26

٢٦

فَاَذَاقَهُمُ اللّهُ الْخِزْىَ فِى الْحَيوةِ الدُّنْيَا وَلَعَذَابُ الْاخِرَةِ اَكْبَرُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ

(26) fe ezakahümüllahül hizye fil hayatid dünya ve leazabül ahirati ekber lev kanu ya’lemun
Böylece Allah onlara dünya hayatında zilleti tattırdı âhiret azabı elbette daha büyüktür eğer bilmiş olsalardı

(26) So Allah gave them a taste of humiliation in the present life, but greater is the Punishment of the Hereafter, if they only knew.

1. fe : böylece, artık
2. ezâka-hum(u) : onlara tattırdı
3. allâhu : Allah
4. el hızye : zillet, rezillik, horlanma ve aşağılanma
5. : içinde, de
6. el hayâti ed dunyâ : dünya hayatı
7. ve le : ve gerçekten, elbette
8. azâbu : azap
9. el âhireti : ahiret
10. ekberu : daha büyük
11. lev : eğer, şâyet
12. kânû : oldular
13. ya’lemûne : biliyorlar


AÇIKLAMA

“Allah’ın, göğsünü İslâm’a açtığı kimse, Rabbinden bir nur üzerinde değil mi?” Yani Allah’ın, göğsünü İslâm için açtığı ve dolayısıyla İslâm’ı ka­bul edip onunla hidayete erişen kimse, ki bu hidayet sebebiyle, Rabbin­den gelen ve üzerine inen bir nur ve basiret üzeredir. Bu, marifet ve hakkı bulma nurudur- yaptığı kötü seçim, içinde bulunduğu gaflet ve cehalet sebebiyle kalbi katılaşmış -ve bu suretle dalâletin karanlıklarında, cehaletin afetlerinde- olan kimse gibi midir?

Bu ayetin ifade ettiği anlam şudur: Hidayeti bulmuş ve İslâm’a girme­ye muvaffak olmuş kimse ile kalbi katı ve haktan uzak olan kimse bir de­ğildir. Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurmaktadır: “Ölü iken kendisini dirilt­tiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyebileceği bir ışık verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayan kimse gibi olur mu?” (En’âm, 6/122), “Allah kimi doğru yola iletmek isterse, onun göğsünü İs­lâm’a açar.” (En’âm, 6/125).

İbni Merdüveyh, İbni Mesud (r.a.)’un şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Yâ Rasulallah!” dedik, “Yüce Allah’ın “Allah’ın göğsünü İslâm’a açtığı kimse Rabb’inden bir nur üzere değil mi?” kavl-i ilâhisinde geçen “göğsün İslâm’a açılması” nasıl olmaktadır?” Şöyle buyurdu: “Nur kalbe girdiği za­man kalp açılır ve inşirah bulur.” Biz bu sefer de, “Yâ Rasulallah! Bunun alâmeti nedir?” diye sorduk; “Ebedilik yurdu olan ahirete yönelme, geçici ve aldatıcı olan dünyaya bağlanmayı bırakma ve ölüm gelmeden önce ona hazırlanmadır. ” buyurdu.

Tirmizî de Nevâdiru’l-Usûlde İbni Ömer (r.a.)’in şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Adamın biri şöyle dedi: “Yâ Rasulallah! Hangi mümin daha akıl­lıdır?” Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: “Ölümü daha çok anan ve ona daha fazla hazırlık yapandır. Nur kalbe girdiği zaman kalp yayılır ve ge­nişler.” Orada bulunanlar, “Bunun alâmeti nedir yâ Rasulallah?” diye sor­dular. Şöyle buyurdu: “Ebedilik yurdu olan ahirete hazırlanma, geçici ve al­datıcı olan dünyaya bağlanmayı bırakma ve ölüm gelmeden önce ölüme ha­zırlanmadır.”

