64

٦٤


فَكَذَّبُوهُ فَاَنْجَيْنَاهُ وَالَّذينَ مَعَهُ فِى الْفُلْكِ وَاَغْرَقْنَا الَّذينَ كَذَّبُوا بِايَاتِنَا اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا عَمينَ

(64) fe kezzebuhü fe enceynahü vellezine meahu fil fülki ve ağraknellezine kezzebu bi ayatina innehüm kanu kavmen amin
onu yalanladılar bizde onu kurtardık ve onunla beraber gemide olanları yalanlayanları da boğduk ayetlerimizi şüphesiz onlar körleşmiş bir kavimdiler

(64) But they rejected him, and we delivered him, and those with him in the ark: but we overwhelmed in the flood those who rejected our Signs. They were indeed a blind people

1. fe kezzebû-hu : fakat onu yalanladılar
2. fe encey-nâ-hu : o zaman, böylece onu kurtardık
3. ve ellezîne : o kimseleri
4. mea-hu : onunla beraber
5. fî el fulki : gemide
6. ve : ve
7. agrak-nâ : suda boğduk
8. ellezîne : o kimseleri
9. kezzebû : yalanladılar
10. bi âyâti-nâ : âyetlerimizi
11. inne-hum : muhakkak onlar
12. kânû : idi, oldular
13. kavmen : bir kavim
14. amîne : kör, âmâ

فَكَذَّبُوهُ onu yalanladılarفَأَنجَيْنَاهُ biz de onu kurtardıkوَالَّذِينَ مَعَهُ ve onunla beraber bulunanlarıفِي الْفُلْكِ gemideوَأَغْرَقْنَا boğdukالَّذِينَ كَذَّبُوا yalanlayanları iseبِآيَاتِنَا ayetlerimiziإِنَّهُمْ çünkü onlarكَانُوا قَوْمًا bir topluluktuعَمِينَ görmeyen


AÇIKLAMA

Hz. Nuh (a.s.)’un geriye doğru nesebi şöyledir: Nuh, Lâmek, Müteveşlih, Ahn��h -ki İdris’tir. Yared, Mehleil, Kaynân, Anûş, Şîs ve insanlığın atası Adem.

Müslim’in Sahih’ inde yer alan şefaat hadisinde de belirtildiği gibi, o müş­riklere gönderilen ilk peygamberdir. Ebu Hureyre’den gelen hadiste şöyle de­nilmektedir: “Ey Nuh, sen yeryüzüne gönderilen ilk rasulsün.” Aynı zamanda o kızlarla, kızkardeşlerle, halalarla ve teyzelerle evlenmeyi haram kılan şeriatı getiren ilk rasuldür. Muhammed b. İshâk der ki: Öldürülmüş bir peygamber olması dışında, Hz. Nuh’un karşılaştığı eziyet gibisini hiç bir peygamber kavmin­den görmemiştir. Allah onu elli yaşında iken kavmine peygamber gönderdi. Hz. Nuh marangozdu.

İbni Abbas der ki: Peygamberlik ona kırk yaşında iken verildi. Daha sonra tufanın akabinde altmış yıl yaşadı, insanlar çoğaldı ve yayıldı.

Yezîd er-Rukâşî der ki: Ona Nuh denilmesinin sebebi, kendisi için çokça ağıt yakmış olmasıdır. Hz. Adem ile Hz. Nuh (ikisine de selâm olsun) arasında hepsi de İslâm üzere on nesil geçmiştir.

Tirmizî ve başkalarının naklettiklerine göre şu anda bulunan bütün in­sanlar Nuh (a.s.) soyundandır. ez-Zührî’nin naklettiğine göre Araplar, İranlılar, Rumlar, Şam halkı (Suriyeliler) ve Yemenliler Hz. Nuh’un oğlu Sam’ın çocukla­rıdır. Sind, Hind, Zenciler, Habeşliler, Zûtlar ve Nûbeliler ile bütün siyahiler de Hz. Nuh’un oğlu Hâm’ınçocuklarıdır. Türkler, Berberiler, Çin’in ötesi Ye’cûc, Me’cûc ve İskitler hepsi de Nuh’un oğlu yafes’tendirler.

