144

١٤٤

وَمَا مُحَمَّدٌ اِلَّا رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُ اَفَاءِنْ مَاتَ اَوْ قُتِلَ انْقَلَبْتُمْ عَلى اَعْقَابِكُمْ وَمَنْ يَنْقَلِبْ عَلى عَقِبَيْهِ فَلَنْ يَضُرَّ اللّهَ شَيًْا وَسَيَجْزِى اللّهُ الشَّاكِرينَ

(144) ve ma muhammedün illa rasul kad halet min kablihir rusül e fe im mate ev kutilen kalebtüm ala a’kabiküm ve mey yenkalib ala akibeyhi fe ley yedurrallahe şey’a ve seyeczillahüş şakirin

ve muhammed ancak bir resuldür ondan öncede resuller gelip geçmiştir eğer o ölürse veya öldürülürse siz ardınıza dönüverilecek misiniz her kim ardına döner giderse Allah asla bir zarar verecek değildir Allah şükredenleri ilerde mükafatlandırılacaktır

(144) Muhammad is no more than a Messenger: many were the Messengers that passed away before him. If he died or were slain, will ye then turn back on your heels? If any did turn back on his heels, not the least harm will he do to Allah but Allah (on the other hand) will swiftly reward those who (serve him) with gratitude.

1. ve mâ muhammedun : ve Muhammed … olmadı, değildir
2. illâ resûlun : resûl’den başka, sadece resûl
3. kad halet : gelip geçmiştir
4. min kabli-hi : ondan önce
5. rusûlu : resûller, elçiler
6. e fe in mâte : şimdi eğer öldü ise … mı
7. ev kutile : veya öldürüldü
8. inkalebtum : geriye döndünüz
9. alâ a’kâbi-kum : topuklarınızın üzerinde
10. ve men : ve kim … ise
11. yenkalib : dönüyor
12. alâ akıbeyhi : topukları üzerinde
13. fe len yadurre allâhe : bundan sonra Allah’a asla zarar veremez
14. şey’en : bir şey
15. ve se yeczî allâhu : ve Allah yakında karşılığını verecek, mükâfatlandıracak
16. eş şâkirîne : şükredenler

وَمَا مُحَمَّدٌ Muhammedإِلَّا yalnızcaرَسُولٌ bir rasuldürقَدْ خَلَتْ gelip geçmiştirمِنْ قَبْلِهِ ondan önce deالرُّسُلُ rasullerأَفَإِيْن eğerمَاتَ o ölürأَوْ ya daقُتِلَ öldürülürseانْقَلَبْتُمْ geri dönecek misinizعَلَى üzerindeأَعْقَابِكُمْökçelerinizوَمَنْ her kim deيَنْقَلِبْ dönerseعَلَى üzerindeعَقِبَيْهِ ökçeleriفَلَنْ يَضُرَّ zarar veremezاللَّهَ Allah’aشَيْئًا hiçbir şekildeوَسَيَجْزِي buna karşılık mükafatlandıracaktırاللَّهُ Allahالشَّاكِرِينَ şükredenleri


SEBEB-İ NÜZUL

Rebî’ der ki: Bize anlatıldığına göre -en doğrusunu Allah bilir- Muhacir­lerden birisi Ansardan kana bulanmış halde olan birisine uğradı ve: “Ey filân, Muhammed’in öldürüldüğünü hissettin mi?” diye sordu. Ansardan olan adam: “Eğer Muhammed ölmüşse Allah’ın dinini tebliğ etmiştir. Siz de dininiz için savaşın.” dedi ve Allah Tealâ da bu âyet-i kerimeyi indirdi.

Müslümanlar bozulup açıldıklarında, “Muhammed öldürüldü.” nidası ile O’nun yanında kalan çok az sayıda ashabı dışında bütün müslümanlâr dağıldık­larında Hz. Peygamber (sa)’i görüp de ilk tanıyan Ka’b ibn Mâlik olmuş. O şöy­le anlatıyor: Toz toprak içinde (veya miğferinin altından) panldıyan gözlerinden tanıdım ve en yüksek sesimle “Ey müslümanlâr topluluğu, müjdeler olsun bu Allah’ın Rasûlü.” diye bağırdım. Bana sus diye işaret etti ve ashabından bazıları hemen O’nun çevresinde toplandılar, yerlerini aldılar. Açılıp dağıldıkları için onları ayıplayınca: “Ey Allah’ın Elçisi, babalarımız, çocuklarımız sana feda ol­sun. Bize senin öldürüldüğün haberi geldi de kalblerimize bir korku girdi, ar­kamızı dönüp kaçtık.” dediler de Allah Tealâ bu âyet-i kerimeyi indirdi.

