26

٢٦

قَالَ فَاِنَّهَا مُحَرَّمَةٌ عَلَيْهِمْ اَرْبَعينَ سَنَةً يَتيهُونَ فِى الْاَرْضِ فَلَا تَاْسَ عَلَى الْقَوْمِ الْفَاسِقينَ

(26) kale fe inneha müharrametün aleyhim erbeiyne seneh yetihune fil erdi fe la te’se alel kavmil fasikiyn

(Allah) buyurdu ki artık burası haram kılınmıştır kırk yıl onlara sersem sersem dolaşsınlar (bulundukları) yerden sen acıma bu fasık kavme de

(26) Allah said: “Therefore will the land be out of their reach for forty years: in distraction will they wander through the land: but sorrow thou not over these rebellious people.”

1. kâle : dedi
2. fe inne-hâ : artık muhakkak ki o (orası)
3. muharremetun : haram kılınmış
4. aleyhim : onlara
5. erbaîne seneten : kırk sene
6. yetîhûne fî el ardı : yeryüzünde şaşkın dolaşacaklar
7. fe lâ te’se : artık yeise kapılma, üzülme, müteessir olma
8. alâ el kavmi : kavme
9. el fâsikîne : fâsıklar

قَالَ dedi kiفَإِنَّهَا muhakkak ki orasıمُحَرَّمَةٌ haram kılınmıştırعَلَيْهِمْ onlaraأَرْبَعِينَ kırkسَنَةً yılيَتِيهُونَ şaşkın olarak dolaşacaklarفِي الْأَرْضِ yeryüzündeفَلَا تَأْسَ artık sen üzülmeعَلَى الْقَوْمِ topluluğu içinالْفَاسِقِينَ fasıklar


AÇIKLAMA

Yüce Allah, bize kelimi İmrân oğlu Mûsâ (a.s.)’nın kavmine Allah’ın ni­metlerini hatırlatmasını haber vermektedir. Hz. Mûsâ onlara eğer doğru yol üzerinde yürüyecek olurlarsa Allah’ın kendilerine dünya ve ahiret hayrını bir­likte vereceğini söylemişti. Yüce Allah burada şöyle buyurmaktadır: Ey Mu­hammed! Sen İsrailoğullarına ve senin davetinin ulaşacağı diğer insanlara şu­nu hatırlat: Hani bir zamanlar Mûsâ kavmine onları Firavun’un ve onun kav­minin zulmünden kurtardıktan sonra şu üç nimeti hatırlatmıştı:

1- Atanız İbrahim’den itibaren sonuncuları İsa (a.s.)’ya kadar aranızda peygamberlerin ardı arkasına gönderilmiş olması nimetini hatırlayın. Sonra Yüce Allah İbrahim’in oğlu İsmail’in soyundan gelen peygamberlerin sonuncu­suna vahiy gönderdi. İsrailoğulları ise Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İshak’ın oğlu Hz. Ya’kub’un soyundandırlar. Hz. Musa’dan sonra kendilerine gelen bütün peygamberler Tevrat ile hüküm veriyorlardı.

Bilindiği gibi peygamberlik (nübüvvet), Yüce Allah’tan gelen vahiy yahut ilham ile gelecekte meydana gelecek gaybî bir takım hususları haber vermek demektir. Özetle, İsrailoğulları’nda gönderildiği kadar hiç bir ümmete peygam­ber gönderilmiş değildir.

2- Ayrıca o sizi hükümdarlar yaptı. Yani daha önce Kıptîlerin elinde, onla­rın mülkiyetinde iken sizleri özgürlüğünüze kavuşturdu. Allah sizi kurtardı. Sizin kurtarılmanıza da “mülk,hükümdarlık” adını verdi. Melik, evi ve hizmet­çisi olan kimseye denir. Bir diğer görüşe göre melik (hükümdar), çalışma külfe­tine ve zorluklara katlanmaya gerek duymayacak kadar malı ve serveti olan kimse demektir. Özetle onlar hür kimselerdi. Kendilerine yetecek kadar eş, hizmetçi ve evleri vardı. Buna delil ise Ebu Davud’un Ebu Said el-Hudrî’den Hz. Peygambere merfu olarak rivayet ettiği şu hadis-i şeriftir: “İsrailoğullarından herhangi birisinin hizmetçisi, bineği ve hanımı oldu mu o melik diye yazı­lırdı.” Yine Ebu Davud, Zeyd b. Eslem’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: “Evi ve hizmetçisi olan kişi meliktir.” Günümüzün örfü de bunu teyit etmektedir. Hizmetçisi bulunan, evine sahip ve rahat geçinen kimseye: “Zamanın hü­kümdarı, meliki” adı verilmektedir.

3- Onlara dünyalardan (âlemlerden), yani kendi çağdaşları olan âlemler­den kimseye vermediği denizin yarılması, düşmanlarının suda boğulması,  bıldıcın  eti ve  kudret helvasının üzerlerine indirilmesi ve buna benzer çok büyük şeyler vermişti.

