252

٢٥٢

تِلْكَ ايَاتُ اللّهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَبِالْحَقِّ وَاِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلينَ

(252) tilke ayatüllahi netluha aleyke bil hakk ve inneke le minel mürselin

İşte bunlar Allah’ın ayetleridir bunları sana hak olarak okuyoruz muhakkak sen peygamberlerdensin

(252) These are the Signs of Allah: we rehearse them to thee in truth: verily thou art one of the Messengers.

1. tilke : o (bu, bunlar)
2. âyâtu allâhi : Allah’ın âyetleri
3. netlû-hâ : onu tilâvet ediyoruz, okuyup açıklıyoruz
4. aleyke : sana
5. bi el hakk : hak ile
6. ve inne-ke : ve muhakkak ki sen
7. le : elbette, mutlaka, gerçekten
8. min el murselîne : gönderilen resûllerden

تِلْكَişte bunlarآيَاتُayetleridirاللَّهِAllah’ınنَتْلُوهَاonları okuyoruzعَلَيْكَsanaبِالْحَقِّhak ileوَإِنَّكَmuhakkak senلَمِنْ الْمُرْسَلِينَgönderilenlerdensin


AÇIKLAMA

İsrailoğullarının, peygamberlerine karşı işi zorlaştırmak, aşırılık ve maddî bir takım talepler ihtiva eden tavırları vardı. Bu tavırlardan birisi burada söz konusu edilmektedir. Onlar kendilerine Talût’un hükümdar olarak seçilmesini kabul etmemiş ve bu noktada inatlarını aşırıya götürmüşlerdi. Peygamberleri  onlara şöyle dedi. Onun size hükümdar ve komutan olarak seçilişinin doğruluğuna dair maddi bir delili de vardır. Bu delil Tabut’un geri dönmesidir Tabût’un onlar nezdinde dini bir kıymeti vardı. Bu özellikle de siz bu Tâlût’u savaşlarınızda bir sembol, bir sancak ve bir koruyucu olarak önden  gitmesi sizin kalplerinizin huzur ve sükûnunu gerçekleştirir, vicdanlanızı, ruhlarınızı rahatlatır. Yine bunda Musa ve Harun ailelerinin geriye bir takım hatıra eşyalar da vardır. Bunlar Tevrat levhalarının parçaları, Musa’nın asası, Tevrat’tan bazı bölümler ve ilim adamlarının Hz. Musa ve  Harun’un tabilerinden miras aldıkları bir takım şeyler vardır.

Peygamberin onlara: Muhakkak Allah size Tâlût’u bir hükümdar göndermiştir, diye söylemiş olması, ancak vahiy ile olabilecek bir iştir bunlar peygamberlerinden Allah yolunda savaşacak bir hükümdar istemişler, Peygamber de onlara Allah’ın böyle bir hükümdarı ne gönderdiğini bildirmiştir.

“Melekler şerefini artırmak ve ona ikramda bulunmak üzere Tabut’u” Talût’a taşıyıp getireceklerdir. Tabut’un gelişinde veya geri dönüşünde Allah’ın si­ze inayetinin bir delili, Talût’un size bir komutan seçildiğinin bir belgesi vardır Bundan maksat ise Talût’un sizin işlerinizi çekip çevirmesi düşmanlarınıza karşı muzaffer olacağınızdır. Eğer Yüce Allah’a samimi olarak iman eden kimseler iseniz, onu desteklemek ve onun hükümdarlığına razı olmanız lazım­dır.”

İnsanlar Talût’un komutanlığı etrafında halkalanıp toplandılar. O da genç­lerin arasından yetmiş veya seksen bin kişi seçti. Hava oldukça sıcaktı. Savaş ko­nusundaki samimi niyetlerini bilmek üzere bir yolla onları sınamak istedi.

