32

٣٢

وَاِذَا غَشِيَهُمْ مَوْجٌ كَالظُّلَلِ دَعَوُا اللّهَ مُخْلِصينَ لَهُ الدّينَ فَلَمَّا نَجّيهُمْ اِلَى الْبَرِّ فَمِنْهُمْ مُقْتَصِدٌ وَمَا يَجْحَدُ بِايَاتِنَا اِلَّا كُلُّ خَتَّارٍ كَفُورٍ

(32) ve iza ğaşiyehüm mevcün kez zuleli deavüllahe muhlisiyne lehüd din felemma neccahüm ilel berri fe minhüm muktesid ve ma yechadü bi ayatina illa küllü hattarin kefur
Onları sardığı zaman kara bulutlar gibi dalgalar Allah’a dua ederler o’nun dinine uygun ihlas ile vaktaki onları kurtarıp karaya çıkardığımızda onların bir kısmı orta bir yol tutar bizim ayetlerimizle mücadele eder ancak her hain ve nankör olanlar

(32) When a wave covers them like the canopy (of clouds), they call to Allah, offering Him sincere devotion. But When He has delivered them safely to land, there are among them those that halt between (right and wrong). But none reject Our Signs except only a perfidious ungrateful (wretch).

1. ve izâ : ve olduğu zaman
2. gaşiye-hum : onları sardı
3. mevcun : dalgalar
4. ke : gibi, sanki
5. ez zuleli : (karanlık) gölgeler
6. deavûllâhe (deavû allâhe) : Allah’a dua ederler, Allah’a yalvarırlar
7. muhlisine : muhlisler, halis kılanlar
8. lehu : ona
9. ed dîne : dîn
10. fe : böylece, bundan sonra
11. lemmâ : olduğu zaman
12. neccâ-hum : onları kurtardık
13. ilel berri (ilâ el berri) : karaya
14. fe : böylece, bundan sonra
15. min-hum : onlardan
16. muktesidun : mutedil davrananlar (aşırı gitmeyenler)
17. ve mâ yechadu : ve bilerek inkâr etmez
18. bi âyâti-nâ : âyetlerimizi
19. illâ : ancak, hariç, den başka
20. kullu : her, hepsi
21. hattârin : çok gaddar
22. kefûrin : çok nankör


AÇIKLAMA

“Andolsun ki onlara: “Gökleri ve yeri yaratan kimdir?” diye sorsan, “Allah’tır.” derler.” Yani Allah’a yemin olsun ki kavminden olan Allah’a şirk koşan bu müşriklere: Gökleri ve yeri yaratan kimdir? diye sorsan: Bu yara­tıcı Allah’tır, diye cevap verirler.

Onlar, bu durumun gayet açık olması, başka bir alternatifin bulunma­ması sebebiyle bu gerçeği inkâr etmeksizin göklerin ve yerin yaratıcısının Allah olduğunu itiraf ederler. Böylece Allah’ı itiraf etmeye mecbur kalırlar. Bununla birlikte müşrikler Allah’ın yarattığı varlıklar olduklarını, O’nun mülkü olduklarını itiraf ettikleri şeyleri O’na ortak koşarak onlara taparlar.

“Allah’a hamdolsun, de. Ama onların çoğu bilmezler.” Ey Rasulüm! Bu itiraflarından dolayı Allah’a hamdolsun, de. Zira sizin buna mecbur kalma­nız sebebiyle aleyhinizdeki hüccet ortaya konulmuş oldu. Tevhidin delilleri gayet açıktır. Bunu neredeyse hiçbir kimse inkâr edemeyecektir. Fakat müşriklerin çoğu Allah’la birlikte O’ndan başkasına tapılmaması gerektiği­ni bilmiyorlardı. Bu hüccet kendilerini ilzam etmekte, onların tenakuz için­de olduklarını açığa vurmaktaydı. Onlar bu uyarının bulunmasına rağmen buna dikkat etmiyorlardı.

