6

    RevelationCuzPageSurah
    92 476Nisa(4)

٦

وَابْتَلوُا الْيَتَامى حَتّى اِذَا بَلَغُوا النِّكَاحَ فَاِنْ انَسْتُمْ مِنْهُمْ رُشْدًا فَادْفَعُوا اِلَيْهِمْ اَمْوَالَهُمْ وَلَا تَاْكُلُوهَا اِسْرَافًا وَبِدَارًا اَنْ يَكْبَرُوا وَمَنْ كَانَ غَنِيًّا فَلْيَسْتَعْفِفْ وَمَنْ كَانَ فَقيرًا فَلْيَاْكُلْ بِالْمَعْرُوفِ فَاِذَا دَفَعْتُمْ اِلَيْهِمْ اَمْوَالَهُمْ فَاَشْهِدُوا عَلَيْهِمْ وَكَفى بِاللّهِ حَسيبًا

(6) vebtelül yetama hatta iza beleğun nikah fe in anestüm minhüm ruşden fedfeu ileyhim emvalehüm ve la te’küluha israfev ve bidaran ey yekberu ve men kane ğaniyyen felyesta’fif ve men kane fekiyran felye’kül bil ma’ruf fe iza defa’tüm ileyhim emvalehüm fe eşhidu aleyhim ve kefa billahi hasiba

yetimleri imtihan edip deneyin hatta gelince buluğ çağına, evlenme çağına eğer sezerseniz onlardan bir rüşt mallarını onlara iade edin (mallarını) yemeye kalkmayın israf edip acele ile (onlar) büyüyecekler diye (velisi olan) kimse zengin ise iffetli davransın o kimse fakir ise meşru bir surette yesin iade ettiğiniz zaman malları onlara karşılarında şahit bulundurun hesaba çekici olarak Allah yeter

(6) Make trial of orphans until they reach the age of marriage if then ye find sound judgment in them, release their property to them but consume it not wastefully, nor in haste against their growing up if the guardian is well off, let him claim no remuneration, but if he poor, let him have for himself what is just and reasonable. When ye release their property to them, take witnesses in their presence: but all sufficient is Allah in taking account.

1. ve ibtelû : deneyin, imtihan edin
2. el yetâmâ : yetimleri
3. hattâ : ta ki, … e kadar
4. izâ belegû : erince
5. en nikâha : nikâh
6. fe in ânestum : anlar, farkına varırsanız
7. minhum : onlardan
8. ruşden : malları zaptetmede ehliyet sahibi
9. fe idfeû : o zaman verin
10. emvâlehum : onların mallarını
11. ve lâ te’kulûhâ : onu yeyin
12. isrâfen : savurganlık, israf ederek
13. ve bidâren : alelacele, acele davranmak
14. en yekberû : büyüyor olmaları, büyümeleri
15. ve men kâne : idi, oldu
16. ganiyyen : zengin
17. felyesta’fif : o zaman sakınsın, çekinsin
18. ve men kâne : idi, oldu
19. fakîran : fakir
20. felye’kul : o zaman yesin
21. bi el ma’rûfi : iyilik
22. fe izâ defa’tum : vereceğiniz
23. ileyhim emvâlehum : onların mallarını
24. fe eşhidû : şahit tutun
25. aleyhim : onlar
26. ve kefâ : kâfidir
27. bi allâhi : Allah
28. hasîben : hesapları görücü, hesap gören olarak