Putlara ilk olarak tapınma: Salih bazı kimseler ölmüş, kavimleri de üzer­lerine mescitler inşa edip suretlerini yapmışlardı. Böylelikle onların durumla­rını ve ibadetlerini hatırlamak, onlara benzemek istemişlerdi. Aradan geçen uzun zaman sonra bu suretlere bir de bedenî şekiller verdiler. Zaman bir süre daha geçtikten sonra bu sefer bu putlara ibadet ettiler ve bunlara salih kimse­lerin isimlerini verdiler: Ved, Suvâ’, Yağûs, Yeûk ve Nesr.

Daha sonra iş aşırı bir hal alınca, Yüce Allah rasulü Nuh’u gönderdi ve on­lara hiç bir ortak koşmaksızın bir ve tek olarak Allah’a ibadet etmelerini em­retti ve Kur”an’daki ifadesiyle Hz. Nuh şöyle seslendi: “Ey kavmim, dedi, Allah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka bir ilâh yoktur…”

Hz. Nuh, Kur’an-ı Kerim’de 43 yerde anılmaktadır. Kıssası A’raf, Hud, Mü’minûn, Şuarâ, Kamer ve Nuh surelerinde etraflı bir şekilde anılmaktadır. Kıssasının muhtevası da şöyledir: O kavmine hiç bir ortak koşmaksızın bir ve tek olarak Allah’a ibadet etmeleri çağrısında bulundu, onların putlara ibadeti terk etmelerini istedi; fakat onlar ona inat ettiler, ona karşı çıktılar, eziyet etti­ler. Kimi önderlerine tabi oldular, ona çok büyük çapta hileler yaptılar, tuzak­lar kurdular. Ved, Suvâ’, Yağûs, Yeûk ve Nesr’e ibadeti terk etmemeyi kararlaş­tırdılar. Büyük bir ahmaklık ve tekebbür edasıyla şöyle dediler: Sen bizimle tartıştın, hem de tartışmanı çok ileriye götürdün. Gerçek şu ki, bizler üzerinde bulunduğumuz hali terk etmeyeceğiz. Haydi bizi kendisiyle tehdit ettiğin azabı getir. O da kendilerine onları azaplandırmanın Allah’ın elinde olduğunu belir­terek cevap verdi.

Hz. Nuh, yaklaşık bin yıl, (dokuzyüz elli) boyunca kavmini davet ettikten sonra iman edeceklerinden ümit kesince, Yüce Allah ona kurtuluş aracı olan gemiyi yapmasını emretti. Kavmi yanından geçtikleri her seferinde onunla ve işiyle alay ediyorlardı. Gemiyi tamamlayıp Yüce Allah ona hanımı dışında ka­lan yakınlarını ve ayrıca kavminden diğer iman edenleri de birlikte gemiye al­masını emretti. Bunlar ise sadece altı kişi idiler. Erkek ve kadın kırk kişi oldukları da söylenmiştir. Ayrıca Yüce Allah Hz. Nuh’a beraberinde bütün kuş, hayvan ve yırtıcı canlılardan çifter çifter almasını da emretti.

Daha sonra ailesinin tandırından su kaynayıp coştu ve pek çok miktarda su her yerden fışkırmaya başladı. Nihayet tufan kavminin tümünü ve yeryü­zünde bulunan bütün insan ve hayvanların üstünü kapattı. Gemide, birlikte binmeyi şu sözleriyle kabul etmeyen oğluna varıncaya kadar helak oldular: “Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım.” (Hud, 11/43). Nihayet gemi Tür­kiye’nin güneyinde Diyarbakır yanlarında Cudi dağı üzerine oturdu: “Ey arz suyunu yut, ey sema suyunu tut!” denildi ve su çekildi, iş olup bitti ve gemi Cudi’ye oturdu, zalimler topluluğuna, “Uzak olsunlar” denildi.” (Hud, 11/44).

Tufanın bütün yeryüzünü kuşatması ile ilgili olarak ilim adamlarının iki görüşü vardır: Bir kesime göre Tufan yeryüzünün her tarafını kuşatmıştır. Bu­na delil ise dağların tepelerinde bir takım canlı hayvan kalıntılarının varlığı­dır. Başkaları ise, tufan genel değildir, demektedir. Sadece Hz. Nuh ve kavmi­nin yerleşik bulunduğu tarafta olmuştur. Burası ise Ortadoğu ve ona komşu olan bölgelerdir.

