212

٢١٢

اِنَّهُمْ عَنِ السَّمْعِ لَمَعْزُولُونَ

(212) innehüm anis sem’i le ma’zulun
Kesinlikle onlar işitmekten uzaklaştırılmışlardır

(212) Indeed they have been removed far from even (a chance of) hearing it.

1. inne-hum : muhakkak ki onlar
2. anis sem’i (an es sem’i) : işitmekten
3. le : gerçekten, kesinlikle, kesin olarak
4. ma’zûlûne : azledilmiş olanlar, uzak tutulmuş, men edilmiş olanlar


AÇIKLAMA
Allah Tealâ rasulü Hz. Muhammed’e (s.a) indirdiği kitabın Allah tarafın­dan Arapça indirilen bir vahiy olması gibi hususiyetlerini Hz. Muhammed’in (s.a.) peygamberliğine delil olması için haber vermektedir.

Bu husus iki yönden anlatılmıştır:

1- “Şüphesiz ki bu Kur’an âlemlerin rabbi tarafından indirilmiştir. Uyarı­cılardan olasın diye senin kalbine açık bir Arapça ile bu Kuranı Ruhu’l-emin (Cebrail) indirmiştir.”

Surenin başında “Rahmandan yeni bir öğüt gelince…” ayetinde zikri ge­çen Kur’an Allah’ın peygamberi Hz. Muhammed’e (s.a) indirilen kelâmıdır. Çünkü Kur’an fesahati sebebiyle mucize olup indirilmesi âlemlerin rabbi tara­fından olmuştur. Ayrıca Kuranda hiçbir tahsil ve öğretme olmaksızın geçmiş peygamberler kıssasından haber verilmektedir. Bu da ancak Allah Tealâ tara­fından gönderilen vahiyle olmaktadır. Kur’an’ı kirlilikten, fazlalıktan ve eksik­likten uzak olarak, bu kitapla kavmini ve bütün alemleri Allah’ın kendisine muhalefet eden ve kendisini yalanlayan kimselere vereceği azabına ve cezasına karşı uyarıda bulunman için ve Allah’a tabi olan müminleri cennetle ve ahirette ebedî nimetle müjdelemen için senin kalbine yani her şeyi idrak eden gayet anlayışlı, vahiy ve risalette son derece güvenilir olan, Allah nezdinde şerefli olan Mele-i A’lâ’da sözü dinlenilen Cebrail (a.s.) indirmiştir. Kur’an’ın fasih ve mükemmel Arapça ile indirilmesi gayet açık, özürleri yok eden, hücceti ortaya koyan, hakka delil olan, doğru yola ileten, kulların durumlarını düzelten bir ki­tap olması içindir.

“Kalbine (kalbine indirmiştir)” ifadesi Kur’an’ın korunmuş olduğuna, Rasulullah’ın (s.a.) onu iyice bellediğine ve Kur’an’ın onun zihnine iyice yerleştiği­ne delildir. Zira kalp hakkı batıldan ayırd etme yeri, ruhî duyguların merkezi, idrak ve şuur mahallidir.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Bunda kalbi olan kimse için öğüt vardır.” (Kâf, 50/37).

Peygamberimiz (s.a.) Buharî ve Müslim’in rivayet ettiği bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor: “İyi bilin ki vücutta bir et parçası vardır. Bu et parçası iyi olursa ceset de iyi olur. Bu kötü olursa bütün vücut kötü olur. İyi bilin ki bu kalptir.”

Allah Tealâ kâfirlerin kalpleri kapalı olduğu için onları kınadı ve şöyle bu­yurdu: “Yoksa onların kalplerinde kilitler mi var?” (Muhammed, 47/24); “Gerçek şudur ki: Gözler kör olmaz, fakat göğüslerdeki kalpler kör olur.” (Hac, 22/46).

“Açık bir Arapçayla” ifadesi Mekke’deki müşriklere bir azarlama, tehdit ve insanları buna iman etmeye teşvik niteliğindedir. Çünkü Kur’an onların diliyledir ve onlar Kur’an-ı Kerimi anlama zorluğu sebebiyle yalanlamadılar. Onla­rın inkârları inatçılıkları, büyüklük taslamaları ve kibirlenmeleri sebebiyle idi.