وَابْتَلُوا deneyinالْيَتَامَى yetimleriحَتَّى kadarإِذَا بَلَغُوا ulaşıncayaالنِّكَاحَ nikah çağınaفَإِنْ آنَسْتُمْ sezersenizمِنْهُمْ onlardanرُشْدًا bir olgunlukفَادْفَعُوا hemen teslim edinإِلَيْهِمْ onlaraأَمْوَالَهُمْmallarınıوَلَا تَأْكُلُوهَا onları yemeyinإِسْرَافًا israf ederekوَبِدَارًا
alel aceleأَنْ يَكْبَرُوا büyüyecekler diyeوَمَنْ كَانَ غَنِيًّا zengin olanفَلْيَسْتَعْفِفْ iffetli olsunوَمَنْ كَانَ فَقِيرًا fakir olan daفَلْيَأْكُلْ yesinبِالْمَعْرُوفِ meşru olarakفَإِذَا دَفَعْتُمْ teslim ettiğiniz zaman daإِلَيْهِمْ onlaraأَمْوَالَهُمْ mallarınıفَأَشْهِدُوا şahit bulundurunعَلَيْهِمْ onlara dairوَكَفَى şüphesiz yeterبِاللَّهِ Allahحَسِيبًا hesap görücü olarak


SEBEB-İ NÜZUL

Hz. Aişe’den rivayet ediliyor: “Kim zengin ise iffetli davranıp yemesin.” âyet-i kerimesi yetim malı hakkında nazil olmuştur. Yine ondan rivayette şöyle diyor: “kim de fakir ise o halde ma’rûf üzere ondan yesin.” âyeti yetimin velisi olup da onun işlerini yapan, onun işlerini ıslah eden kimsenin, muhtaç durumda ise yetiminin malından yemesi hakkında nazil oldu. Yine Hz. Aişe’den gelen üçüncü bir rivayette de “Kim zengin ise iffetli davranıp yemesin, kim de fakir ise o halde ma’rûf üzere ondan yesin.” âyetinin yetimin velisi hakkında; eğer muhtaç durumda ise yetimin işlerine baktığı kadar onun malından yemesi hak­kında nazil olduğu-Zikredilmektedir  ki birbirine yakındır.

Katâde’den mürsel olarak rivayet edildiğine göre Ansardan Sabit ibn Rifâa  ve amcası hakkında nazil olmuştur. Rifaa vefatında küçük oğlu Sabit’i arkasında bırakmış, Sabit’in amcası, Hz. Peygam­ber (sa)’e gelerek: “Kardeşimin oğlu yanımda (kucağımda) yetimdir. Onun malından bana helâl olan nedir ve ona malını ne zaman geri vereyim?” diye sormuş ve Allah Tealâ da bu âyet-i kerimeyi indirmiştir.


AÇIKLAMA

Yüce Allah sefih ve savurgan kimselere insanlar için ticaret ve buna ben­zer yollarla geçimlerini ayakta tutacak bir vasıta kıldığı mallarını teslim etme­yi yasaklamaktadır. Bu yasaklama ise sefihleri hacr altına almanın delilidir.

Sefihlik (ya da hacr altına almak) ya küçüklük ya delilik ya da akıl ve dinde kıtlık, eksiklik, kötü tasarruf ya da iflâs sebebiyle olur. İflâs ise, bir kişinin bor­ca batması ve elindeki malın borcunu karşılamaya yeterli olmaması demektir. Alacaklılar hakimden hacr altına alınmasını isteyecek olurlarsa, hakim de bu borçluyu hacr altına alır.

İlim adamları ayet-i kerime ve muhatap alınanın tayini ve sefihlerden kimlerin kastedildiği hususunda farklı görüşlere sahiptir. Bu görüşlerin en meşhurları şunlardır: Sefihlere mallarını vermemek üzere muhatap alınanlar yetimlerin velileridir. Sefihler ise ya mutlak olarak yetimler yahut da fiilen mallarını saçıp savuran kimselerdir. Bir diğer görüşe göre ise muhatap bütün ümmettir. Yasak da her türlü sefihi kapsamına alır. İbni Abbas ve İbni Mes’ud (r. anhum) derler ki: Burada hitap insanlar arasında aklı eren herkesedir. Se­fihlerden kasıt ise kadınlar ve küçüklerdir. Maksat da bunlar arasından reşit olmayan kimselere malın verilmesinin yasaklanmasıdır. Buna göre bu yasak küçük, deli ve savurganlığı sebebiyle hacr altına alman herkesi kapsar.