İbn Cerir’in Suddî’den rivayetinde o şöyle anlatıyor: Uhud günü insanlar arasında Hz. Muhammed’in öldürüldüğü haberi yayıldı. Sahra ashabından bazı­ları: “Keşke Abdullah ibn Ubeyy’e gönderebileceğimiz bir elçimiz olsa da bize Ebu Sufyân’dan bie emân alsa. Ey Kavmimiz, Muhammed öldürüldü, müşrikler gelip sizi öldürmeden kavimlerinize dönün.” dediler. Enes ibn Nadr ise: “Ey kavmim, Muhammed öldürülmüşse muhakkak ki Muhammed’in Rabbı öldü­rülmedi. Muhammed ne için savaşıyordu ise şimdi siz de onun için savaşın. Ey Allahım, şu adamların söylediklerinden sana özür beyan ediyor ve bu adamların söylediklerinden uzak olduğumu sana iletiyorum.” deyip kılıcını çekti ve şehid edilinceye kadar savaştı. İşte bunun üzerine Allah Tealâ bu âyet-i kerimeyi in­dirdi.

Atıyye el-Avfî’den gelen rivayette de bu hadise üzerine Allah Tealâ’nın sadece bu âyet-i kerimeyi değil, bununla birlikte “Nihayet Allah onlara hem dünya nimetini, hem de âhiret sevabının güzelliğini verdi. Allah muhsinleri se­ver.” (âyet: 148) âyetine kadar olan âyetleri indirdiği kaydı vardır.


AÇIKLAMA

Allah yolunda cihad etmeden, savaşta sabır göstermeden cennete gireceği­nizi mi sandınız? Sınanmadan, denenmeden ve Allah aranızdan kendi yolunda cihad edenleri, düşmanlara karşı direnişte sabır gösterenleri ortaya çıkarma­dan öyle bir hedefe ulaşamazsınız. Bu ise Yüce Allah’ın, “Elif, Lâm, Mim. İn­sanlar “İman ettik” demekle ve onlar sınanmaksızın bırakılıvereceklerini mi sandılar?” (Ankebût, 29/1-2) ayetine benzemektedir.

Dikkat edilecek olursa ayet-i kerimede geçen, “(em)= yoksa” kelimesi “(bel)= bilakis” anlamında munkatı’dır. Başındaki hemzenin ise inkâr (yani ka­naati red) anlamı vardır.

Cihadın bazı çeşitleri vardır: Nefse, hevaya, şeytana -özellikle gençlik dö­nemlerinde- karşı cihad, Allah’ın adını yüceltmek için, İslâm vatanını, toprağı­nı savunmak için can ile düşmana karşı cihad; din, ümmet, kamu maslahatı yolunda mal ile cihad, batıla karşı mücadele verip hakkı savunmak, hakka yar­dımcı olmak için verilen cihad.

İster daimî olsun, ister geçici olsun şer*î bütün mükellefiyetlerin eda edil­mesi halinde Allah’a ve Rasulüne itaat hususunda belâ, mihnet ve sıkıntı za­manlarında ve bir de düşmanlara karşı direnirken sabır, istenen bir husustur.

“Allah belli etmeden…” ifadesinden kasıt, sizin bu durumunuz ortaya ��ık­madan ve gerçekleşmeden demektir. Bu sizin cihad etmediğinizi, sabretmediği­nizi göstermektedir. Gerçekte ise Allah ezelden beri sizin bu durumunuzu bil­mektedir. Ancak bunun dünya hayatında ortaya çıkarılmasından kasıt, kendi­leri için cennete girmelerini ve mağfiret edilmelerini gerektirecek şeylerin orta­ya çıkması suretiyle insanlara karşı delil ortaya koymak, belgelendirmektir.