Şehirden çıktıklarında onlara şöyle dedi, O sizi en iyi bilen olmakla bir­likte düşmana doğru yol alırken karşımıza çıkacak bir nehir ile sizleri sınaya­caktır. O nehirden kim içerse bana uyan ve bana yardım eden kimselerden ol­mayacaktır. Kim onun tadına bakmazsa, o benimle birlikte olacaklardan ve be­nim yardımcılarımdandır. Aynı şekilde boğazını ıslatacak ve bir parça susuzlu­ğunu giderecek kadar bir avuç su içen de benimle beraber olacaktır.

Bu sınamanın sonucu şöyle oldu: Dinlerinde ihlâs sahibi pek az kimse dı­şında, hepsi o nehirden içtiler. Gerçekte hayır ise bu azıcık gruptaydı. Çünkü bunlar samimi imanları, sarsılmaz kararlılıkları sayesinde, sayıca pek çok olan bir kalabalığın yapamadıklarını yaparlar.

Tâlût kendisine itaat edip kendilerine yasak kıldığı şey hususunda muha­lefet etmeyen o samimi müminlerle birlikte nehri aştıktan sonra ordusundan bir kısmı -Calût ve askerlerinin çokluğunu, araç ve gereç itibariyle kendilerin­den üstünlüklerini görmeleri üzerine- şöyle dediler: “Bizim bu insanlara karşı savaşma gücümüz yoktur. Bunlar Calût ve askerleridir. Onlara galip gelme umudu şöyle dursun, biz onlara güç yetiremeyiz.” Rablerinin huzuruna çıkacak­larını, ahirette amellerinin karşılıklarını göreceklerini bilen, buna inanan ya Allah yolunda şehadet ya da düşmana karşı muzaffer olmak şeklindeki iki güzel sonuçtan birisini bekleyen sayıca az müminler ise onlara şu şekilde cevap ver­mişlerdi: “Düşmanların çokluğu sizi aldatmasın. Sayıca pek az nice topluluk vardır ki, imanının kuvveti ve Allah’ın iradesi ile sayıca çok olan toplulukları yenik düşürmüştür. Allah’ın desteği ve yardımı sabredenlerle beraberdir.”

Talût ve beraberinde bulunan müminler topluluğu Filistinli düşmanları olan Calût ve askerlerine karşı çıkıp onların sayıca pek çok, silahça oldukça güçlü olduklarını görünce Yüce Allah’a sığınıp dua etmeye koyuldular. Tıpkı sı­kıntı zamanlarından mihnetin zorluğu esnasında, Allah’tan başka sığınacak bir yer bulamayan, korkuya kapılmış, zor şartlar altındaki mümin gibi. Duala­rında şöyle diyorlardı: “Rabbimiz üzerimize sabır yağdır. Ayaklarımıza sebat ver ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!” Yani Sen bize sabretmeyi il­ham et. Savaş esnasında ruhlarımıza sebat ver. Kâfirlere karşı bize gerçek bir zafer ihsan eyle. O kâfirler puta taparlar. Dünyayı severler ve kalpleri batıl dü­şüncelerle dolup taşar.

Allah onların duasını kabul buyurdu. Sayıca az olan topluluk Allah’ın iz­niyle, kalabalık olan topluluğu bozguna uğrattı. Güçlü genç bir delikanlı olan Hz. Davud ise, Filistinlilerin güçlü kuvvetli Calût’unu teke tek dövüşmede öl­dürdü. Ona sapanı ile bir atış yaptı, attığı taş başına isabet etti, onu yere dü­şürdü. Daha sonra ona yaklaştı, kılıcını aldı, başını kendi kılıcıyla kopardı. Bu başı getirip Talût’un önüne koydu. düşman bozguna uğradı.

