40

    RevelationCuzPageSurah
    102 18354Nur(24)

٤٠

اَوْ كَظُلُمَاتٍ فى بَحْرٍ لُجِّىٍّ يَغْشيهُ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِه مَوْجٌ مِنْ فَوْقِه سَحَابٌ ظُلُمَاتٌ بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍ اِذَا اَخْرَجَ يَدَهُ لَمْ يَكَدْ يَريهَا وَمَنْ لَمْ يَجْعَلِ اللّهُ لَهُ نُورًا فَمَا لَهُ مِنْ نُورٍ

(40) ev ke zulümatin fi bahril lücciyyiy yağşahü mevcüm min fevkihi mevcüm min fevkihi sehab zulümatüm ba’duha fevka ba’d iza ahrace yedehu lem yeked yeraha ve mel lem yec’alillahü lehu nuran fe malehu min nur
Yahut derin karanlık bir deniz gibidir o denizi bir dalga bürür onun üstünde bir dalga daha onun üstüne de bulut yığını bunlar birbirinin üzerine yığılmış karanlıklardır ki kendi elini çıkartsa onu neredeyse göremez her kime Allah nur vermemişse artık onun için bir nur yoktur

(40) Or (the Unbelievers’ state) is like the depths of darkness in a vast deep ocean, overwhelmed with billow topped by billow, topped by (dark) clouds: depths of darkness, one above another: if a man stretches out his hand, he can hardly see it! For any to whom Allah giveth not light, there is no light!

1. ev : veya
2. ke zulumâtin : karanlıklar gibidir
3. fî bahrin : denizde
4. lucciyyin : (çok) derin
5. yagşâ-hu : onu örter, kaplar
6. mevcun : dalga
7. min fevkı-hi : onun üstünden
8. mevcun : dalga
9. min fevkı-hi : onun üstünden
10. sehâbun : bulutlar
11. zulumâtun : karanlıklar
12. ba’du-hâ : onun bir kısmı
13. fevka : üzerinde, üstünde
14. ba’dın : bir kısım
15. izâ ahrace : çıkardığı zaman
16. yede-hu : onun eli
17. lem yeked yerâ-hâ : neredeyse onu göremez
18. ve men : ve kimse
19. lem yec’alillâhu (yec’ali allâhu) : Allah kılmazsa
20. lehu : onu, ona
21. nûren : nur
22. fe : artık
23. mâ lehu : onun için yoktur
24. min nûrin : (nurlardan) bir nur


AÇIKLAMA
Bu iki misal kâfirlerin dünya ve ahiretteki durumları için yahut biri küf­rüne davet eden, diğeri küfür liderlerini taklit eden iki çeşit kâfir için Cenab-ı Hakkın verdiği iki misaldir. Nitekim kalplerde yerleşen hidayet ve ilim Ra’d suresinde, su ve ateş şeklinde iki misal olarak verilmiştir.

Buradaki birinci misal şudur: “İnkâr edenlerin amelleri engin göllerdeki serap gibidir. Çok susayan kimse onu su zanneder. Fakat oraya vardığında hiç­bir şey bulamaz.”

Yani Allah’ın birliğini inkâr eden, Kur’an’ı ve kendisine vahiy indirilen peygamberi inkâr eden kâfirlerin işledikleri salih ameller, yahut küfürlerine davet eden ve bu amellerinin Allah nezdinde fayda vereceğini ve kendilerini O’nun azabından kurtaracağını zanneden sonra da ahirette bu umutları boşa çıkan ve umduklarının zıddıyla karşılaşan ve küfürlerine davet edenlerin amelleri, susuz bir kimsenin bir çölde veya orada görüp de su zannettiği sonra da ümit ettiğini bulamayan kimsenin gördüğü serap gibidir. Salih ameller, ak­raba ziyareti, fakirlere iyilik ve hayırlı maksatları yerine getirmek gibi iyi amellerdir.

Kâfirlerin ahiretteki durumu böyledir. Onlar dünyadaki amellerinin ken­dileri için faydalı olacağını ve onların Allah’ın azabından kurtarıcı olacağını zannederler. Kıyamet günü gelip de kendilerine azapla karşılık verilince amel­lerinin kendilerine fayda vermediği gerçeğiyle yüzyüze kalırlar. Onlar sadece kendilerini cehenneme götürecek Allah’ın zebanîleriyle karşılaşırlar ve orada kaynar su ve irin içerler.