Bundan sonra Yüce Allah ayetin ilk cümlesindeki üslup gereği eksilti­len, düşülen ifadeye delâlet olsun diye kalpleri katılaşmış olanların cezası­nı zikretmekte ve şöyle buyurmaktadır:

“Allah ‘ı anmaya karşı kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun. On­lar apaçık bir sapıklık içindedirler.” Yani Allah Tealâ zikredildiği zaman kalpleri yumuşamayan, anlamayan ve kavramayan kimselere şiddetli azap olsun. Bu kimseler haktan sapmak suretiyle içine düştükleri açık dalâlet­te kalpleri katılaşmış ve insanların tümü için aşikâr bir tehlike oluşturan kimselerdir.

Tirmizî, İbni Ömer (r.a.)’in şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Hz. Pey­gamber şöyle buyurdu: “Allah’ı zikretmek dışında fazla konuşmayın. Zira Allah’ın zikri dışında fazla konuşmak, kalp katılığı doğurur. İnsanları Allah’tan en fazla uzaklaştıran şey, katı kalptir.”

Ebû Sa’îd Hudrî (r.a.)’nın de şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Hz. Pey­gamber şöyle buyurdu: “Yüce Allah şöyle buyurdu: “İhtiyaçları alicenap ve yüksek ruhlu kimselerden isteyin. Zira ben onlarda rahmetimi var ettim. Kalpleri katı olan kimselerden birşey istemeyin. Zira ben gazabımı onlarda var ettim.”

Mâlik b. Dînâr da şöyle demiştir: “Kula, kalp katılığından daha büyük bir ceza verilmemiştir. Allah Tealâ’nın gazap ettiği hiçbir kavim yoktur ki, Allah onların kalplerinden rahmet ve merhameti söküp almamış olsun.”

Bunun ardından da Yüce Allah, göğsü açan Kuranı tavsif etmekte ve şöyle buyurmaktadır: “Allah sözün en güzelini, birbirine benzer, ikişerli bir Kitap halinde indirdi. Rab’lerinden korkanların ondan derileri ürperir; sonra derileri ve kalpleri Allah’ın zikrine yumuşar.” Yani sözlerin en güzelini -ki o, Kur’an’dır- Allah indirir. Çünkü Kur’an’da hayırlar, bereketler, hususi ve umumi faydalar vardır. O, nazm (tertip) güzelliğinde, sağlamlık ve icazda, (ifade sanatında) anlam sıhhatinde, açıklama kuvvetinde ve belağatın zir­vesinde olmak bakımından ayetleri birbirine benzer bir Kitaptır. Onda kıs­salar, öğütler, emir ve nehiylerden ibaret hükümler, müjde ve tehditler tek­rar tekrar zikredilmiştir. O, tekrar tekrar tilâvet edilir, ama ne okuyana sı­kıntı verir, ne de dinleyene bıkkınlık getirir.

Azap ayetleri zikredildiği zaman, Allah’tan korkanların derileri ürpe­rir; -nitekim Zeccâc, Kur’an’dan derilerin ürpermesinin anlamının, ondaki azap ayetleri okunduğu zaman insanın ürpermesi olduğunu söylemiştir-ondaki tehdit dolayısıyla nefsi bir titreme alır. Ancak daha sonra rahmet ayetlerini duyunca deriler ve kalpler sükûnete ulaşır ve kendini emniyet içinde hisseder. Katâde şöyle demiştir: “Bu ayette velilerin özelliği anlatılmaktadır. Burada onların derilerinin ürperdiği, daha sonra da kalplerinin, Allah’ın zikriyle huzur bulduğu bildirilmekte; onlar, akılları gitmekle ve baygınlık geçirmekle nitelendirilmektedir.

Hz. Ebû Bekir’in kızı Esma (r.a.)’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Hz. Peygamberin ashabının, -Allah Tealâ’nın kendilerini anlattığı gibi-Kur’an okunduğu zaman gözleri yaşarır, derileri ürperirdi.” Ona, “Günü­müzde bazı kimseler var ki, Kur’an okunduğu zaman kimi baygınlık geçi­rip yere yığılıyor.” dendi. O da şöyle karşılık verdi: “Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım.”

