9

٩

وَمَنْ خَفَّتْ مَوَازينُهُ فَاُولءِكَ الَّذينَ خَسِرُوا اَنْفُسَهُمْ بِمَا كَانُوا بِايَاتِنَا يَظْلِمُونَ

(9) ve men haffet mevazinühu fe ülaikellezine hasiru enfüsehüm bima kanu bi ayatina yazlimun
kimin de tartısı hafif gelmişse işte onlar nefislerine yazık edenlerdir ayetlerimize zulüm ettiklerinden dolayı

(9) Those whose scale will be light, will be light, will find their souls In perdition for that they wrongfully treated Our signs.

1. ve men : ve kim
2. haffet : hafif oldu
3. mevâzînu-hu : onun tartısı
4. fe : o zaman
5. ulâike ellezîne : işte o kimseler
6. hasirû : hüsranda oldular
7. enfuse-hum : onların nefsleri, kendileri
8. bimâ kânû : olduklarından dolayı
9. bi-âyâti-nâ : âyetlerimize
10. yazlimûne : zulmediyorlar

وَمَنْ kimin deخَفَّتْ hafif gelirseمَوَازِينُهُ tartısıفَأُوْلَئِكَ işte onlarالَّذِينَ خَسِرُوا hüsrana uğratanlardırأَنفُسَهُمْ nefisleriniبِمَا كَانُوا بِآيَاتِنَا ayetlerimizeيَظْلِمُونَ zulmettikleri için


AÇIKLAMA

Yüce Allah kıyamet gününde ümmetlere kendilerine gönderdiği peygam­berlere beraberlerinde getirdikleri mesajlar hakkında ne şekilde karşılık vere­ceklerini soracağı gibi, peygamberlere de mesajlarını tebliğ hususunda soru soracaktır.

Allah ahirette ümmetlerin her bir ferdine kendisine gönderilen peygambere, o peygamberin Allah’ın ayetlerini tebliğ etmesine dair soru soracağı gibi, pey­gamberlere de tebliğlerine ve kavimlerinin kendilerine hangi boyutlarda olumlu cevap verdiklerine ve yine kendi kavimlerinden sadır olan imana dair soru sora­caktır. O halde bu toplu ve birlikte bir sorumluluktur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ve onlara sesleneceği günde, “Peygamberlere ne şekilde cevap verdiniz” diyecektir.” (Kasas, 28/65); “O günde Allah peygamberleri toplayacak ve, “Size ne şekilde cevap verildi?” diye soracaktır. Onlar, “Bizim bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen bütün gizlilikleri bilensin”, derler.” (Mâide, 5/109); “Ey cin ve insan toplulukları, size içinizden üzerinize ayetlerimi okuyacak ve sizi bu gününüz ile karşılaşmaktan korkutup uyaracak peygamberler gelmedi mi?” (En’âm, 6/130). Bu rai ve raiyye arasındaki sorumluluğu Ahmed, Buharî, Müslim, Ebu Dâvud ve Tirmizî’nin İbni Ömer’den yaptıkları şu rivayet de açıklamaktadır: “Resulullah (s.a.) buyurdu ki: Hepiniz çobansınız ve hepiniz raiyyesinden (sorumluluğu altın­da bulunanlardan) sorumlusunuz. İmam (devlet başkanı) bir çobandır ve o güt­tüklerinden sorumludur. Erkek (köle) efendisinin malında bir çobandır ve o güt­tüğünden sorumludur. Erkek (koca) aile halkı üzerinde bir çobandır ve o güttük­lerinden sorumludur. Hanım kocasının evinde bir çobandır ve o güttüğünden so­rumludur. Hizmetçi efendisinin malında bir çobandır ve o güttüğünden sorumlu­dur. Erkek babasının malında bir çobandır ve o güttüğünden sorumludur. Hülâ­sa hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden sorumlusunuz.”