Daha sonra Yüce Allah, Bedir’de hazır bulunmayan bazı müminlere hitap etmektedir. Söz konusu bu müminler Bedir şehitlerinin nail olduğu şehadet şe­refine kendileri de nail olmak üzere Resulullah (s.a.) ile birlikte bir savaşta hazır olmayı temenni ediyorlardı. İşte müşriklerle Medine’nin dışına çıkıp karşı­laşmak üzere Resulullah (s.a.)’a ısrar edenler bunlardı. Hz. Peygamberin görü­şü ise Medine’de kalmak şeklinde idi. Yüce Allah onlara şöyle buyurdu: Ey mü­minler! Sizler bu günden önce düşmanla karşılaşmayı temenni ediyor, bunun için yanıp tutuşuyordunuz. Onlarla karşı karşıya gelip çarpışmayı ve onlara karşı direnip sabır ve sebat göstermeyi arzuluyordunuz. İşte vaktiyle temenni ettiğiniz ve istediğiniz o şey gerçekleşmiş bulunmaktadır. Haydi savaşınız ve direncinizi ortaya koyunuz.

Ancak Uhud günü gelince onlardan bir topluluk geri döndü. Bundan dola­yı da Yüce Allah onlara serzenişte bulundu. Hasan-ı Basrî’den şöyle dediği ri­vayet edilmektedir: Resulullah (s. a. )’in ashabından bazılarının, “Şayet Resulullah (s.a.) ile birlikte düşmanla karşılaşacak olursak şunu yaparız, bunu ederiz” dedikleri haberi bana ulaştı. Bununla imtihan olundular. Allah’a yemin ederim hepsi bu sözlerinde durmadı. İşte bunun üzerine Yüce Allah, “Andolsun ki siz onunla karşılaşmadan önce ölümü temenni ediyordunuz.” buyruğunu in­dirdi.

Ölümün temenni edilmesinin anlamı, Allah yolunda şehit olmayı temenni etmektir. Bedir’de hazır bulunmayan bir topluluk şehit olmayı temenni etmişti. Fakat Uhud’da düşmanlarla savaşa tutuşunca ve bunlar mızrakların birbirine girmesi, silahların ortaya çıkması, savaş maksadıyla askerlerin dizilmesi gibi ölümün sebeplerini görünce korktular, zaafa düştüler ve Resulullah (s.a.)’ı ok­ların karşısında, oklarla başbaşa bıraktılar. Kendisi ise onları yanında durma­ya, Allah’a ibadete, samimi bir şekilde düşmana karşı koyup sebat göstermeye çağırıyordu.

Yüce Allah’ın, “İşte ona bakıp dururken onu gördünüz.” buyruğunun anla­mı “Ölümü gördünüz, yani onun sebeplerini gözlerinizle müşahade ettiniz” de­mektir. Bu ise sizin önünüzde kardeşleriniz, yakınlarınız öldürülüp bizzat sizin de ölümün kertesine yaklaştığınız vakit olmuştu. Bu, onların ölümü temenni etmeleri ve Resulullah (s.a.)’a ısrar edip Medine’nin dışına çıkmasına sebep ol­maları, arkasından da onu bırakıp kaçmaları ve onun yanında az sebat göster­meleri dolayısıyla onlara yapılan bir azardır.

Uhud günü Müslümanlar bozguna uğrayıp onlardan bir takım kimselerin öldürülmesinden sonra şeytan, “Şüphesiz Muhammed öldürüldü!” diye seslen­di. İbni Kamia müşriklere dönüp, “Muhammed’i öldürdüm” dedi. Resulullah (s.a.)’a bir darbe vurmuş ve başından yaralamıştı. Çoğu kimse Resulullah (s.a.)’ın öldürüldüğünü sanmıştı. Bunun üzerine de Yüce Allah, “Muhammed ancak bir peygamberdir; ondan önce nice peygamberler gelip geçmiştir.” ayetini indirdi. Yani Peygamber (s.a.) öldürülmesinin mümkün obuası hususunda ol­sun diye insanlara benzer demektir. Hz. Musa ile Hz. İsa ecelleri gelince vefat ettiler. Hz. Zekeriya ve Hz. Yahya öldürüldüler. Bununla birlikte onların getir­dikleri din olduğu gibi kaldı. Onlara uyanlar bu dine sıkı sıkıya sarıldılar. O halde size düşen de önceden olduğu gibi, Muhammed ölse yahut öldürülse dahi din ve ilkeleriniz üzerinde sebat göstermektir. Çünkü Peygamber de diğer peygamberler gibi bir insandır. Onun da ecelinin sona ermesiyle birlikte sona ere­cek bir görevi vardır. Her kim Muhammed’e tapıyor idiyse şunu bilsin ki Mu-hammed ölmüştür. Her kim de Allah’a ibadet ediyorsa şüphesiz ki Allah Hayy’dır, Bâki’dir, asla ölmez.