Allah’ın varlığı ve birliğine dair bu açık itirafın bildirilmesinden sonra Allah Tealâ buna şu ayetle delil getirdi:

“Göklerde ve yerde olan herşey Allah’ındır. Şüphesiz Allah her şeyden müstağnidir. Sonsuz övgüye layıktır.” Yani göklerde ve yerde bulunan her şey mülk, yaratık, kul ve tasarruf olarak Allah’a aittir. Bu, O’ndan başka kimsenin değildir. İbadete O’ndan başkası da layık değildir. Çünkü O ken­disinden başka herşeyden müstağnidir. Her şey O’na muhtaçtır. Onlar O’nun mülküdürler. O’na muhtaçtırlar. O bütün işlerde övülendir. İhsan et­tiği nimetlerine karşı yarattığı ve emrettiği her şeyde hamde layık olandır.

“Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ındır.” ayetinde O’nun mülkünün göklerde ve yerde varolan şeylerle sınırlı olması manasının anlaşılmaması için Allah Tealâ kudretinin ve ilminin sonsuz olup hayret verici durumda olduğunu beyan ederek şöyle buyurdu:

“Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa, denizler mürekkep olsa ve yedi misli deniz de yedekte bulunup yazılsa yine de Allah’ın kelâmı tükenmez. Şüphesiz Allah yegâne galiptir, sonsuz hikmet sahibidir.”

Yeryüzünün bütün ağaçları kalem olsa, deniz mürekkep olsa, ayrıca onunla birlikte yedi deniz de mürekkep olsa ve bununla Allah’ın azameti, sıfatları ve celâline delâlet eden kelimeleri yazılsa kalemler kırılır, denizin suyu biterdi. Zira Allah çok güçlü olup O’nu hiçbir şey âciz bırakamaz. O sanatında sonsuz hikmet sahibi olup hiçbir şey O’nun ilminin ve hikmeti­nin dışına çıkamaz. O kudreti mükemmel olandır. Dolayısıyla O’nun son­suz gücü vardır.

Ayette “yedi deniz” mübalâğa yoluyla zikredilmiş olup haşr yoluyla varid olmamıştır. Nitekim dünyayı kuşatan yedi deniz bulunduğu varid değil­dir. Araplar yedi, yetmiş ve yediyüz kelimesiyle çokluğu murad etmektedir.

Kısaca; ayet Allah’ın azameti, kibriyası, celâli, tam kelimeleri, ilmi ve hiçbir kimsenin kuşatamayacağı, mahiyetine ve derinliğine hiçbir beşerin muttali olamayacağı ilâhî esrarını haber vermektedir.

Nitekim Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurmaktadır: “Allahım! Seni tenzih ederim. Sana tam manasıyla senada bulunamam. Sen kendine nasıl senada bulunmuşsan öylesin.” Dolayısıyla Allah Tealâ’nın ilminin sonu yoktur. “Allah’ın kelimelerinden murad O’nun bilgileri demektir. Bir baş­ka görüşe göre: Bu bilgiler yokluktan varlığa çıkanlar dışında yoklukta bu­lunan bilgilerdir.

Ayetin benzeri olan bir başka ayet şudur: “Deniz, Rabbimin kelimeleri için mürekkep olsa, bir o kadar denizi yedekte bulundursak bile Rabbimin kelimeleri tükenmeden önce denizler tükenirdi.” (Kehf, 18/109).

Ayette geçen “bi-mislihi” kelimesinden murad, sadece bu denizin bir misli demek değildir, bilakis bu denizin birkaç misli, demektir. Zira bu ke­lime müfred ve muzaf olup umumî mana ifade etmektedir.

