8

٨

وَاِلى رَبِّكَ فَارْغَبْ

(8) ve ila rabbike ferğab
Ve ancak Rabbine rağbet et

(8) And to thy Lord turn (all) thy attention.

1. ve : ve
2. ilâ rabbi-ke : Rabbine
3. fe : artık, hemen
4. irgab : rağbet et, onu öv, sena et, hamdet, zikret, tespih et

وَإِلَى رَبِّكَ ve sadece Rabbineفَارْغَبْ yönel


AÇIKLAMA

“Göğsünü genişletmedik mi?” Peygamberlik ve dini sorumlulukların taşınması ve vahyin korunması için göğsünü genişlettik. Razi dedi ki: İnkâr şeklinde genişletmenin yokluğunu sorarak, genişletmenin ispatını ve var­lığını ifade etti. Şöyle denmiş gibidir: Sana göğsünü genişlettik. Belirttiğimiz gibi şöyle denmesi daha evla olandır: Soru takriridir; onunla rahatlatmanın, sıkıntıları gidermenin gerçekleştiğini ikrar ettirmek istenmiştir.

Göğsün genişletilmesinden murat ise, nurlandırılması, geniş, rahat ve huzurlu yapılmasıdır. Şu ayette de olduğu gibidir: “Allah kime doğru yolu gösterir, imana muvaffak ederse onun göğsünü İslâm için açar.” (En’am, 6/125)

Ebu Hayyan ise şunu söylüyor: Göğsün genişletilmesi, hikmetle nurlandırılması, ona vahyedilecek şeyi kabulü için genişletilmesidir. Bu da cumhurun sözüdür. Evla olan ise, bunların hepsini kapsamasıdır, sadece Allah’a duanın zorluğu ve kâfirlerin eziyetlerine katlanması değil. Ek­seriyetin görüşüne göre genişletme (şerh) manevi bir durumdur.

Tirmizi’nin Malik b. Sa’sa’a’dan yaptığı rivayette olduğu gibi, bununla muradın İsra gecesi göğsünün yarılması olduğu da söylenmiştir. İbni Kesir ise ayetteki göğsün genişletilmesi (kelime anlamı olarak: göğsün yarıl­masına) İsra gecesi göğsüne yapılan ve ondan kaynaklanan manevi şerh de dahildir, demektedir.

İmam Ahmed’in oğlu Abdullah da, Übey b. Ka’b’dan göğsün yarılması hadisini rivayet etmiştir: Ebu Hureyre, Rasulullah’a (s.a.) başkalarının sormadığı bazı şeyleri açıkça sorardı. Dedi ki: Ya Rasulallah! Nübüvvet iş­lerinden ilk gördüğün nedir? Rasulullah (s.a.) biraz doğrularak oturdu ve buyurdu ki: “On küsur yaşında iken açık arazide idim. Başımın üstünde bir konuşma işittim. Bir adam başka birine “O şu mu?” diyordu. Daha önce görmediğim bir yüz ve hiçbir yaratılmışta bulamadığım ruhlarla, kimsenin üzerinde görmediğim elbiselerle bana yöneldiler. Yürüyerek bana geldiler. Nihayet her biri pazumu tuttu. Bana değmelerini hissetmiyordum. Biri diğerine: “Yatır onu.” dedi. Eğmeden bükmeden beni yatırdılar. Biri diğer­ine: “Göğsünü yar.” dedi. Birisi göğsüme doğru eğildi, ben bakarken kansız ve ağrısız olarak yardı. Ona: “Kin ve hasedi çıkar.” dedi. Kan pıhtısı şeklin­de bir şeyi çıkardı ve fırlatıp attı. “Şefkat ve merhameti koy.” dedi. Altının hacminde gümüşten bir şeydi. Sonra sağ ayağımın baş parmağını salladı ve: “Koş, rahatla.” dedi. Onunla, küçüğe şefkatli, büyüğe merhametli yürür oldum.”

