202

٢٠٢

وَاِخْوَانُهُمْ يَمُدُّونَهُمْ فِى الْغَىِّ ثُمَّ لَا يُقْصِرُونَ

(202) ve ihvanühüm yemüddünehüm filgayyi sümme la yuksirun

onlar kendi kardeşlerini azgınlık noktasında destekler sonra yakalarını bırakmazlar

(202) But their brethren (the evil once) plunge them deeper into error, and never relax (their efforts).

1. ve ihvânu-hum : ve onların kardeşleri
2. yemuddûne-hum : onları sürüklerler (uzatırlar, çekerler)
3. fî el gayyi : gayyın içine (cehenneme)
4. summe : sonra
5. lâ yuksirûne : vazgeçmezler

وَإِخْوَانُهُمْ kardeşlerine gelinceيَمُدُّونَهُمْ onları da sürüklerlerفِي الغَيِّ sapıklığaثُمَّ sonra daلَا يُقْصِرُونَ yakalarını bırakmazlar


AÇIKLAMA

Birinci ayet üç fazilet esasını içine alır:

1- Af yolunu tutma: İnsanların davranışlarında ve işlerinde, onlara zor ge­leni teklif etmeden kolayı benimseme, hoşgörülü davranma, zorluk değil, ko­laylık gösterme. Nitekim Ahmed, Şeyhayn, Nesai’nin Enes b. Malik vasıtasıyla, Hz. Peygamber (s.a.)’den rivayet ettiği hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız, müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.” Affın içine, akrabadan ilgisini kesenlerle ilgilenmek, günah işleyenleri affetmek, müminle­re iyi davranmak gibi, Allah’a itaatkâr kimselerin davranışları da girer.

Böylece insanlardan hoşgörü ve kolaylık isteniyor. Malî konularda şidde­tin bırakılması, insanlara davranışta iyi ve güzel davranılması, kabalık ve sertliğin terkedilmesi arzu olunuyor. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “Eğer kaba, katı kalbli olsaydın, elbette onlar etrafından dağılırlardı” (Âl-i İm­ran, 3/159). Hak dine, yumuşaklıkla ve nezaketle davet etmek de, bu kısma da­hildir. Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “Onlarla mücadeleni en güzel (yol) hangisi ise onunla yap” (Nahl, 18/125).

Kısacası aftan amaç, sözde ve işte insanlara kolaylık, hoşgörü yolunu tut­mak, zorluk ve meşakkati gidermektir. Tirmizî ve Malik’in tahricine göre, Hz. Peygamber (s.a.) iki şey arasında muhayyer bırakıldığı zaman -günah olmadık­ça- onlardan en kolayını tercih ederdi.

2- İyilikle emir: “Örf,” şeriatın emrettiği, insanların hayırlı gördüğü, akıllı kimselerin beğendiği şeydir. Maruf, itaat, iyilik ve insanlara ihsanı içine alan bir isimdir. Bunda hoşgörü ve kolaylık caiz değildir. İnsanlar arasında muame­lat ve adetlerde bilinen şey geçerlidir. Kur”an’da maruf, ancak önemli konular­da geçer. Nitekim Cenab-ı Hak, İslâm ümmetinden bahsederken şöyle buyurur: “Sizden hayra davet eden, iyiliği emreden kötülükten alıkoyan bir topluluk bu­lunsun” (Âl-i İmran, 3/104).

Eşler arasındaki hakları açıklarken, Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “Erkekle­rin kadınlar üzerinde bulunan hakları gibi kadınların da erkekleri üzerinde hakları vardır” (Bakara, 2/228). Evlilik bağının korunmasını isterken marufu emreder: “Ya iyilikle tutmak veya güzellikle salmaktır” (Bakara, 2/229). Başka bir ayette de şöyle buyurur: “Hem kadınları boşadığınızda iddetlerini bitirdiler mi artık onları ya iyilikle tutun veya iyilikle salın” (Bakara, 2/231).

3- Cahillerden yüz çevirmek: Cahillere ve düşük kimselere, fiillerinin aynısıyla karşılıkta bulunmamak, onlarla birlikte olmayı terketmek, kendini onlar­dan korumak, onlarla tartışmamak, onlara karşı yumuşak davranmak, kötü huylarına sabretmek, seni üzen şeylerine göz yummak. Ahmak bir cahilin insa­nı üzebilecek bir şey konuştuğunda yüz çevirmek. Afla karşılık vermek. Cenab-ı Hak müminlerin vasıflarını anlatırken şöyle buyurur: “Onlar, bolluk ve dar­lıkta infak edenler, öfkelerini yutanlar ve insanları affedenlerdir” (Âl-i İmran, 3/134). Affın fazileti hakkında da Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “Bağışlamanız ise, takvaya daha yakındır” (Bakara, 2/237).

