22

٢٢

اَلَّذى جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَاءَ بِنَاءً وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَاَخْرَجَ بِه مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ فَلَا تَجْعَلُوا لِلّهِ اَنْدَادًا وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ

(22) Ellezi ceale lekümül erda firaşev ves semae binaan ve enzele mines semai maen fe ahrece bihi mines semerati rizkal leküm fe la tec’alu lillahi endadev ve entüm ta’lemun

O ki sizin için arzı (yeryüzünü) döşek yaptı ve semayı (gökyüzünü) bina (yaptı) ve semadan su indirdi de onunla sizin için mahsullerden bir rızık çııkartmıştır sizler bilerek Allah’a denkler koşmayın

(22) Who has made the earth your couch and the heavens your canopy and sent down rain from the heavens and brought forth therewith fruits for your sustenance then set not up rivals unto Allah when ye know (the truth).

1. ellezî : o ki, ki o
2. ceale : kıldı, yaptı
3. lekum : sizin için, size
4. el arda : arz, yeryüzü
5. firâşen : döşek, yatak
6. ves semâe (ve es semâe) : ve sema, gökyüzü
7. binâen : bina olarak (kubbe şeklinde)
8. ve enzele : ve indirdi
9. min : den
10. es semâi : sema, gökyüzü
11. mâen : su
12. fe : o zaman, böylece
13. ahrece : çıkardı
14. bi-hi : onunla
15. min : den
16. es semarâti : ürünler, meyveler, mahsuller
17. rızkan : rızık
18. lekum : sizin için
19. fe : o zaman, artık
20. lâ tec’alû : kılmayın, yapmayın
21. lillâhi (li allâhi) : Allah için, Allah’a
22. endâden : eşler, benzerler
23. ve entum : ve siz
24. tâ’lemune : (siz) biliyorsunuz

الَّذِيo kiجَعَلَkıldıلَكُمْsizin içinالْأَرْضَyeryüzünüفِرَاشًاbir döşekوَالسَّمَاءَgöğü deبِنَاءًbir binaوَأَنْزَلَindiripمِنْ السَّمَاءِgöktenمَاءًsuفَأَخْرَجَçıkarttıبِهِonunlaمِنْ الثَّمَرَاتِürünlerرِزْقًاrızık olanلَكُمْsizin içinفَلَا تَجْعَلُواartık koşmayın لِلَّهِallah’aأَندَادًاeşlerوَأَنْتُمْ تَعْلَمُونَsiz de bildiğiniz halde


AÇIKLAMA

Yüce Allah, Mekke’in müşriklere de başkalarına da yani bütün insanlara yalnızca kendisine ibadet etmelerini emretmektedir. Nitekim şu buyruğunda da dile getirdiği gibi, daha önceki peygamberleri aracılığıyla da insanlara aynı emri iletmiştir: “Andolsun ki biz her ümmetin arasından: ‘Allah’a ibadet edin ve tağuttan uzak durun’  diyen bir peygamber göndermişizdir.” (Nahl, 16/36). Bura­da tağutların kapsamına putlar da girmektedir. İbadetin asıl anlamı tezellül içinde boyun eğmektir. Burada ibadetten kasıt yüce Allah’ı birlemek (tevhid), dininin şerl hükümlerine bağlanmak, putlara ibadeti terketmektir. Buna sebep ise şudur: Allahu teala tek başına ibadete hak sahibidir. Çünkü ibadet etmekle emrolunanlan da onlardan öncekileri de yani kulların tümünü yaratan O’dur. Onların işlerini O çekip çevirir. Gerek duydukları hidayet yollarını ve bilgi edinme vasıtalarını bağışlayan O’dur. İbadetin ise kesin bir meyvesi vardır ki, o da takvaya ulaşmak, umduğunu elde etmek, hidayeti bulmak ve kemal dere­cesine ulaşmaktır. Çünkü Yüce Allah, Cehennem için yarattığı kimseyi takva sahibi olsun diye yaratmış değildir. Allah’ın hakkı ile ibadet eden kullarından hasıl olmasını istediği tek şey takvadır. Arapçadaki “le’alle = belki, olur ki, me­alde sadece: ki” kelimesi, aslında beklenti ve umut ifade eder. Ancak herşeye kadir ve herşeyden üstün olan yüce Allah için durumun bir beklenti seviyesin­de kalması imkansızdır. O bakımdan bununla anlatılmak istenen şudur: Sizler takvaya ulaşmayı ümit ederek bu işi veya şunu yapınız ki, akü sahibi olasınız, öğüt alasınız ve takva sahibi olasınız.