“Uyarıcılardan olasın diye…” ayetindeki “uyarı” kelimesinin anlamına ilim ve amel gibi farz olan her şeye davet etmek ve her çirkin fiili engellemek dahildir. Zira her iki durumda azaptan korkmak bulunmaktadır.

“Şüphesiz Kur’an öncekilerin kitaplarında da anılmıştır.” Yani bu Kur’an’ın adı ve onun yüce şanı kendilerinden alınan misak ile amel edilerek, Kur’an’ı müjdeleyen bütün peygamberlerden nakledilen eski semavî kitaplarda yer almaktadır.

Sonuncuları -yani Hz.İsa (a.s.)- Ahmed’in (s.a.) geleceğini müjdeledi: “Meryemoğlu İsa da bir zaman şöyle demişti: Ey İsrailoğulları! Ben size benden ön­ceki Tevrat’ı tasdik edici, benden sonra gelecek olan ve adı Ahmed olan peygam­beri müjdeleyici olarak gelen, Allah’ın peygamberiyim.” (Saf, 61/6).

Ayette geçen “zübür”, kitaplar demektir ve zebûr kelimesinin çoğuludur. Davud’un Zebur’u, onun kitabı demektir.

Aynı şekilde peygamberlere indirilen bütün geçmiş kitaplar Hz. Peygamber’i (s.a.) ve onun doğruluğuna şahit olacak ve ona hakim olacak Kur’an’ın ineceğini müjdelemektedir:

“Onlara Allah katından ellerinde bulunan kitabı (Tevrat’ı) tasdik edici bir kitap (yani Kur’an) geldi, ki daha önce küfredenlerin aleyhine (Allah’tan) fetih istiyorlardı. İşte tanıdıkları o kitap (Kur’an) kendilerine gelince ona küfrettiler. Artık Allah’ın laneti o kâfirlerin üzerinedir.” (Bakara, 2/89).

Yine Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Biz sana bu kitabı önceki kitapları tasdik edici ve o kitaplara karşı bir şahit olmak üzere hak olarak indirdik.” (Maide, 5/41).

Kısaca: Bu ayetler Kur’an’ın Allah tarafından geldiğine delâlet eden şu üç delili ihtiva etmektedir:

– Kur’an’ın kendisine daha önce hiçbir bilgi verilmeden ümmî olan pey­gamberin kalbine indirilmiş ve onun da bunu iyice anlayıp ezberlemiş ve bu Kur’an’la uyanda bulunmuş olması.

– Kur’an’ın Araplara benzerini getirmeleri yahut onun sureleri gibi on sure getirmeleri, hatta onun benzeri bir sure getirmeleri şeklinde meydan okuyup onların âciz kaldıkları gayet açık Arapçayla gelmiş olması. Bu da Kur’an’ın

Muhammed (s.a.) tarafından değil, Allah tarafından indirildiğini gösteren de­lillerden biridir.

– Kur’an’ın önceki kitaplarda müjdelenmiş ve şanının beyan edilmiş olma­sı.

Kur’an’ın Allah tarafından gelmiş olduğu sabit olursa Hz. Muhammed Mustafa(s.a.)’nın peygamberliği sabit olur.

2- “İsrailoğulları’nın alimlerinin bunu bilmeleri onlar için bir delil değil miydi1?”

Yani İsrailoğullarına alimlerinin okudukları Tevrat ve İncil kitaplarında bu Kur’an’ın adı geçtiğini ve bu peygamberin (s.a.) sıfatları, gönderilişi ve üm­metinin beyan edildiğini görmeleri o peygamberin doğruluğuna şahit olarak yetmez mi?

Nitekim İsrailoğulları’ndan iman eden Abdullah b. Selam ve Selman el-Farisî gibi zatlar da bunu haber vermişlerdir. Kureyş müşrikleri onlara gidiyor ve bu konuda soru soruyorlar ve bu haberleri öğreniyorlardı.

Sa’lebî İbni Abbas’tan (r.a.) naklediyor: Mekke’liler Yesrib’deki (Yahudi) alimlere haberci gönderip Hz. Peygamber (s.a) hakkında sorular soruyorlardı… Bu alimler:

– Şu an onun çıkış anıdır, dediler ve vasıflarını saydılar.