Daha sonra Yüce Allah, savaşın nimetini açıklamaktadır. Hz Adem’in çocukları birbirleriyle çarpıştıkları sürece savaş her devirde toplumsal bir gerçektir. Habil, Kabil’i öldürmesinden bu yana, savaşın bir takım zarar ve tehlikeleri olduğu gibi bir takım fayda ve hayırları vardır. Şayet Yüce Allah adalet, ıs­lah ve hayır ehli vasıtasıyla,  kötülük sahibi kimseleri bertaraf et­memiş, bir cemaatı ötekine musallat olsaydı, fesad ehli galip gelir, yeryüzü fesada boğulur, anarşi galip gelir, zulüm egemen olur. Allah’ı anmak için yapılmış ibadet yerleri yıkılır. Fakat Yüce Allah bütün insanlar üzerinde büyük lütuf sahibidir, onlara karşı pek merhametlidir. Yüce Allah za­lime, o zalimi helak edecek kimseleri . Batıl ehlini hak ordusu ile bertaraf eder. İşte bu, O’nun lütuf ve  ihsanıdır. Bir diğer zalim ortaya çıktığı vakit şanı Yüce Allah, zulme ugranıldığı anda insanları o zalimin elin­den kurtaracak bir kimseyi gönderir, işte bu şekilde Yüce Allah peygamberleri­ni gayb ile zafere ulaştırır, onlara dilediği nihai sonucu belirle­yecek anda da bu peygamberin yardımına destek verir.

Ya Muhammed! İşte bunlar, sana arz olunan Allah’ın ayetleridir, sana öğrettiğimiz geçmişlere dair kıssalardır ve sen  bunları bilmiyordun. Çünkü sen ümmî bir peygambersin. Böylelikle bunlar senin peygamberliğinin doğruluğu­na, risaletinin sıhhatine bir delildir. Sana karşı olan kimseler bu belgelerle ikna olsunlar ve çağlar boyunca gelecek nesiller de bu risaletini tas­dik etsinler. Bu kıssalar her dönemde insanların yararlanabileceği bir ibret ve bir öğüttür. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: ‘Gerçekten onların kıssa­larında kâmil akıl sahipleri için bir ibret. uydurulan bir söz değildir. Fakat kendisinden önce olanı doğrulayıcı , bir açıklamasıdır, iman edecek bir topluluk için de bir hidayet ve bir .” Yusuf, 12/111).

Talût ve Calût Kıssası:

İsrailoğulları Hz. Musa’dan sonra Filistin’e geldiklerinden itibaren 356 yıl boyunca hükümdarsız kalmışlardır. Bu dönem zarfında Araplardan olan Amalikalılar gibi Medyen halkı, Filistinliler ve onların dışında kalan bir takım top­lulukların hücumlarına maruz kaldılar. Kimi zaman kendileri galip geliyor, ki­mi zaman mağlup oluyorlardı.

Kâhin Ali dönemindeki 4. yüzyıl ortalarında İbranîler Gazze yakınlarında Üşdûd sakinleri olan Filistinlilerle savaştılar. Filistinliler onları yenik düşürdü ve onlardan “Ahid Tabûtu”nu aldılar. Bu ise Tevrat’ın yani şeriatın bulunduğu sandık idi. Bu iş onlara oldukça ağır geldi. Çünkü onlar ancak bu Tabut ile za­fere kavuşacaklarına inanıyorlardı.

İsrailoğulları hakimleri arasında Samuel adında bir peygamber vardı, er-Râme şehrinde soylularından bir topluluk, o peygambere gelerek başlarına bir hükümdar tayin etmesini istedi. Bu hükümdar kendilerini zelil düşüren, uzun bir süredir kendilerini kahredip duran düşmanlarına karşı savaşlarında komu­tanlık edecekti. Ancak üzerlerine savaş farz kılındığı takdirde, karakterlerinin zayıf olduğunu bildiğinden dolayı, bu dileklerini pek samimi bulmadı. Fakat onlar savaşı gerektiren sebeplerin ortada olduğunu belirterek cevap verdiler: Bunlar ise düşmanlarının kendilerini yurtlarından çıkarmaları ve çocuklarını esir almalarıydı.