Yine yüce Allah’ın ibadet emrini vermesi O’nun yeryüzünü bir döşek, ora­da rahat bir şekilde yerleşmek, yaşamak, sükun ve huzur içerisinde -küresel olmasına ve dönmesine rağmen- ikamet edebilmek için bir karar yeri kıldığın­dan dolayıdır. Çünkü o yeryüzü böyle olmakla birlikte yüce dağlarla sağlam­laştırılmıştır: “Ve dağları (kazık) kılmadık mı” (Nebe’, 78/7). Yine ibadet emrini vermesinin bir diğer sebebi de onun semayı yer üzerinde kubbeyi andıran bir şekilde yüksekçe bir tavan kılmış olmasıdır. Bu sema hayır ve bereketlerle in­sanın üzerini örtmektedir. Bu semada bulunan pek çok yıldıza ve pek çok gök cismine rağmen yapısını oldukça sağlam ve çekim sünneti (kanunu) ile bunlar arasındaki oran ve dengeyi sapasağlam kılmıştır. O bakımdan bu semanın dü­zeni bozulmaz, bu semadaki büyük bir gezegen, yıldız dünya üzerine düşmez, bu cisimler birbirleriyle çarpışmaz. Yüce Allah semadan yani bulutlardan oldukça bereketli bir su, kendisiyle ekinlerin ve otların bitip yeşerdiği tatlı bir yağmur indirmiştir. Bu yağmur ölümünden sonra yeryüzünü diriltir, toprağa nefes aldırır, yeşertir, hatta teneffüs ettiğimiz havayı da arındırır.

İnsanın faydası için yaratmak, yoktan var etmek ve tekvin ile ona nimet ve rızıklar bağışlamak, insanların menfaati için gökleri ve yeri yaratmak ile ni­telenen Yüce Zat, elbette ki ibadet ve tazim edilmeye, tezellülle önünde eğilme­ye layıktır. Hiçbirşey yaratamayan, rızık sunamayan, kendileri için bir menfa­at sağlayamadığı gibi kendilerine gelecek bir zararı da savamayan aciz putlar veya insanlardan Allah’a ortaklar koşmak, elbette ki insanoğluna yakışmaz. Şanı yüce Allah eşler, ortaklar, çocuklar edinmekten yücedir, münezzehtir. Çünkü onun bunlara ihtiyacı yoktur. Gerçek kudrete sahip olan rububiyet ve vahdaniyetin delilleri ile varlığı bilinen Yüce Zat, tek başına O itaat edilmeye layıktır.

Müşriklerin Allah katında aracı olmaları umuduyla putları ilah edinmele­ri, Kitap Ehli’nin hahamlarını ve rahiplerini Allah’tan başka yasa koymak, münkerleri helâl kılıp hoş ve temiz olan bazı şeyleri haram kılmak hususunda rabler edinmeleri Allah’a karşı yapılan bir iftira, bir yalan, bir gerçekdışılıktır. Herkes yaratanın, rızık verenin Allah olduğunu kabul etmektedir. Bütün kafir­ler ve münafıklar aslında uydurma ilahlarının hukuk ve düzenlerinin batıl ol­duğunu bilmektedirler. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sen onlara: ‘Göklerle yeri kim yarattı? Güneşi ve Ayı kim müsahhar (insanın emrine âmâ-de) kıldı?’ diye sorsan, onlar elbette: ‘Allah’ diyeceklerdir. O halde nasıl döndü­rülürler?” (Ankebût), 29/61).

Yüce Allah, kendi katında aracılar edinmeyi tenkit etmekte ve Allah’ın teşrif buyurmadığı şeylerle ona yakınlık sağlamaya çalışmanın batıl olduğunu belirtmek üzere de şöyle buyurmaktadır: “Ondan başka veli edinenler: ‘Biz bunlara ancak bizleri Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz’ (derler)…” (Zümer, 39/3).

Advertisements