45

٤٥

اِنَّمَا يَسْتَاْذِنُكَ الَّذينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الْاخِرِ وَارْتَابَتْ قُلُوبُهُمْ فَهُمْ فى رَيْبِهِمْ يَتَرَدَّدُونَ

(45) innema yeste’zinüke llezine la yü’minune billahi vel yevmil ahiri vertabet kulubühüm fe hüm fi raybihim yeteraddedun

ancak senden izin isteyenler inanmayan kimselerdir Allah’a ve ahiret gününe kalpleri şüpheye düştü onlar şüphe içinde tereddüt edip dururlar

(45) Only those ask thee for exemption who believe not in Allah and the Last Day, and whose hearts are in doubt, so that they are tossed in their doubts to and fro.

1. innemâ : ancak, sadece, yalnız
2. yeste’zinulke : senden izin ister
3. ellezîne lâ yu’minûne : inanmayan kimseler
4. billâhi (bi allâhi) : Allah’a
5. ve el yevmi el âhiri : ve ahir güne
6. vertâbet (ve ertâbet) : ve şüpheye düştü
7. kulûbu-hum : onların kalpleri
8. fe hum : o zaman onlar
9. fî reybi-him : şüpheleri içinde
10. yetereddedûne : tereddüt ederler, bocalarlar


SEBEB-İ NÜZUL

İbn Abbâs’tan rivayete göre bu âyet-i kerime de herhangi bir özrü olmaksı­zın Tebük’e katılmamak üzere izin isteyen münafıklar hakkında nazil olan âyet­ler cümlesinden olup bazı rivayetlerde bunların 39 kişi oldukları da kaydedil­miştir


AÇIKLAMA

Allahü Teâlâ bu ayetlerde, mazeretleri olduğunu söyleyerek izin isteyip Tebük Gazasına katılmayanları azarlayarak: “Eğer yakın bir menfaat ve orta yollu bir yolculuk olsaydı, elbette sana uyarlardı…” buyurmuştur. Yani, kendi­lerini davet ettiğin şey bir ganimet, yahut elde edilmesi kolay bir menfaat veya kolay, yakın, zahmetsiz bir yolculuk olsaydı, mutlaka sana başvurur, gitmekte acele ederlerdi. Fakat onlar, yolculuğun Şam gibi uzak bir mesafeye zorluklarla dolu bir yolculuk ve savaşın da dönemin en kuvvetli gücü olan Rumlara karşı olduğunu görünce rahatı, selameti, yazın o bunaltıcı sıcağında gölgelerde gölgelenmeyi tercih ettiler. Bu da gösteriyor ki, onlar faydacı, maddeci, dünyaperest bir toplumdur. Nitekim Ebû Hureyre’den rivayet olunan müttefekun aleyh bir hadiste Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır: “Sizden biri etli, yağlı bir ke­mik, yahut iki koyun tırnağı bulacağını bilse, gece karanlığında bile olsa gelir­di.” Yani bir kimse ufak maddî bir şey verileceğini bilse, onun için secdeye ka­panırdı.

Sonra Allahü Teâlâ onların yapacakları bir şeyden haber vermektedir: “Allah’a yemin edeceklerdir.” Yani sen Tebük gazvesinden dönünce, yalan yere ye­min edeceklerdir. Nitekim şu ayetlerde de aynı şey dile getiriliyor: “Onlar yanı­na döndüğünüzde size özür beyan edeceklerdir” (Taubah, 9/94); “Kendilerinden hoşnut olmanız için size yemin edecekler.” (Taubah, 9/96). Yani, bizim mazereti­miz olmasaydı, sizinle beraber elbette çıkardık, diyecekler.

Kendilerini yalancı yeminle, yahut yalan ve nifakla helak ediyorlar. Nite­kim Peygamber (s.a.), Hayseme b. Süleyman’ın rivayet ettiği hadisinde şöyle buyurmuşlardır: “Yalan yere yapılan yemin, ülkeleri yokluk içinde bırakır.”

Allah, onların mazeretlerinde ve Allah’a yeminlerinde, “Gitmeye gücümüz yetseydi elbette sizinle beraber giderdik” sözlerinde yalancı olduklarını, maze­retleri olmadığını, bedenen kuvvetli, zengin kimseler olduklarını elbette bili­yordu. Katâde şöyle demiştir: Savaşa çıkabilirlerdi, fakat tembellik yapıp cihaddan yüz çevirdiler.

Sonra Allahü Teâlâ, bu münafıklardan cihaddan geri kalan bir gruba izin verdiği için, Peygamber (s.a.)’i ikaz ederek “Allah seni affetsin” buyuruyor. İzin verdiğin için, Allah seni affetsin. Onlara niçin geri kalma izni verdin? İzin ver­me hususunda yavaş davransan, hakikat sence anlaşılıncaya, doğru söyleyen­ler, mazeret ileri sürüp yalan söyleyenler ortaya çıkıncaya kadar dursaydın ya. Senden izin istediklerinde onlardan doğru söyleyenle yalan söyleyeni bilmen için, onları bıraksaydın ya. Sen onlara, bu hususta izin vermesen de, onlar ıs­rarlıydılar. Her ne kadar Allah onların gitmesini istemese, onların gitmesinde müslümanlar için tehlike ve zarar bulunsa da.

Mücahid: “Bu ayet, Resulullah (s.a.)’dan izin isteyin, size izin verse de, vermese de oturun, diyen insanlar hakkında nazil oldu” demiştir.

Bunun için Allahü Teâlâ, Allah’a ve peygamberine inanan hiç kimsenin savaştan geri kalmak için peygamberden izin istemeyeceğini haber veriyor: “Allah’a ve ahiret gününe iman edenler, mallarıyla canlarıyla cihad etme ko­nusunda senden izin istemezler.” Aksine, izin istemeden cihada koşarlar. Çünkü onlar cihadın, cennete bir yol ve bir yaklaşma olduğuna inanırlar. Ni­tekim Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “Müminler, ancak Allah’a ve Rasûlüne iman eden, sonra da şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canla­rıyla cihad eden kimselerdir. İşte onlar sadık olanların ta kendileridir” (Hu-curat; 49/15).

Cihad konusunda, senden izin istemek, müminlerin âdeti değildir. Muha­cir ve ensarın ileri gelenleri şöyle diyordu: Cihad konusunda Peygamber (s.a.)’den izin istemeyiz. Çünkü Rabbimiz bizi ona tekrar tekrar çağırdı. O hal­de izin istemenin mânâsı ne?”

Allah müttakileri bilir. Kendisinden korkup kızdığı şeylerden sakınan, ra­zı olduklarını yapanlardan haberdardır.

Müslim ve İbni Mace’nin Ebû Hureyre’den rivayet ettikleri hadiste de Pey­gamber (s.a.) şöyle buyurmuştur. “Kişinin amellerinin en hayırlısı, atını Allah yoluna hazırlaması, bir savaş, ya da cihad çağrısı duyduğunda, şehit olmayı arzulayarak, şehit olunacak yerlere gitmesidir…”

İman ehli, cihaddan geri kalmak için senden izin istemez. Mazeretsiz ciha­da katılmama hususunda senden izin isteyenler, ancak Allah’a ve ahirete inan­mayan, ahirette amellerine sevap ummayan, senin getirdiklerinin doğruluğun­dan şüphe eden ve o şüpheleri içinde şaşkın halde olan sebatsız kimselerdir.

Rivayete göre, bunların sayısı 39 erkekti