Daha sonra Yüce Allah dininden dönmek yahut Allah yolunda cihadı ve düşmanlara karşı direnişi bırakmak suretiyle zaafa uğrayan kimselerin bu tu­tumlarım inkâr ve reddetmektedir. Bu gibi kimselerin yaptıklarının Allah’a hiç bir zararı olmaz, böyle yapan ancak kendisine zarar verir. Allah, itaatini gereği gibi yerine getirerek, dini uğrunda savaşarak, hayatta iken de vefatından son­ra da Resulullah (s.a.)’a uyarak nimetine şükreden kimselere, onların şükürle­rine ve amellerine uygun bir şekilde dünyada da ahirette de lütuf ve rahmetiy-le bağışta bulunmak’ suretiyle mükâfatlandıracaktır. Bu, Peygamber (s.a.)’in ölümüne bir hazırlıktı; Ömer (r.a.) benzeri kimselere de bir hatırlatmaydı. Bu­nun anlamı şudur: İnsanın başına gelen musibetlerin o insanın hak veya batıl üzere oluşuyla ilgisi yoktur.

Uhud’da Müslümanların sıkıntılarının artıp durduğu, herkesin arasında Peygamber (s.a.)’in öldürüldüğü şayiasının yayıldığı, müminlerden zaafa kapı­lan bir takım kimselerin, “Keşke Abdullah b. Ubeyy”e bir elçimiz gitse de o da Ebu Süfyan’dan bize «man alsa” dediği, buna karşılık kimi münafıkların, “Ar­tık Muhammed öldürüldü, siz de haydi ilk dininize dönün” dediği bir ortamda Enes b. Mâlik’in amcası Enes b, Nadr şöyle demişti: “Şayet Muhammed öldü-rüldüyse şüphesiz Muhammed’in Rabbi öldürülmedi. Resulullah (s.a.)’tan son­ra hayatı ne edeceksiniz? Bu bakımdan O ne için savaştıysa siz de onun için sa­vaşınız ve O ne için öldüyse o uğurda ölünüz.” Daha sonra, “Allahım şunlann söyledikleri sözlerden dolayı sana özür beyan ediyorum. Ötekilerinin bu yap­tıklarından da beri olduğumu sana iletiyorum.” dedikten sonra kılıcına sarıldı ve şehit edilinceye kadar savaştı. Allah ondan razı olsun

Buharî de der ki: Ebu Seleme’den rivayet edildiğine göre Aişe (r.anhâ) kendisine şunu bildirdi: Ebu Bekir (r.a) Sunh  denilen yerdeki evinden atı üzerinde geldi. Atından indi, mescide girdi. Aişe’nin yanma girinceye kadar kimse ile konuşmadı. Resulullah (s.a.)’a doğru yürüdü. O sırada Resulullah (s.a.)’m üzeri habira (bir Yemen kumaş çeşidi) ile örtülüydü. Yüzünü açtı, sonra üçerine eğildi, onu öptü, ağladı. Daha sonra şöyle dedi: “Anam babam sana fe­da olsun. Allah’a yemin ederim, Allah seni iki defa öldürmeyecektir. Senin hak­kında takdir edilmiş olan ölümü tatmış bulunuyorsun.”

