162

١٦٢

خَالِدينَ فيهَا لَايُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلَاهُمْ يُنْظَرُونَ

(162) halidine fiha la yühaffefü anhümül azabü ve la hüm yünzarun

Orada ebedi kalırlar onlardan azap hafifletilmez ve onlara asla bakılmaz

(162) They will abide therein: their penalty will not be lightened, nor will respite be their (lot).

1. hâlidîne : ebedî kalacak olanlar
2. fî-hâ : orada, onun içinde
3. lâ yuhaffefu : hafifletilmez
4. an-hum : onlardan
5. el azâbu : azap
6. ve : ve
7. lâ hum yunzarûne : onlara bakılmaz

خَالِدِينَsürekli kalıcıdırlar فِيهَاonun içindeلَا يُخَفَّفُhafifletilmezعَنْهُمْonlardan الْعَذَابُazapوَلَا هُمْ يُنظَرُونَve onlar gözetilmezler


AÇIKLAMA

Muhakkak Safa ile Merve arasında sa’y etmek, Allah’ın dininin alâmetle­rinden, haccın ve Yüce Allah’a boyun eğip O’na itaat ve teslimiyetle kulluğun tezahürü olan hac ve umrenin menasikindendir. Kulları O’na Safa ile Merve yakınlarında ibadet eder, ikisi arasında dua, zikir veya Kur’an okuyarak yine Ona ibadet ederler. O bakımdan Beytullah’ı haccedip yahut umre yapan bir kimsenin her ikisi arasında tavaf etmesi dolayısıyla günah kazanması söz konusu değildir. Daha önceden müşriklerin bu ikisi arasında tavaf etmeleri du­rumu değiştirmez. Çünkü onların tavafı Safa ile Merve kayalıkları üzerinde bulunan putları tazim sebebiyle, bir küfür idi. Sizler ise Allah’a iman ile Yüce Allah’ın emirlerine itaat ederek ikisi arasında tavaf etmektesiniz.

Safa ile Merve arasında sa’y etmenin herhangi bir günah, sakınılacak du­rum veya vebalinin söz konusu olmayacağının belirtilmesi, hem vacib hem de mendub olan tavafı kapsar. Nitekim itaat olanı yapmak demek olan tatavvu’ farzı da nafileyi de kapsar. Sa’y etmek, cumhura göre farz, Hanefi’lere göre va­cib olmakla birlikte vebalin söz konusu olmayacağının belirtilmesi şer”an kabul edilen vacib hükmüne aykırı değildir.

“Şeâir (alâmetler)”  tabirinin kullanılmasına gelince; şeâir; Yüce Allah’ın bizden namaz, hac menasiki gibi ifa etmek suretiyle ibadet olarak yerine getir­memizi istedikleri şeylerdir. Bu tabirin ve itaatin vücubunu yani bu ibadeti ifa etmenin vücuburvu göstermek içindir. Bizler ibadetin anlamını tamamıyla kavrayamazsak yahut sırrını idrak edemezsek ve ibadetlere başkaları kıyas edilmezse dahi bu böyledir. Satış, icâre, şirket, rehin ve buna benzer muamelat gibi şeair dışında kalanlara gelince; bunlar kulların menfaatleri için meşru kılınmıştır ve bunların anlaşılması ko­lay bir takım sebep ve illetleri, kolaylıkla idrak edilebilecek yönleri vardır. O bakımdan maslahata uygun olarak bunlar hakkında kıyas cereyan eder.

Haccın şeâirinin ömründe bir defa ifa edilmesi farzdır. Her kim itaati arttırmak ve asıl farzın dışında fazladan hayır tasarrufunda bulunursa şüphesiz ki Allahu Teâlâ onun iyiliğine karşılık iyilikte bulunacaktır. Kulun yaptığı az şeylere pek çok mükâfat ve sevap verecektir. Allah kimsenin sevabını eksiltmeyecektir. O herkesin maksadını ve iradesini çok iyi bildiği gibi, böyle bir mükâ­fata kimin hak kazandığını da çok iyi bilir.