Kâfirler kendileri hakkında Cenab-ı Hakk’ın şöyle buyurduğu kimselerdir: “De ki: Dünya hayatında güzel ameller işlediklerini zannederek yaptıkları gay­retleri boşa giden ve amellerinde hüsrana uğrayanları size haber vereyim mi?” (Kehf, 18/103-104).

Cenab-ı Hak burada şöyle buyurdu: “Yanında sadece Allah’ı bulur. O da onun hesabını eksiksiz görüverir. Allah hesabı süratli olandır.” Yani bu kimse Allah’ın kâfirlere tehditte bulunduğu azabını ve cezasını karşısında bulur. Dünyadaki ameline karşılık Allah ona tam bir ceza verir; Allah cezası seri olandır. Hiçbir hesap diğer hesaptan O’nu alıkoymaz. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Yaptıkları ameline geliriz. Onu saçılmış toz toprak hali­ne getiririz.” (Furkan, 25/23). Bu onların ahiretteki durumudur, yahut küfre davet eden kâfirlerin durumudur.

Kısaca: Kâfirler ahirette kayıp ve hüsranla yüzyüze gelecekler, kendileri­ne fayda verecek veya kendilerini kurtaracak bir şey bulamayacaklardır.

Onların dünyadaki durumlarının yahut küfür liderlerini taklit eden bilgi­siz kâfirlerin durumlarının ikinci misali Cenab-ı Hakk’ın şu ayetiyle anlatıl­maktadır:

“… Veya inkâr edenlerin amelleri derin bir denizdeki karanlıklara benzer. Bir deniz ki, onu üst üste dalgalar örtmüş, dalgaların üstünden de bulutlar. birbiri üstüne yığılmış kat kat karanlıklar…” Yani kâfirlerin dünyada hidayet üzerine olmaksızın işledikleri ameller yahut başkalarını taklit edenler derin bir denizde üst üste gelen karanlıklara benzer. Bu denizi birbirine çarpan dal­galar kaplamaktadır. Gökteki yıldızların nurunu da yoğun bir bulut perdele­mektedir.

Bu karanlıklar üç tanedir:

– Denizin karanlığı,

– Dalgaların karanlığı,

– Bulutun karanlığı.

Aynı şekilde kâfirin de üç karanlığı vardır:

– İnanç karanlığı, . – Söz karanlığı,

– Amel karanlığı.

Bu karanlıklar kâfirin hakkı görmesine ve kâinatta bulunan ibretleri ve en doğru yolu irşad eden ayetleri idrak etmesine engel olmaktadır.

Hasan-ı Basrî diyor ki: Kâfirin üç karanlığı vardır: İnanç karanlığı, söz karanlığı ve amel karanlığı.

İbni Abbas diyor ki: Kalbini, gözünü ve kulağını bu üç karanlığa benzetti­ler.

Bu misalden maksat dünyada kâfirin üzerinde çeşitli dalâletlerin üstüste yığıldığını, dolayısıyla kalbinin gözünün ve kulağının şiddetli yoğun bir karan­lık içinde olduğunu bundan sonra doğru yolu ayırt etmeye ve Hakk’ın nurunu bilmeye muktedir olamayacağını beyan etmektedir.

Bu sebeple Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “… Birbiri üstüne yığılmış kat kat karanlıklar … İnsan elini çıkaracak olsa neredeyse onu bile göremeye­cek. “

Yani bu üç karanlık üstüste yığılan, üstüste biriken karanlıklardır. Bunla­rın her biri diğerinin üzerini örtmüştür. Hatta insan bu karanlıklar içerisinde kendisine en yakın olana elini uzatsa, eline bakmak şöyle dursun neredeyse hiç göremiyecek durumdadır; bu karanlıklar o derece yoğundur.

“Allah kime nur vermediyse onun nuru yoktur.” Yani Allah kime hidayet vermemişse veya kimi hidayete muvaffak kılmamışsa o kimse helak olacak, bilgisiz ve hüsran içinde hiç nuru olmayan ve hiç yol göstericisi bulunmayan batıl yolda, karanlıklar içindedir. Bu ayet aynen şu ayetler gibidir: “Allah kimi saptırmışsa ona hidayet verecek kimse yoktur.” (Araf, 7/186); “Allah kimi saptırmışsa ona hiç bir kimse hidayet verecek değildir.” (Ra’d, 13/33); “Allah zalim­leri saptırır. Allah dilediğini yapar.” (İbrahim, 14/27). Bu ifade Cenab-ı Hakk’ın müminlerin temsili hakkındaki “Allah nurunu dilediğine verir.” ifadesinin kar­şılığıdır.