Birinci görüşe göre, mallar muhatap olan velilere ait zamire izafe olur. As­lında malın yetimlere ait olmasına rağmen böyle bir izafenin yapılması, bu mallan koruma hususunda onları titiz davranmaya itmek içindir. Bu da yetim­lerin mallarını kendi mallan gibi gözetmekle olur. Çünkü yetim ile velisi ara­sında belli bir nesep bağı vardır. İkinci görüşe göre ise mallar lafzın hakikatine uygun olarak muhatap alınanların zamirine izafe edilmiştir. Yani mallar üm­mete ait gösterilmiştir.

Yüce Allah’ın, “Allah’ın sizin için geçimlik kıldığı mallarınızı” buyruğu­nun anlamı ise şudur: Mallar hayatı ayakta tutan unsurdur. Geçimin, işlerin düzene girmesine sebeptir. Ümmetler mal ile ilerler, uygarlık yapısını yüksel­tir. Fert ve toplum mal ile mutlu olur. Düşmanlara karşı zafer de yine onunla gerçekleşir. Selef ise, “Mal müminin silâhıdır; Allah’ın kendisi dolayısıyla beni hesaba çekeceği bir mal bırakmak, benim için insanlara muhtaç olmaktan da­ha hayırlıdır” derdi. Rivayet edildiğine göre Süfyan’ın ticaret yaptığı bir malı vardı. Kendisine “Bu ticaret malı seni dünyaya yaklaştınr” denilince şöyle de­di: “Bu ticaret malı dünyaya yaklaştınyor olabilir. Ama beni dünyaya karşı ko­rumuştur da.” Yine selef şöyle derdi: “Ticaret yapın ve kazanın. Çünkü sizler öyle bir zamanda bulunuyorsunuz ki, biriniz muhtaç düşecek olursa, bu ihtiya­cı dolayısıyla ilk yiyeceği şey kendi dini olacaktır.”

Malın hayatın işlerinin düzenlenmesine araç kılınması onun işletilmesini, arttınlmasını gerektirir. Ancak bu, malı yığmak, saklayıp biriktirmek için ol­mamalıdır. Ayrıca hikmetli ve harcamalarda iktisatlı davranmak suretiyle ma­lın idare edilmesini de gerektirir. Nitekim Kur’an-ı Kerim şu buyruğu ile mü­minlere bu yolu göstermiştir: “Ve onlar ki infak ettiklerinde israf da etmezler, cimrilik de göstermezler; bunun arasında orta bir yol tutarlar.” (Furkân, 25/67). Peygamber (s.a.) de iktisatlı davranmayı teşvik etmiştir. Ahmet, İbni Mes’ud’dan, “İktisatlı davranan fakir düşmez” sözünü rivayet ettiği gibi, Tabe-rânî ve Beyhakî de İbni Ömer’den şöyle dediğini rivayet etmektedirler: “Harca­malarda iktisat geçimin yarısıdır. İnsanlara sevgi göstermek aklın yarısıdır. Güzel bir akıl da ilmin yansıdır.”

Yüce Allah’ın, “Kendilerine bunlardan yedirin, giydirin” buyruğunun anla­mı da şudur: Yani onların malları, geçimlerini ve yiyecek ihtiyaçlarını karşıla­yabilecek şekilde olsun. Bunu da mallarını ticaretle arttırarak yapınız. Böyle­likle yapılacak olan harcama, mallarının nemasından ve kârından olsun. Ser­mayeden olmasın ki, bu harcamalar mallarını bitirip tüketmesin. İşte malların yiyimleri ve giyimleri için bir yer olarak tespit edilmesinden anlaşılan budur. O bakımdan Yüce Allah “bunlardan” buyruğunda (minhâ) değil de (fîhâ) diye buyurmuştur.

