110

١١٠

ثُمَّ اِنَّ رَبَّكَ لِلَّذينَ هَاجَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا فُتِنُوا ثُمَّ جَاهَدُوا وَصَبَرُوا اِنَّ رَبَّكَ مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَحيمٌ

(110) sümme inne rabbeke lillezine haceru mim ba’di ma fütinu sümme cahedu ve saberu inne rabbeke mim ba’diha le ğafurur rahiym
sonra muhakkak senin Rabbin hicret edenler eziyetle imtihan olduktan sonra sonra cihat eden ve sabreden (kimseler için) gerçekten Rabbin bundan sonra onları çok bağışlayan, merhamet sahibidir

(110) But verily thy Lord, to those who leave their homes after trials and persecutions, and who thereafter strive and fight for the Faith and patiently persevere, thy Lord, after all this is Oft-Forgiving, Most Merciful.

1. summe : sonra
2. inne : muhakkak
3. rabbe-ke : senin Rabbin
4. li ellezîne : o kimseler için
5. hâcerû : hicret (göç) ettiler
6. min ba’di mâ : den sonra
7. futinû
(fetene)
: işkenceye uğratıldılar
: (işkence etti)
8. summe : sonra
9. câhedû : cihad ettiler
10. ve saberû : ve sabrettiler
11. inne : muhakkak
12. rabbeke : senin Rabbin
13. min ba’di-hâ : ondan sonra
14. le gafûrun : elbette mağfiret edendir
15. rahîmun : rahmet nuru gönderendir


SEBEB-İ NÜZUL

Daha önce (Nisa Sûresi âyet: 97’nin nüzul sebebinde) geçtiği üzere İbn Cerîr, İbnu’l-Munzir, İbn Ebî Hatim ve Sünen’inde Beyhakî’nin İbn Abbâs’tan rivayetle tahriclerinde o şöyle anlatıyor: Mekkelilerden bazıları müslüman olmuş ve fakat imanlarını gizlemişlerdi. Bedr günü müşrikler bunları da beraberlerinde çıkarmışlar ve müşrikler safında yer alan bu gizli müslümanlardan bazıları savaşta ölmüştü. Müslümanlar: “Onlar da bizim arkadaşlarımızdılar. Müşrikler safında savaşmaya zorlandılar; binaenaleyh onlar için istiğfarda bulunun.” demişlerdi. Bunun üzerine “Kendilerinin zâlimleri olarak canlarını alacağı kimselere melekler derler ki:..” (Nisa, 4/97) âyet-i kerimesi nazil oldu. Medine’deki müslümanlar bu âyet-i kerimeyi, Mekke’de kalıp imanlarını gizleyen kimselere yazıp gönderdiler ki onların müşrikler arasında kalarak ölmeleri halinde özürleri kabul edilmiyecektir. Bunun üzerine kalan mü’minler Mekke’den Medine’ye gitmek üzere yola çıktılar. Oların Mekke’den çıktığını duyan müşrikler onları takiple yakaladılar ve tekrar Mekke’ye   götürdüler.   Onlardan   bazıları   bu  fitneye  kapılıp   imanlarından döndüler. Bunlar hakkında da “İnsanlardan öyleleri vardır ki “Allah’a iman ettik derler de Allah yolunda eziyete uğratıldıklarında insanların fitnesini Allah’ın azabı imiş gibi tanır…” (Ankebût, 29/10) âyet-i kerimesi nazil oldu. Medineli müslümanlar bu sefer bu âyet-i kerimeyi yazıp Mekke’de kalan gizli mü’minlere gönderdiler de o imanlarını gizleyenler iyice üzülüp bütün hayırlardan umutlarını kestiler. Bunun üzerine onların hakkında bu âyet: “Hem Rabbın, işkenceye uğratıldıktan sonra hicret eden, sonra Allah yolunda savaşan ve sabredenlerle birliktedir. Muhakkak ki Rabbın bundan sonra da Gafur’dur, Rahîm’dir.” âyet-i kerimesi nazil oldu. Medineli müslümanlar bu âyet-i kerimeyi de yazarak Mekke’de imanlarını gizleyenlere gönderdiler ve dediler ki: “Allah sizin için bir çıkış yolu gösterdi.” Bu mektup üzerine kalan mü’minler Mekke’den, Medine’ye gitmek üzere yola çıktılar. Bu sefer de müşrikler çıkışlarını işitip peşlerine düştüler. Onlara yetiştiler, kaçıp kurtulabilenler kurtuldu, kaçamıyanlar da müşrikler tarafından öldürüldü. Katâde bu âyet-i kerimenin, onların Mekke’den hicret için çıkıp da müşriklerin kendilerine yetişmeleri, bir kısmının öldürülmesi, kalanlarının da kurtulması üzerine nazil olduğunu söylemiştir.