ez-Zührî der ki: Ebu Seleme bana İbni Abbas’tan naklederek dedi ki: Ebu Bekir çıktığında Ömer insanlarla konuşuyordu. Ebu Bekir, “Otur ey Ömer” de­di ve daha sonra şöyle deyam etti: “Şimdi şunu bilin ki, kim Muhammed’e tapı­yor idiyse şüphesiz Muhammed öldü. Kim de Allah’a ibadet ediyorsa şüphesiz

Allah Hayadır, O ölmez.” Yüce Allah da, “Muhammedi ancak bir peygamberdir, ondan evvel nice peygamberler gelip geçmiştir… Allah şükredenlere mükâfat ve­recektir.” diye buyurmaktadır. (İbni Abbas) dedi ki: Allah’a yemin ederim ki in­sanlar adeta Ebu Bekir kendilerine bunu okuyuncaya kadar Yüce Allah’ın bu ayeti indirdiğini bilmiyor gibiydiler. Onun bu ayeti okuması üzerine herkes onunla birlikte bu ayeti okudu. Kimi gördümse bu ayeti okuduğunu işittim. İb­ni Mace Hz. Aişe’den de buna benzer bir rivayet nakletmektedir

Yine ez-Zührî der ki: Bana el-Müseyyeb’in haber verdiğine göre Ömer (r.a.) şöyle demiş: Allah’a yemin ederim Ebu Bekir’in bu ayeti okuduğunu işitince, beni bir ter bastı. Öyle ki ayaklarım beni taşıyamaz hale geldi, sonunda yere yıkıldım.

Ebul-Kasım et-Taberî de -kendisine anlatılanlar ile ilgili olarak- senedini kaydederek İbni Abbas’tan şöyle dediğini nakletmektedir: Hz. Ali Resulullah (s.a.) hayatta iken, “Eğer o ölür veya öldürülürse ökçeleriniz üstünde geri mi döneceksiniz?” ayetini okur ve şöyle derdi: Allah’a yemin ederiz, Allah bize hi­dayet verdikten sonra ökçelerimiz üzerinde gerisin geri dönmeyiz. Allah’a ye­min olsun, o ölür veya öldürülürse ben de ölünceye kadar O ne için savaştıysa aynı yolda mutlaka savaşacağım. Allah’a yemin ederim, ben Onun kardeşiyim, onun velisiyim, amcasının oğluyum, O’nun mirasçısıyım. O’nun yolundan git­meye benden daha lâyık kim vardır [17]

Daha sonra Yüce Allah, Allah’ın kaderi ile olmadıkça ve Allah’ın kendisi için tespit ettiği süreyi tamamlamadıkça kimsenin ölmeyeceğini haber vermek­tedir. Bundan dolayı “O vadesiyle yazılmış bir yazıdır.” diye buyurdu. Yani Yü­ce Allah ölümü belli bir ecel ile birlikte ve öne alınmayan, geri de bırakılmaya­cak bir şekilde süresi belirlenmiş olarak tespit etmiştir. Savaşın türlü tehlikeli hallerine maruz kalmış bir kahraman hayatta kalabilir, bununla birlikte evin­de saklanıp gizlenen korkak ölebilir. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruklarını an­dırmaktadır: “Uzun ömürlünün ömrünün uzatılması da ömrünün eksiltilmesi de ancak bir kitaptadır.” (Fâtır, 35/11); “O sizi balçıktan yaratan, sonra da bir ecel belirleyendir. Bir de onun nezdinde belirli bir ecel (kıyamet saati) daha var­dır.” (En’âm, 6/2); “Artık ecelleri geldiği zaman ne bir saat (an) geciktirilir ne de öne geçebilirler.” (Nahl, 16/61).

Ömür sınırlıdır. Eceller kesindir. Allah’ın tayin ettiği kaderler hakimdir. Herşeyde biricik mutasarrıf yalnızca O’dur. Bu bakımdan herhangi bir gecik­tirme yahut öne alma söz konusu olmaksızın, ilmine uygun olarak her bir ca­nın alınmasına izin verir. Savaşta yahut barışta olması da insanın ecelini de­ğiştirmez.

Bu ayet-i kerime ile korkaklar yüreklendirilmekte, savaşa teşvik edilmek­tedir. İleri atılmak yahut geri durmak ne ömrü eksiltir, ne de ona bir şey katar. Ömür Allah’ın elinde, sona erip bitmesi Allah’ın iradesi ile olduğuna göre kor­kaklık ve zaaf göstermek nasıl uygun olabilir?!