İbni Abbas da bu, “Andolsun ki kendilerine peygamber gönderilmiş olanla­ra da soracağız, peygamber olarak gönderilmiş olanlara da soracağız” ayetinin tefsiri ile ilgili olarak şunları söylemektedir: Biz insanlara peygamberlere ne şekilde cevap verdiklerini soracağımız gibi, peygamberlere de tebliğ ettiklerine dair soru soracağız.

Bu durumda (peygamberlere) soru sormaktan kasıt, kâfirleri azarlamak ve onların tutumlarını başlarına vurmaktır. Kâfirler zalim ve kusurlu olduklarını kabul ettikten sonra, bu zulümleri ve kusurlu davranmalarının sebebi hakkında kendilerine soru sorulacaktır.

Yüce Allah’ın, “Andolsun ki kendilerine peygamber gönderilmiş olanlara da soracağız…” buyruğu ile, “O günde insan olsun cinlerden olsun hiç bir kim­seye günahı hakkında soru sorulmayacaktır.” (Rahman, 55/39) ile “Günahkâr­lara günahları hakkında soru sorulmaz.” (Kasas, 28/78) buyruklarının bir ara­da anlaşılması şu şekildedir: Kıyamet gününün değişik konumları ve bir çok durumları vardır. Bu durumlardan kimisinde soru ve cevap olur, kimisinde ol­maz. Bazan soru doğruyu sormak ve yararlanmak kasdıyla olabileceği gibi, bazan azarlamak ve küçültmek kasdıyla da olabilir.

Razî der ki: Bunlara yaptıkları işler hakkında soru sorulmayacaktır. Çün­kü amel defterleri zaten bunları ihtiva etmektedir; fakat onlara bu işleri yap­maya iten sebepler ve yine yapmaları gerekenlerden kendilerini alıkoyan hu­suslar hakkında soru sorulacaktır. Yani sert hükümlere bağlanmalarına ne­lerin engel olduğu sorulacaktır.

Andolsun bizler bütün peygamberleri ve onların kavimlerini karşı karşıya kaldıkları ve yaptıkları bütün halleriyle eksiksiz bir kuşatıcılıkla ve bilgiye da­yanarak haber vereceğiz. Çünkü az yahut çok olsun, hiç bir şey bize gaib (gizli) kalmaz. İsterse bu, bir kayanın içerisinde veyahut da göklerde veya yerde har­dal tanesi kadar veya bir zerre ağırlığınca olsun. Nitekim İbni Abbas, “Andol­sun ki onlara bilerek anlatacağız” buyruğu hakkında şöyle demektedir: Kıya­met gününde Kitap (amel defteri) ortaya konulacak ve o dünyada iken neler yaptıklarını söyeyecektir.

“Zaten biz gaib de değildik.” Herhangi bir zaman veya herhangi bir du­rumda gâib değil, aksine onlarla birlikteydik. Sözlerini işitiyor, yaptıklarını gö­rüyor, gizlediklerini de açığa vurduklarını da biliyorduk. Biz kıyamet gününde onlara söylediklerini ve yaptıklarını az ya da çok, değerli ya da değersiz olsun, haber vereceğiz. Çünkü şanı yüce Allah her şeye tanık olandır, hiç bir şey Ona gizli kalmaz ve O, hiç bir şeyden gafil değildir. Aksine O, gözlerin hain bakışını da, kalplerin gizlediklerini de bilendir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Düşen her bir yaprağı dahi mutlaka O bilir. Yeryüzünün karanlıklarında tek bir tane yaş ve kuru müstesna olmamak üzere, hepsi apaçık bir kitaptadır.” (En’âm, 6/59). Buna göre, “Zaten biz gaib de değildik” buyruğu biz onların yap­tıklarını gören ve tanık olandık, anlamındadır.

İşte bu, onlara soru sormanın, bilgi edinmek ve Allah için bilinmeyen bir şeye dair soru sormak şeklinde olmayacağının delilidir. Aksine bu soru onları azarlamak, kusur ve ihmallerini başlarına kakmak, dolayısıyla yaptıklarının haber verilmesi için olacaktır.