Allah Tealâ buyuruyor ki: “Onlar ellerindeki Tevrat ve İncil’de yazılı ola­rak buldukları ümmî nebi olan o rasule uyan kimselerdir. O kendilerine iyiliği emrediyor, onları kötülükten nehyediyor.” (A’raf, 7/157).

Bu husus Hz. Muhammed’in (s.a.) peygamberliğine açık bir şekilde delâlet etmektedir.

“Biz Kur’anı Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik. O da bunu onlara okusaydı yine de ona iman etmezlerdi.” Biz bu Kur’an’ı onun nazmı gibi söz söylemeye muktedir olmak şöyle dursun hiç Arapça konuşamayan Acemlerden yahut yabancılardan birine indirseydik, o da gayet fasih bir mucize olarak on­lara okusaydı yine de onu inkâr ederlerdi.

Nitekim bir başka ayette şöyle buyurulmuştur: “Biz onu yabancı dille oku­nan bir Kur’an kılsaydık onlar mutlaka “O’nun ayetleri açıklanmalı değil miy­di?” derler. (Fussılet, 41/44). Bu o takdirde onların Kur’an’ı anlamamaları dolayısıyladır. Araplara gelince Kur’an onların diliyle inmiştir, onu dinlemişler, an­lamışlar ve onun fesahatini ve icazını görmüşlerdir. Dolayısıyla onların iman etmemeleri için hiçbir mazeret yoktur.

Buna göre durum eşittir. İster bu Kur’an açık bir Arapçayla Arap bir zata indirilmiş olsun ve bu dinlenip anlaşılsın, fesahati ve i’cazı bilinsin, isterse Arapça bilmeyen yabancı bir kimseye indirilmiş olsun onlar yine de bunu inkâr edeceklerdir.

Bu Kureyş kâfirlerinin ısrarlarına, inatçılıklarına ve küfürlerinin şiddetli olduğuna elle tutulur bir delildir. Halbuki onlar hakkı biliyorlar, Kur’an’ın fe­sahat ve belagatının sırrını idrak etmişlerdi. Fakat taassup göstererek, böbür­lenerek ve kibirlenerek bu gerçeği bilmezlikten gelmişlerdi. Bu ayetler ayrıca kavminin risaletine iman etmekten yüz çevirmesi sebebiyle üzülen Rasulullah’a (s.a.) bir teselli ve üzüntülerini hafifletme niteliğindedir.

Allah Tealâ bu katı tutumlarını şu ayetle te’kit etti: “İşte biz inkâr etmeyi mücrimlerin kalbine böyle koyduk.” Biz bunu onların kalbine böyle yerleştir­dik. Ayetin manası şöyledir: Biz yabancıların ve Arapların Kur’an’ı okuyup an­ladıkları halde onların kalplerine yalanlamayı koyduğumuz gibi mücrimlerin -Kureyş kâfirlerinin- kalplerine de Kur’an’ı inkâr etmeyi koyduk.

Bundan maksat şudur: Biz Arap ve Acem birine Kur’an’ı indirmiş olsak da onların içinde bulundukları inkâr ve inançsızlık durumlarını değiştirme imkâ­nı yoktur. Çünkü Kur’an’ı inkâr etme ve yalanlama özelliği onların kalplerine iyice yerleşmiştir. Dolayısıyla onların gönüllerinden küfrün sökülmesi konu­sunda hiçbir tedavi ve İslah aracının faydası olmayacaktır.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Biz eğer sana kâğıt içerisinde bir kitap göndermiş olsaydık da kendileri de elleriyle onu tutmuş olsalardı o küfredenler derhal yine: “Bu apaçık bir büyüden başka bir şey değildir.” derler­di. ” (En’am, 6/7).

Bu da yine Rasulullah’ı (s.a.) teselli manası ifade etmektedir. Çünkü pey­gamber onların küfür üzerindeki ısrarlarını bilirse ve onların hiç değişmeyen gayet sert tavırlarının Allah’ın ezeli ilminde tescil edilmesi sebebiyle kazanın tamamlandığını bilirse Rasulullah (s.a.) onların imanından ümidini keser ve onlara karşı tavrının doğru olduğuna mutmain olur. Bu konuda ona hiçbir za­rar yoktur.

Bu vurgulama, açıklama ve beyan şu ayetle bir kere daha ifade edilmiştir:

“Onlar can yakıcı azabı görmedikçe Kur’an’a iman etmezler.” Yani onlar o şiddetli ve acıklı azabı görmedikçe Hakka iman etmeksizin kalplerinde onu in­kâr ederek yalanlamaya devam edip kâfir olarak kalırlar.