Daha sonra Hz. Mûsâ, Filistin’e girerek düşmanlarla cihat etmelerini emre­dip şöyle dedi: Kavmim! Arz-ı Mukaddes’e (temiz topraklara), yani Beytulmakdis yahut Filistin topraklarına orayı mülk edinmek için değil de orada yerleşmek için giriniz. Çünkü Beytulmakdis peygamberlerin karar yeri, müminlerin meske­nidir. “Allah’ın size yazdığı yere” Allah’ın sizin için kısmet kılıp belirlediği yere. Allah Hz. İbrahim’e o mukaddes topraklarda yerleşme hakkını verme vaadinde bulunmuştu. Yoksa onlara mülk olmak anlamında değil. Çünkü böyle bir şey va­kıaya muhalif olurdu. Yahudilerin bu vaadden onların mutlaka bu mülk edindik­leri yerlere döneceklerine dair bir sonuç çıkarmaları doğru değildir. Çünkü Yüce Allah, hemen ondan sonra: “Orası onlara kırk yıl haram edildi…” buyurmakta­dır. İbni Abbas şöyle der: O topraklar onlara önceleri hibe edildi, sonra uğursuz­lukları ve isyankârlıkları sebebiyle haram kılındı. Diğer taraftan Yüce Allah’ın: “Allah’ın size yazdığı” buyruğundaki bu “yaziş” itaat kaydı şartına bağlıdır.’ Bu şart yerine getirilmediğinden dolayı vaad de söz konusu olmaz.

“Arkanıza dönmeyin, yoksa hüsrana uğrayanlar olursunuz.” Zorbalardan korkarak geri dönmeyin. Arkanızı dönüp kaçmayın, cihattan yüz çevirmeyin. Öyle yapacak olursanız dünya ve ahiret mükâfaatmı kaybeden, ziyana uğra­yanlar olursunuz.

Bundan maksadın, doğru dinden dönüp Mûsâ (a.s.)’nın peygamberliğinden şüphe etmeye, putperestliğe ve yeryüzünde fesada dönmek olduğu da söylen­miştir.

Hz. Mûsâ’nın Arz-ı Mukaddeste durumu araştırmak için göndermiş olduğu nakipler geri dönüp şöyle dediler: Orada zorba bir topluluk vardır. Yani insanları istediklerine mecbur eden, boylu poslu, eşkiya tipinde kimseler vardır (Bunlar Kenanlılardandılar.). İşte o kimseler oradan çıkmadıkları sürece biz ebediyyen oraya girmeyiz. Şayet oradan çıkacak olurlarsa biz de oraya gireriz. Onlar bu sözleri Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi çıkmalarım çok uzak bir ihtimal görerek söylemişlerdi: “Ve onlar deve iğne deliğinden girmedikçe cennete giremez­ler.” (A’râf, 7/40). Bunların oraya girmeyi kabul etmediklerine ve tertemiz Filis­tin topraklarından hiç bir şeyi hak etmediklerine bir başka delildir.

Yüce Allah’tan korkan ve Allah’ın kendilerine hidayet, iman, itaat, razı olacağı şeylere muvaffakiyet, Allah’ın yardımına güven gibi nimetler vermiş ol­duğu Hz. Musa’nın kavmine mensub Yûşâ’ b. Nûn ile Kâlib b. Yûfenna adlı, Allah’tan korkan nakipler dediler ki: Bunların üzerine şehrin kapısından girin. Siz bunu yaptığınız takdirde Allah sizi zafere kavuşturacak, askerleriyle sizin yardımınıza koşacak ve siz galipler olacaksınız.

Eğer siz Allah’a tevekkül eder, onun emrine tabi olur, rasulüne muvafakat ederseniz o da düşmanlarınıza karşı size yardımcı olur. Sizi destekler, Allah’ın sizin için yazmış olduğu beldeye girersiniz. Esasen Allah’a tevekkül etmek, müminlerin niteliklerindendir.

Bununla birlikte Yahudiler tekrar şehre girişi reddettiler, inat ve isyanda ısrar ettiler. Bu iki salih kimsenin onlara verdikleri öğüdün hiç bir faydası ol­madı. “Ey Mûsâ!” dediler, “Onlar orada bulundukları sürece ebediyyen biz de o şehre girmeyiz.” “Ebediyyen” diyerek uzun zaman boyunca bu girmeyişlerini tekit ettiler. Ayrıca: “Onlar orada oldukça” ifadesi de bu ebediyyen giremeyişi beyan etmektedir. O halde artık sen ve sana Mısır’dan çıkıp buralara kadar gelmeyi, cihatı emreden Rabbinle birlikte gidiniz, o zorbalarla sizler savaşınız, biz de cihada gelmeyip burada oturup bekleyeceğiz.

Bu ise Hz. Musa’ya karşı alabildiğine büyük bir had bilmezlik, ona karşı büyük bir saygısızlıktı.