Daha sonra Yüce Allah insanların gayelerine açıklık getirmektedir: Bu ise ya dünyayı yahut da ahireti istemektir. Her kim ameliyle yalnızca dünyayı el­de etmek, ona ulaşmak istiyor ise, Allah’ın kendisi için takdir ettiği kadarına nail olur. Bununla birlikte ahirette alacak bir payı kalmaz. Her kim ameliyle ahiret yurdunu gözetirse Allah ona da ahiretin sevabından verecektir, dünya­dan da onun için kısmet olarak ayırdığını ihsan edecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Kim ahiret ekinini (sevabını) isterse biz onun ekinini ar­tırırız. Kim de dünya ekinini isterse biz kendisine ondan (bir şeyler) veririz. Ahirette ise onun hiç bir payı yoktur.” (Şûra, 42/20); “Kim bu çabucak geçeni (dünyayı) isterse biz de burada dilediğimize dileyeceğimiz şeyi çabucak veririz. Sonra da ona cehennemi veririz, o burayı kınanmış ve kovulmuş olarak boylar. Kim de mümin olarak ahireti diler ve bunun için gereği gibi çalışır çabalarsa, işte çalışmaları şükür ile karşılanan (mükâfat verilen) kimseler bunlardır.” (İs-ra, 17/18-19). Bu ayet-i kerimenin son bölümü tefsirini yapmakta olduğumuz ayetin, “Allah şükredenlere mükâfat verecektir” buyruğuna uygundur. Yani biz onlara şükür ve amellerine uygun bir şekilde dünyada da ahirette de lütuf ve rahmetimizden vereceğiz. Bozguna uğrayıp geri kaçmadıkları için de onlara ebedî mükâfatı ihsan edeceğiz.

Size gelince ey dünyayı gözetip ganimetler toplamaya koşuşan, Uhud’daki komutanınızın ve peygamberinizin emrine muhalefet edenler! Bir miktar dün­yalık elde edebilirsiniz, fakat peygamberinizin davet ettiği dünya ve ahireti bir­likte elde etmeyi kaybettiniz. Ayet-i kerimede Uhud günü ganimetlerle uğraşan bu gibi kimseler, üstü kapalı ifadelerle tenkit edilmektedir. Ayrıca, “dilerse” ifa­desinde kişisel iradenin hayır yahut şer türünden olan amelin tabiatını belirle­yici olduğuna işaret vardır. Bu aynı zamanda Buharî ile Müslim’in Hz. Ömer’den rivayet ettikleri, Peygamber efendimizin”AmeZZer ancak niyetler iledir ve herkes için niyet ettiği ne ise o vardır.” şeklindeki buyruğuna uygundur.

Daha sonra Yüce Allah Uhud günü başlarına gelenler dolayısıyla mümin­leri teselli etmek üzere, “Nice peygamber vardır ki beraberinde bir çok toplu­luklar savaşmıştır…” diye buyurmaktadır. Yani pek çok peygamber Allah yolun­da savaşmıştır. Onunla birlikte onlara iman eden ashabından bir çok kişi de Allah’ın adım yüceltmek için savaşmıştır. Bunlar hidayet önderleri ve öğretici­leriydiler. Kendilerinin öldürülmesinden sonra olsun, peygamberlerinin öldü­rülmesinden sonra olsun zaafa düşmediler. Böyle bir durum ortaya çıktıktan sonra cihaddaki kararlılıkları gevşemedi, düşmanlara boyun eğerek teslim ol­madılar. Dünyaya ve dünyanın metaına boyun eğmediler. Gerisin geri de dön­mediler. Aksine peygamberlerinin öldürülmesinden sonra da sebat ettiler, sab­rettiler; hayatta iken sabrettikleri gibi. Allah ise sabırda yarışan ve Allah’tan korkanları sever. Böylelerini doğruya iletir, hakkı gösterir ve en büyük mükâ­fatlarla onlara ecir verir. İşte bu onların övülmeye değer işlerinden bir nebze­dir. Resulullah (s.a.)’ın öldürüldüğüne dair yalan haber yayıldığı vakit Müslü­manların karşı karşıya kaldığı gevşeklik, zaaf ve bozgun üstü kapalı tenkit edilmektedir. Bu yalan haber dolayısıyla müşriklere karşı cihad hususunda zaaf göstermeleri ve Ebu Süfyan’dan eman almak istemekle boyun eğmeleri şek­lindeki tavırları böylece tenkit edilmektedir.