Yüce Allah’ın güzel amele karşılık vermesini “şükür” ile ifade etmesi, ah­lâki faziletler üzere bir eğitimdir. Çünkü ibadet işlerinin faydası kullara aittir. Bununla birlikte Allahü Teâlâ bu ibadetleri dolayısıyla onlara şükür etmekte­dir. Artık bundan sonra ilâhî nimetlere karşı kulun nankörlük edip onlara şük­retmemesi nasıl yakışır! İyiliğin teşekkür ile karşılanması, nimetin kadrinin bilinmesi vefakâr ve ihlâslı insanların özelliğidir. Hatta bu nimetin artışına, devamına ilâhi lütuf ile şükredip itaat eden kulun kusurlarının örtülmesine bir sebeptir.

İlim adamları burada yer alan “şükür”ü mecaz yolu ile sevap ve amelleri­nin karşılığı diye anlamışlardır. Çünkü yapılan iyiliğe karşılık vermek ve ni­mete karşılık övgüde bulunmak ve takdir etmek anlamı ile şükür, Allah hak­kında muhal (imkânsız)dır. Zira hiç bir kimsenin Allah üzerinde herhangi bir lütfü veya nimeti söz konusu değildir. Yüce Allah’ın kullarının amellerine ih­tiyacı da yoktur. Selef Allah’ın şükür sıfatını sabit kabul etmişlerdir. O ba­kımdan bunun Onun cemal ve kemaline layık bir sıfat olarak anlaşılması ge­rekir.

Daha sonra Kur”an-ı Kerim, Kitap Ehli’nin (Yahudi ve Hristiyanların) Resulullah (s.a.)’a karşı inat, ona düşmanlık etmelerini, özellikle de Yahudi ilim adamları ile hahamlarının bu doğrultudaki tavırlarını, öz oğullarını tanı­dıkları gibi peygamberi tanımaları ve bile bile hakkı gizlemelerini dile getir­mektedir.

İster Tevrat, ister İncil’de olsun gerektiğinde veya ona dair soru sorulduğu vakit Kitaplarında yazılanları olduğu gibi insanlara açıklamamak suretiyle Allah’ın indirdiklerini gizleyenlerin cezaları; Allah’ın rahmetinden kovulmaları, Allah’ın kendilerine gazap etmesi, meleklerin ve insanların toptan onlara lanet etmeleri şeklindedir. Onların yaptıkları bu gizlemeler Peygamber (s.a.)’in Tev­rat’ın Tesniye bölümünde yer alan müjde ve niteliklerini saklamak şeklinde olduğu gibi; tercüme esnasında sözlerin yerlerini tahrif edip değiştirmek, onun yerine uydurdukları yalan bir şeyi koymak şeklinde de olabiliyordu.

Bu tür saklama ve gizlemelere karşılık belirtilen cezanın hikmeti şudur: Allah’ın indirmiş olduğu apaçık deliller ve hidayet insanların hayrı, onların dosdoğru yola iletilmeleri içindir. Bu ise Muhammed (s.a.)’in doğruluğunu açık olarak ortaya koyan delilleri belirtmek ve onun durumunun gerçeğini ve ona uymanın, ona iman etmenin farz oluşunu beyan etmekle gerçekleştirdi. Bunlar Allah’ın indirdiklerini gizleyip hakikatleri insanların gözlerinden saklamakla insanları çok büyük bir zarara ve kötü bir akıbete düşürmüş, semavî kitapları işlemez hale getirmiş, bu kitapların verdiği güzel semereleri onlardan beklenen faydalan elde etme imkânını kaldırmış oldular.