Hz. Mûsâ kızgın, üzüntülü, kederli, şikâyet ve teessürünü Yüce Allah’a arzeden, kavminin isyanından özür beyan eden bir üslûpla: “Rabbim, ben ancak kendime ve kardeşime sahibim.” dedi. Yani bunlardan kimse bana itaat etmi­yor. Davet ettiğim şeye olumlu cevap vermiyorlar. Bu işi benden ve kardeşim Harun’dan başkası yapmıyor. Bu ifade ayrıca itaat edeceklerin sayılarının az olduğu bu vaziyette Yûşâ ve Kâlib’in de sebat göstereceklerine güven duymadı­ğını ima etmektedir.

“Artık Rabbim benimle şu itaatinin dışında çıkan fasıklar arasında hük­münü ver, aramızı ayır, hak ettiğimiz hükmünü ver, onlar hakkında da hak et­tikleri hükmü ver.” Bu onlara beddua anlamındadır. Bundan dolayı hemen aka­binde: “Orası onlara kırk yıl haram edildi.” buyruğu sebebin bir çeşit sonucu olarak zikredilmiş olmaktadır.

Bu duanın anlamının şöyle olması da mümkündür: “Bizimle onların arası­nı uzaklaştır, bizi onlarla birlikte olmaktan kurtar.” Yüce Allah’ın: “Ve beni za­limler topluluğundan kurtar.” (Tahrîm, 66/11) buyruğunda olduğu gibi.

Yüce Allah, cihattan yüz çevirdikleri vakit Hz. Musa’nın onlara beddua et­mesi üzerine şöyle buyurdu:”Orası onlara kırk yıl haram edildi. Yeryüzünde şaşkın dolaşacaklar.” Yani kırk yıl süreyle Arz-ı Mukaddes’e girişleri onlara ya­sak kılındı ve kupkuru bir çölde şaşkın şaşkın dolaşıp durdular. Yani yolun ne­rede olduğunu bilmeksizin yol alıp durdular.

Tih, “dağ arası geçit yahut geniş çöllük ya da kişinin yolunu kaybettiği düz yer” demektir. Onlar bu süre zarfında nereye gideceklerini bilemiyorlardı. Riva­yet olunduğuna göre kırk yıl süreyle altı fersahlık bir mesafe içinde kalıp durdu­lar. (İbni Abbas ise dokuz fersah olduğunu söylemektedir). Her gün tam bir gay­retle yol alıyorlar, nihayet gayretleri, çabaları bitip yol almaktan usanıp akşam olunca yola koyuldukları yerde olduklarını görüveriyorlardı. Umumiyetle gecele­yin yol alıyorlar, kimi zaman da yola gündüz devam ediyorlardı. Geceleyin önle­rini aydınlatan direk şeklinde bir ışık duruyordu. Gündüzün de güneşin sıcağından onları bulut gölgelendiriyor, üzerlerine Men ve Selva iniyordu. Nihayet bu, yirmi yaşına kadar olanlar dışında hepsi ölüp gidene kadar böylece devam etti.

Rivayete göre altı yüz bin kişi idiler. Hz. Hârûn Tîh’de vefat etti. Hz. Mûsâ da bir yıl sonra orada vefat etti. Tîh’deki bu durum Hz. Mûsâ ile Hz. Harun’a bir rahmet, diğerleri için bir azaptı. Hz. Mûsâ Rabbinden kendisini Arz-ı Mukaddes’e bir taş atımlığı bir mesafeye kadar yaklaştırmasını dilemişti, Allah da onun bu duasını kabul ederek onu yaklaştırmıştı.

Hz.Yûşâ, kırk yaşından sonra peygamber oldu, zorbalarla savaşmakla emrolundu. O da beraberinde kalanlarla zorbaların üzerine yürüdü, onlarla sa­vaştı. Savaştığı gün Cuma günüydü. Onlarla savaşı bitirinceye kadar güneş onun için bir süre durduruldu. İmam Ahmed Müsned’inde şöyle bir hadis riva­yet etmektedir: “Güneş Yûşâ dışında hiç bir kimse için alıkonulmuş değildir. O da bunun Beytülmakdise doğru yürüdüğü günlere rastlar.”

Bundan sonra Yüce Allah’ın kelâmı, Hz. Musa’ya kavminin başına gelen­lerden dolayı bir teselli mahiyetindedir: “Artık sen fasıklar güruhu için tasa­lanma”, yani emrine karşı gelen o topluluklar için haklarında verdiğim hü­kümden dolayı üzülme. Çünkü onlar bunu hak etmişlerdi.

Zemahşerî ve başkaları şöyle bir soru ortaya atmaktadır: Yüce Allah’ın: “Orası onlara kırk yıl haram edildi” buyruğu ile: “Allah’ın size yazdığı Mukad­des Arz’a girin” buyruğunu bir arada nasıl anlayabiliriz? Bu soruya iki şekilde cevap verirler:

Birincisine göre; burada Allah’ın yazdığı arzın ora halkıyla cihat etme şar­tına bağlı olarak yazılmş olmasıdır. Onlar cihat etmeyi kabul etmeyince: “Orası onlara kırk yıl haram edildi.” buyuruldu.

İkincisi bu arazi onlara kırk yıl süreyle haram kılınacak, fakat bu kırk yıl geçtikten sonra onlar için yazılan şey gerçekleşecek

Advertisements