Peygamberlerle savaşan o toplulukların söyledikleri güzel sözlere gelince, onlar musibetin gelip çatması esnasında şöyle demişlerdi: “Rabbimiz bize gü­nahlarımızı bağışla, kusurlarımızı ört, senin emrine uymayan davranışlarımızı affet. Savaş esnasında düşmanlarla karşılaşırken ayaklarımıza sebat ver, kâ­firler topluluğuna karşı bize yardım et!*

Rabbani olmaları ile birlikte günahlarından ve diğer kusurlarından ötürü bağışlanma dilemeleri, kendi kendilerine kusurlu olduklarını hissettirmekte­dir. Savaş esnasında ayaklarına sebat verilmesini istemelerinden önce mağfi­ret isteyerek dua etmeleri ise, onların Rablerinden bu isteklerinin arındırılmış bir ruh ve tam bir teslimiyet ile yapılmasının dualarının kabul ihtimalini daha çok artırması kasdıyladır.

Yüce Allah da düşmanlara karşı zafer, üstünlük, güzel anılmak gibi ihsan­larla dünyanın sevabını, Allah’ın rızasını, rahmetini, lütuflar yurdunda ona ya­kın olmayı elde etmek suretiyle de ahiret sevabını, güzelliğini onlara vermiştir. Yüce Allah’ın bildirdiği şu durum da buna yakındır: “Onlar için o işlediklerine mükâfat olmak üzere gözleri aydınlatıcı neler gizlendiğini hiç bir kimse bile­mez.” (Secde, 32/17). Hz. Peygamber de bu mükâfatı şöylece haber vermektedir: “Orada (cennette) hiç bir gözün görmediği, hiç bir kulağın işitmediği ve hiç bir kimsenin kalbinden geçirmediği nimetler vardır.”

Daha sonra Yüce Allah onları kendi rızasına uygun bir şekilde amellerini güzelleştirmekle nitelendirmektedir. Yeryüzünde Allah’ın sünnetini uygulayan­lar bunlardır ve bu güzel işleri dolayısıyla Allah onları mükâfatlandıracaktır.

Allah’ın hem dünya hem ahiret mükâfatını onlara birlikte vermesinin se­bebi iman eden, salih amel işleyen, dünya ve ahiret mutluluğunu gerçekleştir­mek isteyen kimseler olmalarından dolayıdır. Bu buyrukta sözü geçen salih mümin gibidir onlar. “Bazısı da, “Rabbimiz bize dünyada bir iyilik ver, ahirette de bir iyilik ver ve bizi o ateş azabından koru” der.” (Bakara, 2/201).

Ahiret sevabının özel olarak güzel olmakla nitelendirilmesi, onun üstünlüğü­ne, önceliğine ve Yüce Allah nezdinde asıl değer taşıyanın o olduğuna delâlettir.

Allah bu müminlerin niteliklerini önce ona itaat etmeye muvaffak olmala­rı, sonra bu itaat üzere kendilerine sebat verilmesi şeklinde sıralamıştır. Daha sonra da bütün bunların tümünün Allah’ın inayeti, lütfü, tevfiki ve ihsanı ile olduğuna kulun dikkatini çekmek üzere de bu gibi kimseleri ihsan edenler, iyi­lik yapanlar diye adlandırmaktadır.

Bu ayet-i kerime ile Muhammed (s.a.)’in ashabı eğitilmekte, bütün bunla­ra herkesten çok onların lâyık olduklarına dikkatleri çekilmektedir. İşte onlara düşen de bu Rabbanilerin hallerine bakıp ibret almak, onların sabretmeleri gi­bi düşmanlarına sabretmek, onların salih amellerine uyup söyledikleri sözler gibi söylemektir. Çünkü Allah’ın dini birdir, onun insanlara uyguladığı sünneti de tektir.

Advertisements