Sahih’te Enes b. Malik’ten o da Malik b. Sa’sa’a’dan Peygamber (s.a.)’in altından bir tas getirildi. İçinde zemzem suyu vardı. Göğsümü şöyle şöyle yardı. Kalbim çıkarıldı. Zemzem suyu ile yıkandı. Sonra da yerine kondu ve imanla hikmetle kaplandı.” buyurduğunu nakletmiştir.

Göğüs yarılması hadisinin özeti şudur: Cebrail (a.s.) Muhammed (s.a.)’e küçüklüğünde gelip göğsünü yarmış, kalbini çıkarıp yıkamış ve masiyetlerden arındırmıştır. Sonra da ilim ve imanla doldurup tekrar göğ­süne koymuştur.

Bazıları bu rivayetten şüphe duymuşlardır. Çünkü olay, peygam­berimizin küçüklüğünde gerçekleşmiştir. Bu ise, mucizelerdendir; peygam­berliğinden önce olması caiz değildir. Yıkama cisim olan kirlerin giderilmesine tesir eder. Masiyetler cisim değildir, yıkamanın onlarda tesiri ol­maz. Kalbin de ilimle dolması sahih olmaz. Bilakis Allah orada ilimleri yaratır.

İmam Fahruddin Razi buna şöyle cevap veriyor: Bu irhas (hazırlama) olarak adlandırılır. Nübüvvetin başlangıcı ve müjdeleridir. Rasulullah (s.a.) hakkında bunun benzerleri çoktur. Masiyetlere meyleden ve taatten kaçınan kalbin alâmeti olan siyah kanın Rasulullah (s.a.)’ın kalbinden temizlenmiş olması uzak bir ihtimal değildir. O giderildiğinde de, sahibinin masumluğuna ve taate devamına, kötülüklerden kaçındığına alâmet ol­muştur. Ve Allah dilediğini yapar, dilediğine hükmeder.

“Senden yükünü de attık. Senin sırtına ağır gelmişti.” Senden, var­lığını tasavvur ettiğin kendini yorduğun günahlar ve masiyetleri kaldırdık. Bunlar ister nübüvvetten önce olsun , ister sonra olsun. Bunlar Tebük gaz­vesinde münafıkların geri kalmalarına izin vermen, Bedir esirlerinden fid­ye kabul etmen ve âmâya yüz ekşitmen gibi evla olana aykırı olarak yap­tığın yüce mevkiine ve üstün değerine, makamının yüksekliğine uygun ol­mayan işlerdir.

Dendi ki: Anlatılmak istenen mana şudur: Senden nübüvvet ve risalet sıkıntılarının yükünü kaldırdık, onu sana kolaylaştırdık.

“Senin namını da yükselttik.” Dünyada ve ahirette senin adını, nübüv­vetle, risaletlerin sende sona ermesi, yüce Kur’an’ın sana indirilmesi, müminlerin ezanda, ikamet ve hutbede, diğerlerinde “Eşhedü enlâilâhe il­lallah” dan sonra “Eşhedü enne Muhammeden Rasulullah” sözünü söy­lemeye yükümlü kılınması, sana salat ve selamla emredilmeleri, Allah’ın müminlere sana itaati emretmesi, sana itaat edilmesini kendisine itaat sayması ile yüce ve üstün yaptık. Katade şöyle dedi: Allah dünya ve ahirette onun şanını yüceltti. Hiç­bir hatib, teşehhüdde bulunan veya namaz kılan hiçbir kimse yoktur ki orada: “Eşhedü en lâilâhe illallah ve Enne Muhammeden Rasulullah” demesin.

İbni Cerir, Ebu Said el-Hudri’den o da Rasulullah (s.a.)’dan şöyle buyurduğunu rivayet etti: “Bana Cebrail geldi ve şöyle dedim: Benim ve senin Rabbin diyor ki: Şanını nasıl yücelttim? Allah en iyi bilendir, dedi. Buyurdu ki: Anıldığımda benimle beraber anılıyorsun.”