Yüce Allah’ın, “Bir de onlara güzel söz söyleyin” buyruğunun anlamı da şu­dur: Yani her veli velayeti altında bulunan kişiye gönlünü hoş edecek güzel söz­ler söylesin ve ona güzel vaatlerde bulunsun. Meselâ, küçüğe şöyle desin: “Bu mal senin malındır. Ben bu mal üzerinde ancak güvenilir bir vekilim. Büyüdü­ğünde bu malı sana vereceğim.” Şayet o küçük sefih (kıt akıllı) ise ona öğüt ve­rir, nasihat eder ve israf ve savurganlığı terk etmeye teşvik eder. Bunun sonu­cunda fakir düşmenin, insanlara muhtaç olmanın kaçınılmaz olacağını anlatır. Güzel (ma’rûf) söz, şer’an veya aklen güzel görülen ve bunun içinde insanın nefsini rahatlatan söz yahut davranıştır. Münker ise şer’an veya aklen çirkinli­ği dolayısıyla nefsin hoş görmediği şeydir.

Yetimlere mallarının verilmesinin emredilmesinden sonra Yüce Allah bu malın verileceği zamanı ve bundan önceki durumları açıklamaktadır ki bu da o yetimlerin sınanmasıdır. Yüce Allah bizlere mallarını kendilerine teslim et­meden önce yetimleri sınamamızı emretmektedir. Evlenme yaşına geldikleri vakit ki bu da evlenme yaşıdır onları denemekle emrolunduk. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sizden çocuklar ergenlik yaşına geldiklerinde…” (Nûr, 24/59) yani bulûğ yaşına vardıklarında. Bu ise mükellef olmanın sınırı­dır. Bu da ya ihtilâm ile olur ya da kızın ay hali görmesiyle olur ya da belli bir yaşı doldurmakla olur. Bu yaş ise Şafiî ve Ahmed’in görüşüne göre on beştir. Bu yaşa gelip de reşit oldukları takdirde, yani koruma, yönetme, artırıp ge­nişletme hususlarında güzel tasarrufta bulunabildikleri zaman mallarını kendilerine teslim ediniz. Aksi takdirde onların reşit olduklarını görünceye kadar sınamaya devam ediniz. Ebu Hanife’nin görüşüne göre ise, yetim yirmi beş yaşına ulaştığı takdirde reşit olmasa dahi, malı kendisine teslim edilir. Çünkü bundan önceki ayet-i kerimede, “Yetimlere mallarını veriniz” diye buyurulmaktadır. Diğer taraftan ergenlik yaşına gelip de imanı ve küfrü mute­ber olan bir kimseye malını teslim etmemek zulme benzer bir şeydir. Ayrıca böyle bir davranış onun insan oğlu olma haysiyetini de ayaklar altına almak­tır. Fakat ayet-i kerimenin zahiri bulûğa erseler dahi reşit oldukları görülme­dikçe mallarının verilmeyeceğini ortaya koymaktadır. Cumhurun görüşü de budur.

Ebu Hanife ve Şafiî’nin görüşüne göre sınama, ergenlik yaşından önce olur. Buna delil ise gaye (nihai nokta)yi ifade etmek üzere kullanılan (hattâ) = …e, a kadar” edatıdır. Malik’in görüşüne göre ise bu bulûğdan sonra olur.

Ebu Hanife buna bağlı olarak velinin izni ile aklı eren mümeyyiz küçüğün tasarruflarını sahih kabul etmiştir. Çünkü bu bir sınamadır. Bu sınama ise ve­linin küçüğe alışveriş yapmasına izin vermesi ile ortaya çıkabilir. Bu da böyle birisinin tasarrufunun sahih olmasını gerektirir.

