-i kerimede yeminin en yakın mirasçılardan iki kişiye tahsis edilmesi­nin sebebi, ayetin kendisi sebebiyle nazil olduğu vakanın özelliğidir.

Bu şahitliğin yeminlerin teşriinde bulunmasının hikmeti, meselenin çözü­münde hak ve hukuka uygun biçimde bir yolun izlenmesi sonucunu doğurmasındandır. Çünkü Yüce Allah’ın, “Bu… daha yakındır” ifadesi bunu gerektirmek­tedir. Yani öylesi şahitlerin şehadeti Allah azabından korkarak herhangi bir değişiklik ve değiştirmeye sapmadan gerçek şekliyle eda etmelerine daha bir yakındır. İşte şahitliğin ikindi namazından sonra yapılması suretiyle tağlîzinin (ağırlaştırılmasının) hikmeti de budur. Ya da yeminin mirasçılara havale edil­mesinden dolayı duyulan endişe ve korkudur. Çünkü böyle bir iş dolayısıyla in­sanlar arasında rezillik söz konusu olabilmektedir. O takdirde onların insanlar arasında yalan söyledikleri ortaya çıkar. Allah’ın azabından yahut da yeminin mirasçılara havale edilmesinden duyulacak korku doğru söylemeyi gerektirir, hainlikten uzak durmayı sağlar.

Daha sonra, Yüce Allah doğru şahitlikte bulunmayı ve sıkı tutma işini daha da ileriye götürmektedir. Bunu da insan yapısında daima kalıcı bir duygu olan Allah korkusu ile gerçekleştirmektedir: “Allah’tan korkun ve dinleyin…” Yani ye­minlerinizde Allah’ın gözetimi altında olduğunuzu bilin, onun cezasından kor­kun, çekinin. Yalan yere yemin edip bunlara karşılık mal almaktan ve size güvenenlerin emanetlerine hainlik etmekten korkun. Bu hükümleri dikkatle düşüne­rek ve kabul ederek dinleyin. Gereğini yapın; aksi takdirde sizler fasıklardan ya­ni Allah’ın hüküm ve şeriatı dışına çıkan isyankârlardan, hidayetinden kovulan, cezasını hak eden kimselerden olursunuz. Yüce Allah ise Rabbinin emrinin dışı­na çıkarak O’na isyan eden ve şeytana itaat eden kimseleri başarıya ulaştırmaz.

Advertisements