Bu üç prensip, insanın başkalarıyla olan ilişkileriyle ilgili şeylerde fazilet ve güzel ahlâkın temelleridir. İkrime şöyle demiştir: Bu ayet nazil olunca, Pey­gamber Efendimiz: “Ey Cibril, bu nedir?” dedi. Cibril: “Rabbin, seninle ilişkisi­ni kesene ilgi göstermeni, sana vermeyene vermeni, sana zulmedeni affetmeni söylüyor” dedi. Taberî ve başkaları, Cabir’den bunun benzerini rivayet derler.

Cafer es-Sadık (r.a) şöyle demiştir: “Allahu Teâlâ, Peygamber (s.a.)’e güzel ahlâkı emretti. Kur’an’da, güzel ahlâkı özetleyen en güzel ayet budur. Abdullah b. Zübeyr şöyle demiştir: “Vallahi, Allah bu ayeti insanların ahlâkı hakkında indirdi.” Tirmizî’nin rivayet ettiği hadis-i şerifte Resulullah’ın şöyle dediği riva­yet olunmuştur: “Mizanda en ağır gelecek şey, güzel ahlâktır.”

Kötülüklerinden korunmak için cahillerden, bozgunculuk ve şerlerinden kurtulmak için şeytanlardan yüz çevrilmesi emrolundu. Cenab-ı Hak: “Şeytan­dan bir vesvese gelirse” buyurmuştur. Yani şeytan sana vesvese vermek için yaklaşır, kalbine emrolunduğun şeyin aksini sokarsa, seni cahilden yüz çevir­mekten engelleyen ve seni onu cezalandırmaya iten bir durum gelirse, hemen Allah’a sığın. Bu halden kurtulmak için Allah’a iltica et, kalbinde ve dilinde Allah’ı an. Şeytanın vesvesesini senden gidersin. Allah, cahillerin cahilliklerin­den dolayı söylediklerini, şeytanın dürtüsünden Allah’a sığınmalarını ve diğer mahlukatının sözlerini işitir. Ona hiçbir şey gizli kalmaz. O, her şeyi bilendir.

Şu ayette, Kur’an okurken istiaze istenmektedir: “Kur’an’ı okuduğun za­man o kovulmuş şeytandan Allah’a sığın” (Nahl, 16/98-99).

“Eğer şeytandan bir vesvese gelirse” gibi ayetlerde hitap, başta Resulullah (s.a.) olmak üzere bütün mükellefleredir. Çünkü şeytan, bütün insanların kal­bine vesvese atar. Nitekim Müslim, Aişe ve İbni Mesud’dan, Peygamber (s.a.)’in şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Hepinizin cinnilerden bir arkadaşı vardır. Ancak Allah ona karşı bana yardım etti de, o müslüman oldu.”

Sonra Allahu Teâlâ, şeytanın vesveselerinden kurtulma yolunu açıklaya­rak şöyle buyurdu: “Sakınan kimseler, şeytandan bir vesvese dokunduğu zaman iyice düşünürler.” Doğruyu görürler, hak ve iyilik yolunu bilirler. Şeytanın onla­ra verdiği vesveseyi giderirler, şeytana tabi olmazlar. Basiretli, bilgili ve akıllı davranırlar. Bulundukları halden uyanıp doğru yolu bulurlar. Şeytandan Allah’a sığınma, bir korunma işidir. Şüphesiz korunma ilaçtan daha hayırlıdır. İnsan, bir masiyete düştüğü zaman, tevbe ederek günahını affetmesi için Allah’a döner.

İnsanda, hayra ve şerre karşı bir özlem vardır. Mücahedesi, nefsinin hevasına, şeytanın vesvesesine üstünlük sağlaması oranında Allah tarafından ödül­lendirilir. Tirmizî, Nesaî ve İbni Hibban’ın İbni Mesud’dan rivayet ettiği hadis­te Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz şeytan da, melek de, insanda konaklar. Şeytanın konaklaması insanı şerre ve hakkı yalanlamaya itmek, mele­ğin konaklaması ise, hayra ve hakkı tasdike yöneltmektir. Kim bu ikinci hali hissederse, bilsin ki o Allah’tandır. Bundan dolayı Allah’a hamdetsin. Birinci durumu hisseden kimse ise, hemen şeytandan Allah’a sığınsın. Sonra Resulul­lah şu ayeti okudu: “Şeytan sizi fakirlikle korkutur, size kötü şeyi emreder.”

Sonra Allahu Teâlâ, şeytanın bozguncu cahiller üzerindeki etkisinin sınırı­nı zikrederek: “Onların kardeşleri” buyuruyor. Yani şeytanın kardeşleri, mut­taki değillerdir. Şeytan, onları saptırır, onlara yardımcı olur, destekte bulunur. Onları saptırmaktan, fesada maruz bırakmaktan geri durmazlar. Onların şer ve fesatta ısrar etmelerini sağlarlar. Çünkü onlar, şeytan kendilerine vesvese verdiği zaman Allah’ı anmazlar. Onun vesveselerinden -ya imansızlıklarından ya da kalblerinde takva olmadığı için- Allah’a sığınmazlar

Advertisements