Bilindiği gibi belâ genel gelir, rahmet ise özeldir. İntikam hiçbir zaman za­limlere münhasır olmaz. O bakımdan suçsuz küçük çocukları, yırtıcı hayvanla­rı ve kuşları dahi kapsar: “Ve yalnızca sizden zulmedenlere isabet etmeyecek bir fitneden sakınınız.” (Enfâl, 8/25).

Hz. Nuh iki duada bulunmuştu: Birincisi müminler içindi, ikincisi ise kâ­firler aleyhine idi. Birinci duası şuydu: “Rabbim bana, ana babama, evime mü­min olarak girenlere, mümin erkeklere ve mümin kadınlara mağfiret buyur…” (Nuh, 71/28).

İkinci duası (bedduası) ise şöyleydi: “Nuh dedi ki: Rabbim yeryüzünde kâ­firlerden diyar tutan bir kimseyi bırakma. Çünkü sen onları bırakacak olursan kullarını saptırırlar ve günahkâr ve çok nankörden başkasını da doğurmazlar.” (Nuh, 71/26-27).

Hz. Nuh’un oğlu da helak olanlar arasında idi. Çünkü o zalim ve kâfir idi. Buna delil ise daha sonraki ayet-i kerimede yer alan, “Zalimlerin helakinden başka şeylerini de artırma!” (Nuh, 71/28) diye buyurmuş olmasıdır. Zulüm, küf­rün kendisidir. Bir topluluğun görüşüne göre burada sözü geçen Hz. Nuh’un öz oğludur. Başkalarının kanaatine göre ise o başka bir kocadan olma, hanımın­dan üvey oğludur; öz oğlu değildir.

Hz. Nuh’un hanımı, “Kocam delidir” derdi. Nitekim Hz. Lût’un hanımı da kocasının yanına gelen misafirleri halka bildiriyordu: “Allah kâfir olanlara Nuh’un karısı ile Lût’un karısını misal verdi. İkisi de kullarımızdan salih iki kulun nikâhı altındaydılar. O kadınlar kocalarına hainlik ettiler. Kocalarının ise Allah’ın azabına karşı onlara bir faydaları olmadı, girenlerle birlikte ikiniz de ateşe girin, denildi.” (Tahrîm, 66/10).

Kuran-ı Kerim’de, geminin hacmi ile ilgili açık bir ifade kullanılmamıştır. Ancak bu gemi, “Dopdolu gemi” (Yasin, 36/41) olmakla ve “levhalar ve çivileri” (Kamer, 54/13) olmakla nitelendirilmiş ve Allah’tan bir vahiy ve bir ilham ile yapıldığına işaret edilmiştir: “Ve gemiyi bizim nezaretimiz altında ve vahyimiz­le yap!” (Hud, 11/38).

Yüce Allah Mekkelilere ve diğerlerine, Hz. Nuh’u, kavmini korkutup uyar­mak, onları Allah’ın tevhidine davet etmek ve yalnızca O’na ibadet etmek üze­re gönderdiğini bildirmektedir. Onlara şöyle demişti: “Ey kavmim, Allah’a kul­luk edin. Sizin için ondan başka bir ilâh yoktur.” Yani siz ibadetinizle ona ortak koşmaksızın bir ve tek olan Allah’a yönelin. Çünkü sizin ibadet ve dua edeceği­niz, kendisinden hayır isteyeceğiniz Allah’tan başka bir ilâhınız yoktur. Her şe­yi yaratan Allah’tır. Göklerin ve yerin melekûtu O’nun elindedir. O bu kâinatın işlerini yürüten hak ilâhtır, ibadete, takdis ve tazime lâyık olan O’dur.

“Doğrusu ben sizin için… korkarım.” Şirk koşmanız sebebiyle sizin için Allah’ın huzuruna O’na ortak koşmuş olarak çıkacak olursanız, büyük bir günün yani kıyamet gününün azabından sizin için korkarım. Burada büyük günden kasıt, kıyamet günü veya üzerlerine azabın ineceği gün olan tufan günüdür.

