76

    RevelationCuzPageSurah
    92 589Nisa(4)

٧٦

اَلَّذينَ امَنُوا يُقَاتِلُونَ فى سَبيلِ اللّهِ وَالَّذينَ كَفَرُوا يُقَاتِلُونَ فى سَبيلِ الطَّاغُوتِ فَقَاتِلُوا اَوْلِيَاءَ الشَّيْطَانِ اِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَعيفًا

(76) ellezine amenu yükatilune fi sebilillah vellezine keferu yükatilune fi sebilit tağuti fe katilu evliyaeş şeytan inne keydeş şeytani kane daiyfa

iman edenler savaşırlar Allah yolunda küfredenler savaşırlar tağutun yolunda o halde siz şeytanın dostları ile savaşın şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır

(76) Those who believe fight in the cause of Allah, and those who reject Faith fight in the cause of evil: so fight ye against the friends of Satan: feeble indeed is the cunning of Satan

1. ellezîne : onlar, olanlar
2. âmenû : îmân edenler, yaşarken Allah’a ulaşmayı dileyenler
3. yukâtilûne : savaşırlar
4. : ….’da
5. sebîli : yol
6. allâhi : Allah
7. ve ellezîne : ve onlar, olanlar
8. keferû : inkâr ettiler, kâfir oldular
9. yukâtilûne : savaşırlar
10. : …’da
11. sebîli : yol
12. et tâgûti : tagut, şeytan
13. fe : artık, o halde
14. kâtilû : savaşın
15. evliyâe : veliler, dostlar
16. eş şeytâni : şeytan
17. inne : muhakkak
18. keyde : hile
19. eş şeytâni : şeytan
20. kâne : oldu ,…dır
21. daîfen : zayıf, kuvvetsiz


الَّذِينَ آمَنُوا iman edenlerيُقَاتِلُونَsavaşırlarفِي سَبِيلِ yolundaاللَّهِ Allahوَالَّذِينَ كَفَرُوا küfürlerinde bilinçli olarak ısrar eden kimseler iseيُقَاتِلُونَ savaşırlarفِي سَبِيلِ yolundaالطَّاغُوتِtağutفَقَاتِلُوا o halde savaşınأَوْلِيَاءَ velileri ileالشَّيْطَانِ şeytanınإِنَّ muhakkak kiكَيْدَ hilesiالشَّيْطَانِ şeytanınكَانَ ضَعِيفًا zayıftır

AÇIKLAMA

Allah Teâlâ burada mümin kullarına düşmanlarına karşı korunma tedbir­lerini dikkatlice almalarını emrediyor. Bu müminlerin savaş için gerekli silah­ları hazırlamalarını ve savaşacak bir ordu kurmalarını gerektirir. Cenab-ı Hak savaşta izlenecek siyaseti de çiziyor, zafer ve ezici bir başarıya götürecek kıtal ve savaş kaidelerini de ortaya koyuyor.

Ey müminler, uyanık olun, korunma için gerekli tedbirleri alın. Düşman­lıkları def için hazırlık yapın. Çünkü bir çok şiddetli çarpışma ve hücumlara maruz kalacaksınız. Bu daimi bir emirdir, asırlar boyunca değişen savaş alet ve vasıtalarına, kaidelerine göre değişecek şekillerde yerine getirilir. Hz. Ebu Bekir (r.a.) Yemame harbinde Hâlid b. Velid’e şöyle demiştir: “Onlar sana karşı neyle savaşırsa sen de onlara karşı savaşta aynısını kullan: Kılıca karşı kılıç, mızrağa karşı mızrakla.” İşte kara, deniz ve hava savaşlarında dünyada hangi araçlar kullanılıyorsa ona göre hazırlık yapmak lâzımdır.

Müminin savaşlara atılmaktan korkması, çekinmesi doğru olmaz. Çünkü insanın eceli ne bir an gecikir, ne de bir an önce gelir. Müminlerin düşmana karşı güçlü olmak için imkânları dahilindeki bütün sebeplere yapışması gere­kir. Bu hususta kaderi delil diye ileri sürüp sorumluluktan kaçmamalı, her­hangi bir başarısızlık ve bozguna uğrama korkusundan dolayı ümitsizliğe düş­memelidirler. Hakim’in Hz. Aişe (r.a.)’den rivayet ettiği “Hazr (sakınma, ted­bir), kadere karşı fayda vermez” hadisi, tedbirini alma işiyle çatışmaz. Zira ted­bire baş vurmak da kaderin içindedir. Çünkü kader, işlerin sebebiyete muvafık olarak cereyan etmesi demektir. Yani müsebbekât, sonuçlar genel olarak sebep­lerin miktarına göre meydana gelir. Hazr (tedbir) sebeplerden biri olduğuna gö­re tedbir almak da kader gereğince amel etmek olur.