Cenab-ı Hak daha sonra azabın kendisinden daha şiddetli olan hususu bil­dirdi. Bu da azabın ansızın gelmesiydi. Cenab-ı Hak şöyle buyurdu:

“O azap onlara hiç farkında değillerken ansızın gelecektir.” Yani bu azap Kur’an’ı yalanlayan o kişilere onlara azabın gelişini hiç fark etmeden ansızın gelecek ve o zaman üzüntüye kapılacaklardır.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “O zaman onlar: Acaba bize bir mühlet verilir mi? diyeceklerdir.” Yani onlar azabı gördükleri zaman eksik bıraktıklarını tamamlamak ve Allah Tealâ’ya taat işlemek iddiasıyla azabın bi­raz ertelenmesini temenni ederler. Fakat pişmanlık onlara fayda vermeyecek ve kendilerine mühlet verilmeyecektir. Çünkü onlar ahirette hiçbir sığınak ol­madığını gayet iyi bilmektedirler. Bunu sadece gönüllerini rahatlatmak için söylemektedirler.

Bu açık beyana ve uyarıya rağmen onlara ahmaklık ve bilgisizlik hakim olmakta ve azabın derhal inmesini istemektedirler.

“Onlar azabımızın bir an önce indirilmesini mi istiyorlar?” Onlar “Bize vaad ettiğin şeyi getir.” (A’raf, 7/70) sözleriyle nasıl azabın derhal gelmesini talep ediyorlar? Halbuki kendileri azabın indiği anda azabın ertelenmesini ve gecik­tirilmesini istemektedirler. Dolayısıyla onlar çelişki içinde bir kavimdirler.

Bu onlara yadırgama ve tehditte bulunmadır. Çünkü onlar Rasulullah’ı (s.a.) yalanlamaları ve azabı uzak bir ihtimal olarak görmeleri sebebiyle: “Bize Allah’ın azabını getir bakalım.” (Ankebut, 29/29) diyorlardı.

Cenab-ı Hak daha sonra yalanlama tarzında azabın derhal gelmesini talep etmelerinin sadece dünyada nimet içinde yaşamaları için olduğunu beyan et­miştir.

Ne dersin (Ey Muhammed)! Biz onları yıllarca nimet içinde yaşatsak… Sonra vaad olundukları azap başlarına gelse o nimetler için geçen yıllar kendi­lerine bir fayda sağlar mı?”

Yani ey muhatap olan kişi! Farz edelim ki, biz onların dünya nimetlerin­den yıllar boyunca yararlanmaları için onlara uzun ömür versek, sonra da on­lara vaad edilen azap ansızın geliverse o takdirde hiçbir şeyin ve içinde bulun­dukları hiçbir nimetin onlara yararı olmayacaktır. Onların azaplarını da hafifletmeyecektir. Bu azabı ortadan kaldırmayacaktır. Çünkü dünyada nimetler­den yararlanma müddeti ne kadar uzun olursa olsun son bulacaktır ve az bir müddettir. Ahiretteki azabın müddeti ise son bulmayacaktır, ebedidir.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Onlar bunu görecekleri gün sanki günün bir akşam vaktinden ya da bir kuşluk vaktinden başka (dünyada) kalmamış gibi olacaklardır.” (Naziat, 79/46).

“Onlardan her biri arzu eder ki kendisine bin yıl ömür verilsin. Halbuki onun çok yaşatılması kendisini azaptan uzaklaştırıcı değildir.” (Bakara, 2/96).

“O helak olduğu zaman malı kendisine asla fayda vermez.” (Leyi, 42/11).

Meymun b. Mihran’dan naklediliyor: Meymun Kabe’yi tavaf esnasında Hasan-ı Basrî ile karşılaşmış ve Ona:

– Bana öğüt ver demişti. Hasan-ı Basrî de sadece bu ayeti (Leyi, 11) oku­muştu. Meymun:

– Sen gerçekten bana çok güzel öğüt verdin ve belâgatli bir şekilde konuş­tun, demişti.

Sahih bir hadiste şu ifade yer almaktadır: “(Kıyamet günü) Kâfir getirilir ve cehennem ateşine bir defa batırılır. Sonra kendisine:

– Hiç nimet gördün mü? denilir.