Haber verilecek olan şey, kendisi dolayısıyla hesaba çekilecekleri ve yine kendisi dolayısıyla arkasından ceza görecekleri fiillerdir. Daha sonra Yüce Allah, hesap ve ceza (amellerin karşılığının verilmesi) yasasını şöylece açıkla­maktadır: “Mizan ogün haktır….”

Yani kıyamet gününde peygamberlerin de kavimlerinin de amellerinin tartılması, ağır gelen ile hafif gelen amelin birbirinden ayırt edilmesi tam bir hak ve adalet esası üzre gerçekleştirilecektir. Yüce Allah hiç bir kimseye zul­metmez. Nitekim şöyle buyurmaktadır: “Kıyamet gününe mahsus adalet terazi­lerini koyarız. Hiç bir kimseye hiç bir şeyle zulmolunmaz. Bir hardal tanesi ağırlığınca olsa bile biz onu getiririz. Hesaba çekenler olarak biz yeteriz.” (En­biya, 21/47); “Muhakkak Allah zerre ağırlığınca dahi zulmetmez. Eğer bir iyilik olursa onu kat kat artırır ve kendi nezdinden büyük bir ecir verir.” (Nisa, 4/40).

Artık kimin terazisi ağır gelirse, yani onun amel tartılan iman ve hasenatıyla kötülüklerinden daha ağır gelirse, işte onlar azaptan kurtulup cennete erişerek muradlarına kavuşanlardır. Mevâzîn (tartılar, teraziler), mîzân (tera­zi) veya mevzunun (tartılan şeyin) çoğuludur. Yani her kimin belli bir ağırlığı ve miktarı olan amelleri ağır gelirse ki bunlar hasenattır yahut da kendileri ile hasenatlarının iyiliklerinin tartıldığı şeyler ağır basarsa… İşte onlar um­duklarına nail olanlardır.

Ve her kimin de küfür ve günahlarının çokluğu sebebiyle, amellerinin tar­tısı hafif gelirse, işte onlar kendilerini ziyana uğratmış olanlardır. Çünkü onlar kendilerini mutluluktan, ebedi nimetlere nail olmaktan mahrum ettikleri gibi, cehennem azabına götürmüşlerdir.

Amel bakımından farklı dereceleriyle birlikte müminleri teşkil eden birin­ci kesim, işte kurtuluşa erenler, onlardır. Her ne kadar bazıları günahları mîktarınca azap görse dahi. Cehennemdeki aşağı doğru inen dereceleri farklı ol­makla birlikte, ikinci kesimi teşkil eden kâfirler ise gerçekten hüsrana uğra­yanlardır.

Bu husus Kur’an-ı Kerim’de bir çok yerde tekrarlanmaktadır. Yüce Al­lah’ın şu buyruğu bunlardan birisidir: “Tartıları ağır gelene gelince: İşte o hoş­nut olacağı bir hayat içerisindedir. Tartıları hafif gelenlere gelince: İşte onun varacağı yer Haviyedir. Onun ne olduğunu sana ne bildirdi? O kızgın bir ateş­tir.” (Kâria, 101/6-11).

Kıyamet gününde mizana konulacak olan şey amellerdir. Ameller her ne kadar manevî bir takım araz ise de, Yüce Allah kıyamet gününde İbni Abbas’tan gelen rivayette belirtildiği üzere onları cisimlere dönüştürecektir. Yine kabir sorusuyla ilgili olayı anlatan el-Berâ yoluyla gelen hadiste şöyle buyurulmuştur: “Ameli mümine güzel tenli, hoş kokulu bir genç suretinde gelecek, kişi, “Sen kimsin” diye soracak, o, “Ben senin salih amelinim” diyecektir.” İbni Mace, Nesaî ve İbni Huzeyme’nin İbni Mes’ud’dan rivayet ettikleri bir başka hadis-i şerifte de şöyle denmektedir: “Zekâtı ödenmeyen mal, sahibine gözleri ara­sında zehrinin şiddetinden iki kara nokta bulunan büyük bir yılan şeklinde gö­rülecektir. Sonra onu iki çenesiyle yakalayıp, “İşte ben senin malınım, ben senin hazinenim” diyecektir. Hadisin ifadesi şöyledir: “Malının zekâtını vermeyen bir kişiye malı mutlaka kıyamet günü oldukça zehirli, iri bir yılan halinde müşahhaslaştırılır ve bu yılan boynuna halka gibi dolanır. Daha sonra Resulullah (s.a.) “Allah’ın lütfundan kendilerine verdiklerinden cimrilik edenler sanmasın­lar ki…” (Âl-i İmran, 3/180) ayetini okudu.”