“İşte bu, Allah’ın rehberidir. Dilediğini bununla doğru yola iletir.” Yani bu Kitap veya Kur’an, Allah’ın hidayetidir; O, dilediği kimseyi bununla hi­dayetine erdirir ve İslâm’a girmeye muvaffak kılar. Bu, Allah’ın hidayete erdirdiği kimsenin özelliğidir. Bunun aksi durumda olan kimse ise, Allah’ın dalâlete soktuğu kimsedir.

“Ama Allah kimi sapıklığında bırakırsa, artık ona yol gösteren olmaz.” Yani Allah Tealâ, fasık ve facirlerden kimi Kur’an’a imandan nasipsiz hor ve zelil kılmışsa, ona yol gösteren kimse bulunamaz.

Daha sonra Yüce Allah, hidayete eren ile dalâlete sapan kimse arasın­da ayrım yapılmasının sebebini beyanla şöyle buyurmaktadır: “Kıyamet günü yüzüyle o en kötü azaptan korunmaya çalışanın hali nice olur?” Bu ayet, Yüce Allah’ın şu kavl-i ilâhisine benzemektedir: “O halde ateşin içine atılan mı daha iyidir, yoksa kıyamet günü güvenle gelen mi?” (Fussilet, 41/40). Dolayısıyla bu ayetin anlamı da şöyledir: “Cehenne­me yüzü koyun düşen ve kıyamet günü şiddetli azaba karşı, yüzünden baş­ka kendisiyle korunacağı birşey bulamayan kimse; güvende olan, başına korkulan veya arzu edilmeyen hiçbir şey gelmeyen, korkulan durumlara karşı herhangi bir endişe taşımayan, aksine, Allah’ın cennetinde her türlü kötülükten selâmette ve mutmain bir durumda bulunan kimse gibi midir?” Yani bu ikisi elbette bir değildir. Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurmaktadır: “Şimdi, yüzüstü kapanarak yürüyen mi doğru gider, yoksa yolda düzgün yürüyen mi?” (Mülk, 67/22).

“Ve zalimlere: “Kazandığınızı tadın” denmiştir.” Yani kâfirlere, “Dün­yadayken kazandığınız ma’siyetlerin karşılığını tadın” dendiği zaman. Ni­tekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “İşte nefisleriniz için yığdıklarınız! Yığdıklarınızı tadın!” (Tevbe, 9/35).

Daha sonra Allah Tealâ, dünya hayatında geçmiş ümmetler içinde peygamberleri yalanlayanların azabını zikretmekte ve şöyle buyurmakta­dır: “Onlardan öncekiler de yalanladılar. Bu yüzden hiç farkına varmadık­ları bir yönden onlara azap geldi. Allah, dünya hayatında onlara rezillik tattırdı. Ahiret azabı elbette daha büyüktür, keşke bilselerdi.” Yani peygam­berleri yalanlayan bazı geçmiş ümmetleri Allah, günahlarından ötürü he­lak etti. Onlara azap, hiç beklemedikleri bir yönden geldi. Bu esnada onlar kendilerini güvende hissediyorlardı ve gaflet içindeydiler. Bu durumday­ken Allah Tealâ, indirdiği azap ve felâket ile onlara horluğu ve zelilliği tat­tırdı. Yerle bir olmak, domuz, maymun gibi hayvanlara dönüştürülmek, öl­dürülmek, esir edilmek ve benzeri diğer hususlar, onların çarptırıldığı ce­zanın bazı türleridir.

Öte yandan ahiret azabı ise, onların dünyada başlarına gelenlerden daha şiddetli, elem verici ve daha büyüktür. Çünkü ahiret azabı son derece şiddetli ve devamlıdır. Keşke onlar bilen, düşünen ve ilminin gereğince amel eden kimseler olsalardı!