“Küçük kıtalar (bölükler) halinde savaşa çıkın, yahut toptan seferber olun.” Savaş için arka arkaya topluluklar halinde, bölükler, kıtalar, birlikler olarak davranın, çıkın. Yahut düşmanın güç ve haline göre nasıl uygun görüyorsanız öylece toptan, birbirinizi takviye ederek seferber olun. Bu emir, İslâm ümmeti­nin cihad için daima hazır olması gerektiği manasınadır. Şu ayetin benzeridir: “Siz de onlara (düşmanlara) gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve (cihad için) bağlanıp beslenen atlar hazırlayın ki bu hazırlıkla Allah’ın düşmanı ve sizin düşmanınız olanları korkutasınız.” (Enfâl, 8/60).

Fakat iç cephede bulunan sizden bazısı cihaddan kendisi geri kalabilir, mücahidlerin harekâtına bazı engeller çıkarabilir, cihad azim ve gayretlerini kösteklemeye kalkışabilir. Bunlar münafıklar veya zayıf imanlı ve korkak kişilerdir.

Bir kere münafıklar savaşa hiç rağbet göstermezler. Çünkü İslâm’ı ve Müs­lümanları sevmezler. Zayıf imanlı ve korkaklara gelince, zayıf karakterli, irade­si güçsüz veya korkak olduklarından cihada katılmakta tereddüt gösterirler.

Bunlar bulanık suda avlanmaya çalışırlar, sonuçları ve fırsatları, olayları kendi lehlerine değerlendirirler. Eğer başınıza ölüm, yenilgi gibi bir musibet gelip çatarsa kendi canlarını kurtarmış oldukları için çok sevinirler. Onlardan biri çarpışmada bulunmadığı için Allah’a hamdederler, bunu Allah’ın kendileri­ne bir lütfü sayarlar da sabırdaki ya da öldürüldükleri takdirde şehitlik rütbesindeki mükâfatları kaçırdıklarının farkına varmazlar.

Eğer size Allah’tan bir lütfu inayet yani bir nusret, zafer, ganimet gelirse, sanki sizin dininize mensup değillermiş gibi derler ki: Keşke savaşa katılsaydık da biz de ganimetten bir pay kapsaydık.

Her iki durumda da onlar zayıf akıllı, dar görüşlü, zayıf imanlı, korkak ki­şilerdir. O yüzden Allah Teâlâ onları yermiş, Müslümanlarla bağlarının koptu­ğunu gösteren ince bir üslûpla “…sanki sizinle kendisi arasında hiç bir dostluk olmamış gibi…” buyurarak kınamıştır. Ayet dinleyen kimsede düşünce ve mu­hasebe duygularını harekete geçirmekte, onu hakiki durumu ve ayıpları üze­rinde durmaya, değerlendirme yapmaya yöneltmektedir.

Allah Teâlâ daha sonra zayıfların halini beyandan kuvvetli olan müminle­rin odak noktasını açıklama konusuna geçiyor. Görevi yerine getirmekten geri duranlar dairesinden bu büyük günahtan, cihaddan geri kalma günahından nefsi temizleme imkânı bulanların eriştikleri bir dereceye yükselmeyi ele alı­yor. Cenab-ı Hak mümin kullarını kendi yolunda cihad etmeye, Mekke’de ve daha başka memleketlerdeki cihaddan aciz ve zayıf vaziyette bulunan erkek, kadın ve çocukları kurtarmak için çalışmaya teşvik ediyor.

Artık Allah yolunda, O’nun tevhid kelimesini yüceltmek, hak, tevhid, ada­let, şeref, kuvvet, medeniyet dini olan İslâm’a yardım için ebedî olan ahiret ha­yatı karşılığında geçici, fani dünyayı satmış olan kimseler savaşsınlar. Ta ki Allah’ın kelimesi (tevhid akidesi) yükselsin, Allah’ın kelimesi en yüce, kâfirle­rin kelimesi ise alçak olsun. Allah Teâlâ aziz, mutlak galip; hakîm, tek hüküm ve hikmet sahibidir.