Tartılacak olan şeylerin insanların amelleri olduğunun delili de Ebu Davud ve Tirmizî’nin Hz. Cabir*den rivayet ettikleri şu hadis-i şeriftir: Hz. Pey­gamber buyurdu ki: “Kıyamet gününde teraziler konulur. İyilikler ve kötülük­ler tartılır. Her kimin iyilikleri kötülüklerinden bir tane ağırlığı kadar dahi ağır basarsa cennete girer. Kimin de kötülükleri iyiliklerinden bir tane ağırlığı kadar dahi ağır basarsa cehenneme gider.” “Peki iyiliklerle kötülükleri eşit olanın durumu (ne olacak)? diye sorulunca, “işte onlar A’râftakilerdir” diye buyurdu.

Kurtubî, İbni Ömer’den tartılacak olanların kulların amellerinin yazılı ol­duğu sahifeler olduğunu naklettikten sonra, şunları söyler: Doğru olan da bu­dur. Çünkü haber de bu hususta varit olmuştur ki, o da şöyledir: “Kimi Adem oğullarının mizanı hasenatı itibariyle hafif gelecekken, onda “la ilahe illallah” yazılı bir deri parçası getirilip konulacak ve terazisi ağır basacaktır.” İşte bu, üzerinde amellerin yazılı olduğu şeylerin tartılacağını, tartılacak şeylerin amellerin bizzat kendisi olmadığını, Yüce Allah’ın dilediği takdirde terazileri hafifleteceğini, yine dilediği takdirde de onları ağırlaştıracağını, bunun da te­razinin iki kefesine koyacağı amel sahifeleriyle olacağını göstermektedir.

Acaba gerçekten terazi diye bir şey var mıdır? Bu konuda ilim adamları­nın farklı görüşleri vardır. Mücahid, Dahhâk ve A’meş der ki: Tartı ve terazi (mizan), adalet ve hak ile hükmetmek anlamındadır. Burada tartının söz konu­su edilmesi bir örneklemedir. Nitekim “Bu kitap şunun ağırlığındadır, ona de­ğerdir” derken, “ona denktir, ona eşittir” demek olur. İsterse fiilî bir tartı söz konusu olmasın. Yani tartıdan maksat, amellere karşı verilecek ceza ya da mü­kâfatın takdirindeki tam adaletin ortaya çıkarılmasıdır.

Cumhur ise şöyle der: Gerçek bir tartı ve terazi vardır. Bu da Yüce Al­lah’ın kullarının amellerini bildiğini ortaya çıkarmak ve amellerinin karşılıkla­rının tespiti içindir. Zeccâc der ki: Ehl-i sünnet icma ile mizana imanı ve kıya­met gününde kulların amellerinin tartılacağını, mizanın dili ve iki kefesi oldu­ğunu, amellerle dengesinin değişeceğini kabul etmişlerdir.

Gaybî olan hususlarda ise uygun olan tutum şudur: Bunlara Kur”an-ı Ke­rim ve sünnette varit olduğu şekilde iman ederiz. Bunların şekilleri ve keyfiye­ti ile ilgili araştırmalara dalmaksızın gerçek durumlarını Yüce Allah’a havale ederiz

Advertisements