İlgili ayet-i kerime dünya ve ahiretleri ile ilgili olarak insanların bilmek ihtiyacını duydukları gizlenen her bilgi ve bunu gizleyen her kişi hakkında ge­çerlidir. Yüce Allah’ın insanlara açıklanmasını farz kıldığı ilmi gizlemek bu kabildendir. Nitekim Hz. Peygamberin şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: ‘Kendisine bildiği bir husus hakkında soru sorulup da onu gizleyen kimseye Kı­yamet gününde ateşten bir gem takılacaktır.” Bu konuda ayet-i kerimenin nüzulüne sebep teşkil eden özel olaya itibar olunmaz. Yüce Allah’ın, “İndirdiği­miz apaçık ayetlerimizi ve hidayeti…” buyruğu ile anlatılmak istenen Allah’ın peygamberlere indirmiş olduğu bütün kitapları, vahiyleri, yol gösteren delilleri kapsamaktadır.

Yüce Allah’ın, “İnsanlara kitapta apaçık bir şekilde bildirdikten sonra” buyruğunda kasıt ise ya Tevrat veya İncil’dir, gizlenen de her iki kitapta yer alan Muhammed (s.a.)’in nitelikleri ile orada yer alan hükümlerdir ya da önce­ki bütün kitaplar ve onlardan sonra gelen Kur’an-ı Kerim’dir.

Kur”an-ı Kerim az önce sözü geçen gizleme cezasından Kitap Ehli’nden tevbe edip bozduklarını ıslah eden, Allah’ın indirmiş olduğu kitaplarda yazılı bulu­nan hakkı ilan eden, Muhammed (s.a.)’in peygamberliğini tasdik edip Allah tarafından getirdiğini  onaylayan, herhangi bir tahrif ve değişiklik söz konusu ol­maksızın Allah’ın indirdiği üzerindeki perdeleri kaldıran, salih ameller işleye­rek nefsini ıslâh eden kimselerdir. Bunların tevbelerini Allah kabul eder, onları bağışlar, cennetine koyar. Çünkü Yüce Allah tevbeleri çok kabul edendir. Kendi­sine yönelenlere bol bol rahmet eden Rahim olandır. Kötülük işleyeni affeder, hata edip yanılanı bağışlar. O kendisine dönüp tevbe ettikleri Yüce Allah’a yöneldikleri takdirde kusurlulara sağnak sağnak rahmetini indirerek örter.

Hatası üzerinde ısrar edip hakkı kabul etmek hususunda inat gösteren, Yüce Allah’ın Kur’an-ı Kerim’inde ve peygamberi Muhammed vasıtasıyla yaptığı davetinden yüz çeviren, ölünceye kadar hakkı değiştirip tahrife devam eden kimseye ve benzerlerine gelince; işte bunlar Allah’ı ve peygamberini inkâr ede­rek kâfir olanlar ve kâfir olarak ölenlerdir. Bundan dolayı Allah’ın lanetine ve gazabına, meleklerin ve bütün insanların lanetine hak kazanmışlardır ve Ce­hennemde daimî ve ebedi olarak kalacaklardır. Azapları hafifletilmeyecek, on­lara süre tanınmayacaktır. Onlar cehenneme girinceye kadar devamlı olarak bu kapsamlı lanet içerisinde kalmaya devam edeceklerdir. Kâfirler olarak öl­dükleri için de cehennem azabında da ebediyen kalacaklardır.

Tevbe edenlerin ve inatla tutumlarını sürdürenlerin tavırlarının açıklan­ması insanın kusurlu davranıp işlemiş olduğu günahlardan tevbe etmesi ve itaatsizlikte ısrarı terketmesi için bir teşviktir. Ayrıca ölüm gelmeden önce Allah’ın rahmetinden ümit kesilmeyeceğini öğretmek içindir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “De ki: Ey (isyanda) nefisleri aleyhinde giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümid kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları mağfiret eder; muhakkak o Ğafûr’dur, Rahîm’dir.” (Zümer, 39/53).

Advertisements