İbn Sa’d’ın, Tabakât’ında Ömer ibnu’l-Hakem’den rivayet ettiği haber ise biraz daha farklı. Şöyle ki: Ammâr ibn Yâsir’e o kadar işkence edildi ki artık ne söylediğini bilmez hale geldi. Suheyb’e o kadar işkence edildi ki ne söylediğini bilmez hale geldi. Ebu Fükeyhe’ye işkence edildi de ne söylediğini bilmez bir hale geldi. Bilâl, Amir ibn Füheyre ve başka müslümanlar da böyle. İşte “Hem Rabbın, işkenceye uğratıldıktan sonra hicret eden, sonra Allah yolunda savaşan ve sabredenlerle birliktedir…” âyet-i kerimesi bunlar hakkında nazil olmuştur.

İbn Ebî Hatim’in Katâde’den rivayetinde bu işkenceye uğratılanlardan birisi olarak Ebu Cehl’in süt kardeşi veya ana bir kardeşi Ayyaş da zikredilmektedir.

Hâzin tefsirinde bunlara ilâve olarak diğer bazı zayıf müslümanlar da zikrediliyor. Şöyle ki: Bu âyet-i kerime Ebu Cehl’in süt veya ana bir kardeşi olan Ayyaş ibn Rabîa, Ebu Cendel ibn Süheyl ibn Amr, (Halid ibnu’l-Velîd’in kardeşi) el-Velîd ibnu’l-Velîd ibnu’l-Muğîra, Seleme ibn Hişâm ve Abdullah ibn Esed es-Sekafî hakkında nazil olmuştur. Müşrikler bunları işkenceye tabi tutmuşlar; onlar da müşriklerin şerrinden kurtulabilmek için onların istedikleri şeyleri söylemişler, daha sonra hicret ederek Allah yolunda savaşmışlardır.

Neseî’de İbn Abbâs’tan gelen bir rivayet çok daha farklı. Onda da, âyet-i kerimenin muhtevası ile uyumlu görünmemekle birlikte, bu âyet-i kerimenin Abdullah ibn Ebî Şerh hakkında nazil olduğu şöyle anlatılır:

İbn Abbâs’tan rivayette o “Kalbi iman üzere sabit ve bununla mutmain olduğu halde ikraha uğratılanlar dışında kim, imanından sonra Allah’ı tanımaz, fakat sinesini küfre açarsa Allah’ın gazabı onların başınadır. Onlaradır en büyük azâb.” âyet-i kerimesi hakkında şöyle demiştir: Bu âyet-i kerime daha sonra nesholundu ve bundan istisna edilerek “Hem Rabbın, işkenceye uğratıldıktan sonra hicret eden, sonra Allah yolunda savaşan ve sabredenlerle birliktedir. Muhakkak ki Rabbın bundan sonra da Gafur’dur, Rahîm’dir.” buyruldu. O (bu âyet-i kerimede istisna edilen) Abdullah ibn Ebî Serh’tir. Hz. Peygamber (sa) için vahy yazardı (vahy kâtibi idi). Şeytan ayağını kaydırdı (da irtidad edip) müşriklere katıldı. Rasûlullah (sa), Mekke’nin fethi günü kanını heder etmişken Hz. Osman ibn Affân’ın himayesine girdi ve Hz. Peygamber (sa) de onun himayesini geçerli kabul buyurdu.

Advertisements