Bu emirden sonra da Allah Teâlâ cihadın sevabını beyan eyleyerek savaşa terğib ve teşvik etmektedir. Kim Allah yolunda savaşıp da düşmana galip gelir­se veya düşman ona galip olursa, Allah Teâlâ ona pek büyük bir ecir, cennet ve pek güzel mükâfatlar verecektir. Bu da cihad ve cihad etmenin şerefine delâlet etmektedir. Nitekim Müslümanlar, fetihten önce Mekke’de, Bilâl, Suheyb, Ammâr ve ailesinin başına geldiği gibi müşriklerden pek şiddetli eza ve cefa gör­müşlerdir.

Sonra ileri sürülebilecek özürleri geçersiz sayarak cihada daha fazla teş­vik etmektedir. Allah Teâlâ’nm yolunda cihada, savaşa katılmanıza ne gibi bir engel ve özrünüz var ki? Bu suretle siz şirk yerine tevhidi, şer yerine hayrı, zu­lüm ve işkence yerine adalet ve merhameti yerleştireceksiniz. Kureyş kâfirleri­nin hicret etmelerini engelleyip dinlerinden çevirmeye çalıştığı, aciz ve zayıf durumdaki erkek, kadın ve çocuklardan oluşan din kardeşlerinizi kurtaracak­sınız.

Bunlardan bahsetmek hamaset ve mertlik duygularını galeyana getirir, insanı faaliyete geçirir, görev ve zayıfları zulümden kurtarmak için fedakârlık gösterme hissini uyandırır.

O zayıfların yardımcı ve el uzatacak kimseleri kalmamıştır. Bulundukları ağır işkence ve acılardan dolayı dua ediyorlar: Ey Rabbimiz, bizi, halkının kâfir olduğu, kullarına zulmedilen bu memleketten, Mekke’den çıkar. Bize senin ta­rafından bir dost gönder de işlerimizi üstüne alsın, bizi kurtarsın, canlarımızı ve ırzımızı korusun. Bize yine senin tarafından bir yardımcı yolla da bizi zu­lümden kurtarsın, zalimlere karşı bize yardım etsin, hicret etmemize yardımcı olsun. Önümüzde senin yüce kapından başka bir yol kalmadı, ey Allahımız!

Allah Teâlâ, ondan sonra Müslümanlara göre cihadın hedefleri ile savaşın müşriklerin gözündeki amaçları arasında bir karşılaştırma yapmıştır. Şöyle ki: Müminler şehit, hak, adalet, halklara insafla muamele kelimesi olan Allah’ın ke­limesini yükseltmek için savaşırlar, yoksa zamanımızda yapıldığı gibi sömürgeci­lik kurmak, çıkar sağlamak, tecavüz etmek, zulüm, başkalarının mallarını ve servetlerini yağmalamak için değil. Kâfirler ise evhama dayalı amaçlar veya ba­yağı maddi hedefler, sadece şehvetlerini temin gayesi uğrunda savaşırlar. Onlar ancak şeytanın vesvesesine, putçuluğun yerleştirilmesine, küfür sistemlerine ve ehline yardıma razı olurlar, ganimet kapma peşindedirler yahut mücerred zafer kazanıp yenme, Arap kabilelerinin önünde şan ve şöhret kazanma duygusuyla övünerek nefislerine pay çıkarma, çalım satma amacını gütmektedirler.

Fakat kesin olan âkibet, en sonunda hakkın batıla galebe çalmasıdır. Çün­kü hak güçlüdür, sabittir. Hak ehli daha izzetli ve sağlamdır. Batıl zayıftır, ye­nilir, ehli de daha zayıf ve korkaktır. Hak yücedir, onun üzerine başka şey yükselemez. O sebeple Allah Teâlâ bu ayetlerle şu manada emir vermektedir: Ey müminler, şeytanın kendilerini evhama, kuruntuya düşürdüğü, zulüm ve tağutta şeref ve yüksek bir makam bulunduğu şeklinde vesveseye kaptırdığı dost­larıyla, yardımcılarıyla savaşın. Onların kuvveti, sayıları ve silahları sizi al­datmasın. Çünkü şeytanın hilesi, tedbiri, vesvesesi zayıftır, olgun akıl ve yük­sek fikir sahipleri katında hiç bir etkisi yoktur. Size gelince, sizin dostunuz Rahman’dır. O’nun dinine yardım ettiğiniz müddetçe sizin yardımcınız, işleri­nizi tedbir ve muvaffak kılacak O’dur. Allah’ın askerleridir galip olacaklar. Allah’ın hizbi (dinine mensup olanlar)dır başarıya erecek olanlar.

Advertisements