“Allah’a kulluk edin” buyruğundan sonraki iki cümlenin birincisi neden yalnızca Allah’a ibadet edileceğini, ikincisi ise O’na neden ibadet edilmesi ge­rektiğini açıklamaktadır.

Ancak kavminin melei yani eşrafı, efendileri ve önderleri dediler ki: “Ger­çekten bizler seni, bizi putlara ibadeti terk etmeye çağırdığın için, büyük bir sapıklık içerisinde çepeçevre kuşatılmış görüyoruz.” İşte böyle günahkârlar iyi olanları sapıklık içerisinde görürler. Bunlar her zaman için doğru yola çağıran­lara düşmandır. Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi. Onları gördükle­rinde: “Muhakkak bunlar elbette sapıklardır, derler.” (Mutaffifîn, 83/23); “Kâfir olanlar iman edenlere dediler ki: Eğer o bir hayır olsaydı, bizden önce ona ula­şamazlardı. Onlar onunla hidayet bulmadıkları için de bu eski bir yalandır, di­yeceklerdir.” (Ahkâf, 46/11).

Hz. Nuh da onlara cevaben dedi ki: Ey kavmim! Ben size Allah’ı tevhidini­zi ve ortak koşmaksızın ibadet etmenizi emrettiğim için hak yoldan sapmış de­ğilim. Aksine ben size âlemlerin Rabbi olan her şeyin mutlak hükümdarı tara­fından gönderilmiş bir elçiyim. Ben sizi doğruya iletiyorum ve sizleri dünya ve ahirette mutluluk kaynağı olacak şeye çağırıyorum. Sapıklık (dalâlet) ise Zemahşerî’nin naklettiği gibi, dalâl’den daha özeldir. O bakımdan kendisinin dalâl içerisinde olmadığını ifade etmesinden daha beliğ bir ifadedir. Sanki şöyle demiş gibidir: Bende dalâl namına bir şey yoktur.

Rabbimin benimle gönderdiği mutlak tevhide, Allah’a, meleklerine, kitapla­rına, peygamberlerine, ahiret gününe, onun kapsamına giren cennete, cehenne­me, sevap ve cezaya imana davet gibi sizlere Rabbimin benimle gönderdiği şeyle­ri tebliğ ediyorum. Ayrıca sizlere ibadetlerin, muamelâtın aslını, genel hükümle­rini, üstün ahlâk ve adabı da açıklıyorum. Özetle sizlere bütün emir, yasak, öğütleri ve uzak durulması gereken şeyleri, müjde ve uyarıları bildiriyorum.

Sizlere menfaat ve hile şaibelerinden uzak, katıksız bir şekilde samimi olarak öğüt veriyorum. Küfrünüze ve beni yalanlamanıza karşılık Allah’ın ce­zasından sizleri sakındırıyorum. Müslim, Ebu Davud ve Nesaî, Temim ed-Dâ-rî’den Resulullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedirler: “Din nasi­hatin kendisidir. “Kime ey Allah’ın rasulü” diye sorduk, şöyle buyurdu: “Allah’a, Rasulüne, Kitabına, Müslümanların yöneticilerine ve hepsine.”

İşte ben bu tebliğ ve öğüdümü yaparken Allah’tan gelen vahiyle bu âlemin akibetine dair sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum. Şüphesiz benim, şirkin akibeti olarak dünya azabının geleceğini belirterek uyarıp korkutmam ve size öğüt vermem, sizin bilmediğiniz benimse kesin bildiğim bir bilgiden dolayıdır. İşte peygamberin durumu budur. O, son derece açık bir şekilde tebliğ eden, öğüt veren ve Allah’ı bilen bir kimsedir. Buna göre, “Ben sizin bilmediğinizi de Allah katından biliyorum” buyruğundan kasıt, insanları Allah’ın tevhidi, O’nun celâlinin sıfatları, dünya ve ahirette emirlerine karşı gelme dolayısıyla çetin cezası ile ilgili bilgileri elde etmeye dönmelerini sağlamaktır.