Şafiî ise der ki: Sınama tasarruf iznini gerektirmediği gibi, öyle bir izne bağlı olması da gerekmez. Aksine deneme küçüğün durumuna uygun bir şekil­de tasarruf olmaksızın da yapılabilir. Meselâ, ticaret yapan birisinin oğlu ak-din tamamlanmasından öncesine kadar alım ve satım hususunda denenir. Akit o noktaya geldi mi dilediği takdirde veli akdi gerçekleştirebilir. Eğer tasarruf hususunda küçüğe fiilen izin caiz olsa, küçükken malın da ona verilmesi caiz olur. Çünkü malının ona verilmesinin engellenmesinin sebebi, tasarrufunun sahih olmamasıdır. Aynı şekilde küçüğün kendi malındaki tasarrufu da malı­nın ona verilmesine bağlıdır. Malının ona verilmesi ise bulûğ ve ondan sonra reşitlik olmak üzere iki şartın gerçekleşmesine bağlıdır.

Şafiî’ye göre reşitlik, din ve malî konularda salâhtır.

Cumhura göre ise reşitlik, yalnızca malî konularda salâhtır. Daha sonra Yüce Allah şu buyruklanyla velilere bazı şeyleri yasaklamaktadır: Zorunlu bir ihtiyaç olmaksızın ergenlik yaşına varmadan önce yetimlerin mallarını çabucak tez elden çıkarmak için yemeyiniz. Yani onların mallarını sizden alacakları yaşa gelmezden önce çabuk davranarak onları yemeye kalkışma­yınız.

İsrafsız olarak ve ergenlik yaşma gelmeden önce ölür korkusuyla eli çabuk tutmak söz konusu olmaksızın, yaptığı işin ve kontrolünün karşılığı olarak ye­timin malından yemek zorunda kalan muhtaca gelince: Eğer velayeti altında bulunan yetimin malına ihtiyacı olmayan zengin bir kimse ise, yetimin malın­dan yemeyip asillik göstersin. Fakir kimse ise yetimin malından açlığını gide­recek, avretini örtecek kadar zorunlu ihtiyacı kadarını yesin. Bunu Ahmed’in Abdullah b. Amr’dan yaptığı şu rivayet de desteklemektedir: Bir adam Resulullah (s.a.)’a, “Benim bir malım yok, himayem altında bir yetimim var” diye soru sorar. Hz. Peygamber ona şöyle der: “İsraf etmeksizin, kendin için mal biriktir­mek yoluna gitmeksizin, saçıp savurmaksızın ve malını korumaya kalkışmaksızın yahut onun malını feda ederek kendi malını kurtarmak yoluna gitmeksi­zin yetiminin malından yiyebilirsin.”

el-Cassâs  Yüce Allah’ın, “Büyüyecekler diye onları israfla tez elden ye­meyin” buyruğunu büyüme sınırına gelmesi halinde aklı başında olduğu tak­dirde reşitliğinin görülmesi şartına bağlı kalmaksızın, yetimin malını almaya hak kazandığına delil göstermektedir. Çünkü bulûğdan sonra reşitliğin görülmesi şartı koşulmuştur. Yine el-Cessas bu ayet-i kerimeyi şuna delil gösterir: Büyüme yaşına geldikten sonra yetimin malını elinde tutmak veli için caiz de­ğildir. Eğer bu böyle olmasaydı burada “büyüme”nin söz konusu edilmesinin bir anlamı olmazdı. Zira yetimin velisi, büyümeden önce de sonra da yetimin malında hak sahibi olurdu. İşte bu da yetim büyüme sınırına geldiği takdirde malının kendisine verilmesi hakkını kazandığını göstermektedir. Ebu Hanife bu hususta büyüme sınırım yirmi beş yaş olarak kabul etmiştir. Çünkü bu yaş­taki bir kimse dede olması ihtimal dahilindedir. Dede olabilecek yaşta olup da büyükler arasında sayılmamasına ise imkân yoktur.