– Hayır, vallahi ya Rabbi der.

Sonra da dünyada son derece perişan olan bir adam getirilir ve cennet bo­yasıyla bir defa boyanır sonra kendisine:

Hiç perişanlık gördün mü? denilir.

– Hayır, vallahi ya Rabbi der, sanki hiçbir şey olmamış gibi cevap verir.

Cenab-ı Hak daha sonra mahlûkatı hakkındaki mükemmel adaletini bil­dirdi. Bu adalet, uyarılmadan hiçbir kavme azap edilmeyeceği, mazeretler or­tadan kaldırılmadan ve hüccet beyan edilmeden, peygamberler gönderilmeden hiçbir ümmetin helak edilmediği ve edilmeyeceğidir.

Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: “Biz hiçbir ülkeyi öğüt vermek için uyarıcı peygamberler göndermeden helak etmedik. Biz hiçbir zaman zalim olmadık.” Biz hiçbir kavmi küfretmelerinden dolayı azabımızla uyarıda bulunan ve iman edip itaat ederlerse cennet nimetleriyle müjdeleyen peygamberleri kendilerine göndermeden helak etmedik. Bu o kavimlere vacip olan hususlara dikkat çek­mek ve onlara öğüt vermek içindir. Biz onlara ceza verirken hiçbir durumda za­lim olmadık. Ancak onlar küfür, inkâr ve bizden başkasına ibadet etme husu­sunda ısrar ettiler.

Bu ilâhî prensip meşhur olup Kur’an’da tekrar edilmektedir. Meselâ: “Biz peygamber göndermedikçe azap ediciler değiliz.” (İsra, 17/15).

“Senin Rabbin ülkelerin ana merkezlerine karşılarında ayetlerimizi okuya­cak bir peygamber gönderinceye kadar o ülkeleri helak edici değildir. Biz halkı zalimlerden olan ülkelerden başkasını helak edici değiliz.” (Kasas, 28/59).

Allah Tealâ daha sonra: “Muhammed kâhindir, Ona indirilen Kur’an şey­tanların kâhinlere naklettikleri gibidir.” diyen müşriklere cevap vermektedir:

“Kur’an’ı şeytanlar indirmedi. Bu onlara yaraşmaz, zaten buna güçleri de yetmez. Hem de onlar vahyi dinlemekten uzak tutulmuşlardır.”

Yani Kur’an-ı Azîm şeytanların kâhinlere indirdiği sözler gibi cin ve şey­tanlar tarafından verdirilmiş değildir. Bu onlar için kolay da değildir. Buna im­kân da bulamazlar. Onlar vahiy indiren melekleri dinlemekten de yıldızlarla taşlanarak mahrum olmuşlardır. Onların gök ehlinin kelâmını dinlemelerine engel olunmuştur.

Şeytanların Kur’an indirmeleri üç yönden imkânsızdır:

1- Bu vahiy gerçeği şeytanların arzu ve istekleriyle bağdaşmaz. Çünkü on­ların seciyeleri fesat çıkarmak ve kulları saptırmaktır. Kur’an’da ise iyiliği em­retme, kötülüklere engel olma vardır. Kur’an hidayettir, nurdur ve büyük bir burhandır. Kur’an’la şeytanlar arasında çok büyük bir aykırılık ve şiddetli bir farklılık vardır.

2- Şayet bunu arzu etseler bile bunu taşımaya muktedir olamazlar. Nite­kim Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: “Biz eğer bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik o dağı Allah korkusundan eğilmiş ve paramparça halde görürdün.” (Haşr, 59/21).

3- Eğer bunu arzu etseler ve taşımaya da muktedir olsalar bile onlar Kur’an’a ulaşamazlar. Çünkü onlar Kur’an’ın indirilmesi sırasında onu dinleyemeyecekleri ayrı bir yerdedirler. Zira bütün gökyüzü Kur’an’ın Rasulullah’a (s.a.) indirildiği müddet içinde çok güçlü bekçi melekler ve yakıcı yıldızlarla do­natılmıştır. Dolayısıyla Kur’an’da hiçbir karışıklık olmaması için şeytanlardan hiçbiri Kur’an’dan tek bir harfi dinleme imkânı bulamamıştır.

Advertisements