Talût’u onlara hükümdar yaptı. Talut, Tevrat’ın Samuel bölümünde adı Kays oğlu Şâvil olarak geçmekte olup Bünyamin oğullanndandı. Yakışıklı bir gençti. Bilgili ve İsrailoğulları’nın en uzun boylusuydu. Bir grup onun hüküm­darlığını benimseyip kabul etti, diğerleri ise red etti. Sebep onun fakir bir ço­ban olmasıydı.

Samuel, Talût’un yetkinliği, hükümdarlığa ve yöneticiliğe liyakati konu­sunda güzel bir seçim olduğu hususunda onları ikna etmeye gayret etti. Hü­kümdarlığının maddi delilinin de Filistinlilerin kendilerinden almış olduğu Ta-bût’un tekrar kendilerine dönmesi ve meleklerin bu Tabût’u onun şerefini yük­seltmek için ve ona iltifat olsun diye evine kadar taşıyacağım belirtti. Bunun üzerine onun hükümdarlığını kabul ettiler.

Talût da orduyu kurmaya başladı, Filistinlilerle (Amalikalılarla) savaş­mak üzere asker toplamaya koyuldu. Filistinliler Calût’un komutası altında idiler. İsrailoğulları gençleri arasından yetmiş veya seksen bin kişi seçildi ve onlarla birlikte düşmana karşı savaşmak üzere yola çıkıldı.

Fakat komutan Talût’un basireti, onları yakından tanıması, samimiyet “ve sebatları hususunda şüphe etmesi, yolda giderken ve sıcak bir zamanda onları Filistin ile Ürdün arasındaki nehirden su içmek ile sınamaya itti. Böylelikle ço­ğunluğun kendisine isyan ettiği ve azınlığın da itaat ettiği ortaya çıktı. Bu azınlık olan müminlerle birlikte yoluna devam etti ve nehri aşıp karşı kıyıya vardı. Ancak onların bir kısmı Calût’un büyük ordusunu görünce; bugün bizim Calût’a ve askerlerine karşı duracak gücümüz yoktur, dediler. Diğerleri ise on­lara: Azınlık olanların Allah’ın izniyle kalabalıkları yenmesine çokça rastlanıl­mıştır, diye cevap verdiler.

Savaşta hazır bulunanlardan birisi de henüz koyun otlatan yaşça küçük bir genç olan Yessi oğlu Davud idi. Savaşabilecek birisi değildi. Babası onu Talût ile birlikte bulunan üç kardeşine dair haberleri getirsin diye göndermişti. Calût’un teke tek çarpışmak üzere er istediğini gördü, herkes ondan korkuyor­du. Davud bu Filistinli ile çarpışana ne mükâfat verileceğini sordu. Ona; hü­kümdarın onu zengin edeceği, kızını ona vereceği ve babasının ailesini de bir hanedan haline getireceğini söyleyerek cevap verdiler.

Bunun üzerine Davud, Talût’un yanına Amalikalılarm komutanı Calût ile tek tek çarpışmak üzere izin istemeye gitti. Talût, Davud’a izin vermek isteme­di, bu işten onu sakındırmaya çalıştı, ancak o şu cevabı verdi: Ben babamın ko­yunlarından birisini alıp giden arslanı öldürdüm. Onunla beraber bir de ayı vardı, onu da öldürdüm. Daha sonra asasını ve torbasında bulunan keskin sivri beş tane taşını alıp öne geçti. Beraberinde sapanı da vardı. Calût ile konuştuk­tan sonra Davud ona bir taş attı; bu taş ahuna isabet etti ve onu yere yıktı. Arkasından yanına yaklaştı, kılıcını aldı, kendi kılıcıyla kafasını kesti ve böyle­likle Filistinliler bozguna uğradı. Hükümdar ona kızı Mikal’ı verdi ve askerle­rine komutan olarak tayin etti.

Advertisements