Şafiîler ise der ki: Yüce Allah’ın, “Büyüyecekler diye” buyruğundan kasıt reşit olarak bulûğa ermeleridir. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğu ile amel etme­nin bir gereğidir: “Evlenme çağına erdikleri zamana kadar deneyin. Şayet on­larda bir reşitlik görürseniz, mallarını kendilerine teslim edin.” Yüce Allah bu­nu büyüme diye ifade etmiştir. Zira adam olma yaşma gelen kimsenin reşit ol­duğu çoğunlukla görülen bir durumdur.

İlim adamları şöyle bir soru sorarlar: Acaba velinin yetimin malından ye­dikleri, yaptıklarına karşılık olarak bir ücret sayılır mı sayılmaz mı? Hanefîle-rin görüşüne göre bu bir ücret değildir. Başkalarının görüşüne göre ise bu bir ücrettir ve bunlar zengin ile fakir arasmda fark gözetmezler. Nitekim bir ücret karşılığı yapılan bütün işlerde kıyas bunu gerektirir (yani zengin ile fakir ara­sında fark olmaması gerekir). O takdirde Yüce Allah’ın, “Zengin olan kaçınsın” buyruğundaki emir de mendup olma şeklinde yorumlanır. Fıkhî kaide ise bu ücretin veliye ister yetsin ister yetmesin ecr-i misil ile belirlenmesini gerektir­mektedir.  Daha sonra Yüce Allah malın ödenme yolunu şöylece açıklamak­tadır: Ey veliler ve vasiler! Sizler malları yetimlere teslim ettiğiniz takdirde onlar tarafından malların kabzedildiğine ve bu konuda zimmetinizin ibra olun­duğuna dair şahit tutunuz. Çünkü -daha önce sözü geçen önce bulûğ, sonra re­şitlik şartlarına riayet ettikten sonra- bu şekilde şahit tutmak sizin itham al­tında kalmanız ihtimalini uzaklaştırır; bu konuda dava edilmenize imkân ver­mez ve emanete daha uygundur.

Bu ayet-i kerimenin zahiri ile amel etmenin bir gereği olarak Malikîlerle Şafiîlere göre böyle bir şahit tutmak vaciptir. Çünkü bu şekilde şahit tutmayı terk etmek, karşılıklı davalaşmaya, mahkemeleşmeye götürür. Ayrıca emir kipi vücup ifade eder. Hanefiler ise böyle bir şahit tutmayı mendup kabul ederler. Bunun vücup ifade etmesine mani olan karine ise, vasinin emin bir kimse ol­masıdır. Emin bir kimsenin, kendisine güvenene malını verdiği iddiasında bu­lunacak olursa, yemini ile birlikte sözü doğru kabul edilir. Yüce Allah’ın, “He­sap sorucu olarak Allah yeter” buyruğu ise böyle bir belgelendirmenin gerek­mediği hususunda lehlerine delildir. Bunun anlamı da şöyle olur: Sizinle ye­timler arasında Yüce Allah’tan daha iyi bir tanık bulunamaz. Böyle bir açıkla­ma Said b. Cübeyr’den rivayet edilmiştir.

Vasinin, malı, baliğ olduktan sonra yetime teslim ettiği iddiası ve küçük­ken ona yaptığı harcamalar hususunda vasinin sözü doğru kabul edilir mi?

İmam Malik ve Şafiî der ki: Sözü doğru kabul edilemez, çünkü vasi malik değildir. İmam Ebu Hanife ve arkadaşları ise, doğru kabul edilir, derler. Çünkü vasi emindir, eminin ise emin olarak görülmeye devam ettiği sürece yemini ile sözü doğru kabul edilir.

Daha sonra Yüce Allah ayet-i kerimeyi küçük büyük bütün işleri koruyup gözettiğini vurgulayarak sona erdirmekte ve hesaba çeken olarak kendisinin yeterli olduğunu hatırlatmaktadır. Yani sizi gözetleyen ve gizleyip açıkladığınız şeyler dolayısıyla hesaba çeken olarak Allah yeter.

Advertisements