Allah Tealâ kudretinin ve ilminin mükemmel olduğunu, O’nun kelime­lerini ve malûmatım hiçbir kimsenin kuşatamayacağını beyan ettikten sonra bu mahlûkatı ilmiyle kuşattığını ve ilk defa yaratmaya muktedir ol­duğu gibi diriltmeye ve mahşerde toplanmaya muktedir olduğunu açıkla­makta ve şöyle buyurmaktadır:

“Sizin yaratılmanız da tekrar diriltilmeniz de tek bir kişi gibidir. Şüp­hesiz Allah her şeyi işiten ve her şeyi görendir.” Yani bütün insanların yara­tılması ve kıyamet günü diriltilmeleri O’nun kudretine oranla bir nefsi ya­ratmak gibidir. Hepsi O’na kolaydır. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmak­tadır: “O’nun emri bir şeyi murad ettiği zaman “ol” dediği zaman oluverir.” (Yasin, 36/82). Yine Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Bizim emrimiz tek olup göz kırpması gibidir.” (Kamer, 54/50). O bir şeyi bir defa emreder, bu da hemen oluverir. Bu emrin tekrar edilmesine ve tekid edilmesine ihtiyaç yoktur. Cenab-ı Hak buyuruyor ki: “Fakat o ancak bir tek haykırıştır. O za­man, onlar, görürsün ki hemen diri olarak toprağın yüzündedirler.” (Naziat, 79/13-14).

“Şüphesiz Allah her şeyi işiten ve her şeyi görendir.” ayetinin manası, Allah kullarının sözlerini gayet iyi işitmekte, onların fiillerini gayet iyi gör­mektedir. Onun bunları işitmesi ve görmesi bir kişiyi görmesi gibidir. Onla­ra karşı muktedir olması, bir kişiye karşı muktedir olması gibidir.

Allah Tealâ’nın göklerde ve yerde bulunan herşeyin insanoğlunun em­rine verildiğini beyan ettikten sonra burada: “Geceyi gündüzün içine ko­yar.” ayetiyle göklerde ve yerde bulunan şeyleri özellikle zikretmektedir. Sonra “Güneşi de, ayı da emrinize vermiştir.” ayetiyle göklerde olanları zik­retmiş, bunun ardından “Görmüyor musun ki Allah’ın nimetiyle denizde gemiler akıp gitmektedir.” ayetiyle yeryüzünde olan bazı nimetleri zikret­mektedir.

“Görmüyor musun ki, Allah geceyi gündüzün içine, gündüzü de gecenin içine koymaktadır.” Müşahede etmiyor musun ki, Allah gece ile gündüzün birbirini izleme hususunda, kışın gündüzün hesabına gecenin müddetine ilâve etmektedir. Yazın gecenin hesabına gündüzün müddetine ilave etmek­tedir. Bundan alıp, ona ilâve etmekte, biri uzayıp, diğeri kısalmaktadır.

“Güneşi de, ayı da emrinize vermiştir. Her biri belirli bir vadeye kadar akıp gidecektir. Şüphesiz ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Yani iki nurlu varlık olan güneş ve ayı mahlûkatın maslahatı ve menfaati için tah­sis etmiştir. Bu ikisinden herbiri belirli bir son noktaya kadar ya da kıya­met gününe kadar süratle seyreder. Muhakkak Allah hayır ve şer bütün amellerinize muttalidir. Size bunların karşılığını verecektir. O her şeyi bi­len yaratıcıdır.

Allah Tealâ, daha sonra kudret ayetlerini beyan etme gayesini zikre­derek şöyle buyurdu:

“Bu, Allah’ın mutlak hakikat olmasından ve O’nun dışında taptıkları şeylerin batıl olmasındandır. Doğrusu Allah çok yücedir, çok büyüktür.” Ya­ni O kudretinin alâmetlerini ortaya koyarken, kudretinin ve hikmetinin hayret verici tezahürlerini beyan ederken sadece O’nun hak olduğuna, yani ibadete layık değişmez bir varlık olduğuna, O’nun dışında olan şeylerin yok olmaya mahkum batıl şeyler olduğuna delil olsun diye bunları beyan et­mektedir. O kendisinin dışında olan şeylerden müstağnidir. Her şey O’na muhtaçtır. Zira göklerde ve yerde bulunan her şey O’nun mahlûku ve kulu­dur. Onlardan hiçbiri O’nun izni, kudreti ve iradesi olmaksızın bir zerreyi bile kımıldatamazlar. Allah Tealâ kendisinde üstün bir varlık olmayan en yücedir. Her şeyden üstündür. Her şeyden büyük olan en büyüktür. Haki­miyeti muazzam olandır. Her şey O’na boyun eğicidir.

Cenab-ı Hak varlığına, kudretine ve birliğine delâlet eden semavî de­lillerden dolayı yerle ilgili bir delil zikretmiştir:

“Görmüyor musun ki, kudret delillerinden bir kısmını göstermek için Allah’ın nimetiyle denizde gemiler akıp gitmektedir. Şüphe yok ki bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için pekçok ibretler vardır.”

Bilmiyor musun ki Allah size kudretinden bir kısmını göstermek için ilâhî emriyle, yani lütfü ve insanıyla, sebepleri hazırlamasıyla gemilerin denizde seyretmeleri için denizi insanoğlunun emrine vermiştir. Zira suda gemileri taşıyabilecek bir güç olmasaydı, gemiler akıp gidemezdi.

Bu zikredilen gökyüzü ve yeryüzündeki delillerde sıkıntı anında ger­çekten çok sabreden, rahat zamanında çok şükreden herkes için açık delil­ler ve nurlu alâmetler vardır. Çünkü mümin Rabbini hatırlar, kendisine bir belâ isabet ettiği zaman sabreder ve bir nimet geldiği zaman da şükreder.

Beyhakî’nin Enes’den rivayet ettiği “zayıf bir hadis-i şerifte Peygam­berimiz (s.a.) şöyle buyurmuştur: “İman iki parçadır. Bir yarısı sabırda, di­ğer yarısı şükürdedir.”

Allah Tealâ daha sonra müşriklerin sıkıntı anında O’na iltica edip ra­hat halinde O’nu unutmaları şeklindeki çelişkili ve değişik tavırlarını zik­rederek şöyle buyurdu:

“Dağlar gibi dalgalar insanları kuşattığı zaman dinde ihlaslı olarak Allah’a yalvarırlar. Onları karaya çıkarıp kurtardığında içlerinden bir kıs­mı orta yolda kalır. Zaten ayetlerimizi ancak gaddar ve nankörler inkâr eder.” Yani dağlara ve bulutlara benzeyen yüksek dalga tehlikesi onları sar­dığı zaman fıtrata dönerler ve Allah’a içtenlikte ve itaatte ihlaslı olarak,

Ona başkasını şirk koşmaksızın, sadece Ondan yardım isteyerek içten dua ederler. Allah kendilerine rahmet edip de O’nun lütfuyla kendilerini kuşa­tan korkunç felaketlerden kurtulup sahile selametle ulaştıklarında onların bir kısmı küfürde orta yolu tutan, bir parça sıkıntıda Allah’ın tevhidine yö­nelen kimselerdir. Diğer bir kısmı için gaddar, ahdini bozan, Allah’ın nimet­lerini inkar eden kimselerdir. Bizim kâinattaki kudret ayetlerimizi ancak çok gaddar olanlar ve Allah’ın üzerlerindeki nimetlerine karşı nankör olan­lar inkâr edebilir.

Bu ayetin benzeri şudur: “Denizde bir sıkıntıya düştüğünüz zaman, O’ndan başka yalvardıklarınız kaybolup gider. Fakat o sizi karaya çıkara­rak kurtarınca yüz çevirirsiniz. Zaten insanoğlu pek nankördür.” (İsra, 17/67)

Advertisements