Müslim’in Sahîh’inde yer aldığına göre Resulullah (s.a.) Arefe günü -ki o gün en kalabalık oldukları bir gündür- şöyle buyurmuştu: “Ey insanlar, size be­nim hakkımda soru sorulacak, ne diyeceksiniz?” Dediler ki: Senin tebliğ ettiği­ne, risaleti eda ettiğine ve samimi olarak öğüt verdiğine tanıklık ederiz. Hz. Peygamber bunun üzerine “Şahit ol Allahım! Şahit ol Allahım!” diyerek sema­ya doğru parmağını kaldırıp indirmeye başladı.”

Daha sonra Yüce Allah Hz. Nuh’un kavmine şöyle dediğini haber vermek­tedir: “Size Rabbinizden bir öğüt ve bir ibret, aranızdan bir kişi vasıtasıyla gel­di diye hayret mi edeceksiniz?” O sizleri küfrünüzün akibetinden sakındırmak, ibadette Allah’a ortak koşmanın cezasından kurtarmak için takvaya hazırla­mak (yani emirlere bağlanıp yasaklardan kaçınmanızı teşvik etmek) ve mü­minlere indirdiği rahmetine mazhar olmayı vaad etmek yahut da sizin takva sahibi olabilmenizi sağlamak için geldi diye hayret mi edersiniz? Takva ise uyarı ve korkutma sebebiyle meydana gelen kalpten gelen bir korkudur. Ve siz takva sahibi olduğunuz takdirde merhamete lâyık olasınız diye hayret mi edeceksiniz?

Allah’ın rahmeti, lütfü ve ihsanı olmak üzere sizi uyarması, intikamından sakınmanız, O’na şirk koşmamanız için ve ayrıca O’na itaat ve peygamberleri­ne iman etmek suretiyle size merhamet etsin diye kendi cinsinizden bir kişiye vahyetmesinde hayret edecek bir taraf yoktur.

Fakat onlar hak çağrısına ve bu ihlâs ve samimiyete kulak vermediler. O’nu yalanlamaya ve muhalefet etmeye çoğunlukla devam ettiler. Aralarından O’nunla beraber pek az kimse dışında iman eden olmadı. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Onunla beraber pek az kimse dışında iman eden olmadı.” (Hud, 11/40). Denildiğine göre onunla birlikte iman edenle­rin sayısı on üç kişi idi: Hz. Nuh, çocukları Sam, Ham, Yafes ve onların eşleri ile ona iman eden başka altı kişi daha. Yine denildiğine göre bu iman edenler, kırk ya da kırkı erkek kırkı da kadın olmak üzere seksen kişi idiler.

Ceza onların tufan ile suda boğulmalarıydı: ‘Yalanlayanları da suda boğ­duk…” Yani ayetlerimizi yalanlayıp onları bile bile inkâr edenleri tufan ile su­da boğduk. Buna sebep ise küfürleri, sapıklık ve şirklerine devam etmeleriydi. Gerçekten onlar hakka karşı kör bir topluluk idi. Hakkı görmüyor, hidayet bul­muyorlardı. Yüce Allah’ın, “Kör bir kavim idiler” buyruğundan kasıt, basiretsiz ve kalpleri kör kimseler demektir. Körlük ile kör arasındaki fark ise şudur: Bi­rincisine sebep basiret körlüğü, ikincisine sebep ise basar (göz) körlüğüdür.

Yüce Allah, rasulü Nuh’u ve onunla birlikte iman eden az sayıda kimseyi kurtardı. Böylelikle Yüce Allah bu kıssada dostlarının intikamını düşmanların­dan aldığını, rasulünü ve müminleri kurtarıp onların düşmanı olan kâfirleri helak ettiğini bildirmektedir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyur­maktadır: “Şüphesiz biz peygamberlerimize ve iman edenlere dünya hayatında ve şahitlerin ayağa kalkacağı günde yardım ederiz (muzaffer kılarız).” (Mü’min, 40/51).

O halde ey İslâm davasının muhatapları! Sizler de onlar gibi olmaktan ya­hut da onların izledikleri yolda gitmekten sakınınız.

Hud suresinde bu kıssa ile ilgili daha kapsamlı genişçe açıklamalar gele­cektir.

Advertisements