İbni Ebi Hatim İbni Abbas’tan Rasulullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etti: “Rabbimden bir şey istedim. Onu istememiş olmayı arzular­dım. Dedim ki: Benden önce peygamberler vardı. Kimine rüzgarı müsahhar kıldın. Kimi de ölüleri diriltiyordu. Buyurdu ki: Ey Muhammed! Seni bir yetim olduğunu bilip de barındırmadım mı? Evet Ey Rabbim, dedim. Buyurdu ki: Seni kaybolmuş bulup da yolunu doğrultmadım mı? Evet ya Rabbi, dedim. Buyurdu ki: Senin fakir olduğunu bilip de zengin yapmadım mı? Evet ya Rabbi, dedim. Buyurdu ki: Senin göğsünü genişletmedim mi? Senin namını yükseltmedim mi? Evet ya Rabbi, dedim.”

Bu nimetlerin hatırlatılmasından sonra Allah Tealâ bunun kendi kanunu gereği olduğunu zikretti: Kolaylık zorluktan sonra gelir. Rasulullah (s.a.)’ı fakirliği ile ayıplayan müşriklere cevap olarak şöyle buyurdu: “Demek, hakikaten güçlükle beraber kolaylık var. Muhakkak güçlükle beraber kolaylık var.” O geçmişte anılan zorlukla beraber bir kolaylık ve darlıkla beraber genişlik vardır. Bunu da Allah Tealâ ikinci cümlede tekid etti. Bu, Rasulullah’a (s.a.) bir müjde ve tesellidir: Durumu fakirlikten zen­ginliğe, zayıflıktan izzete ve güce, kavminin düşmanlığından dostluğuna dönüşecektir. Daha açık olan, iki kolaylığın cins oluşudur. Bununla da vaad, bütün asırlardaki mükelleflerin hepsi için umumi olur ve dünya kolaylığı ile ahiret kolaylığını, acil ve gelecek kolaylığını kapsar. Yani tek bir zorluk karşısında iki ayrı kolaylığın; dünya ve ahiret kolaylığının zikredildiği de söylenmiştir.

Ferra’ ve Zeccac diyorlar ki: Zorluk, elif ve lam ile zikredildi. Daha ön­ce de sözü edilmediğine göre manası hakikatına hamledilir; zorlukla murad iki cümlede de tek şey olur. Kolayhk ise, nekre şeklinde zikrediliyor. O halde biri diğerinden başka olmaktadır.

Hakim’in, İbni Mesud’dan merfu olarak yaptığı rivayet de bunu teyid eder: “Zorluk bir taşta olsaydı, kolaylık, girip onu çıkarıncaya kadar onu takip ederdi. Bir zorluk iki kolaylığı yenemez.” Allah Tealâ “Demek, hakikat­en güçlükle beraber kolaylık var. Muhakkak güçlükle beraber kolaylık var.” buyuruyor. Ardından da Rabbi ona, önceki ve sonradan gelecek kolaylık ve zafer nimetlerine şükürle beraber makamına uygun bir görev emrediyor:

“O halde boş kaldın mı hemen işe koyul.” Davet tebliğinden veya cihaddan ya da, dünya meşgaleleri ve alâkalarından boş kaldın mı, nefsini ibadetle yor, duada gayret sarfet, Allah’tan hacetini dile, niyet ve rağbetini Rabbin için halis tut. Bu da amel-i salih, hayır ve taatte ısrarda sürek­liliğin istendiğine delildir. Çünkü vaktin değerlendirilmesi dinen istenmek­tedir. Allah kulun boş olmasını kerih görür.

“Ve ancak Rabbine sarıl.” Allah’a yönel. Rağbetini sadece Allah’a tah­sis et. Ateşten korkarak, cenneti de umarak O’na yalvar. Amelinin sevabını yalnız Allah’tan iste. Zira O, kendisine yönelmeye, yalvarmaya ve tevekkül edilmeye en lâyık olandır.

Advertisements