14

١٤

ذلِكُمْ فَذُوقُوهُ وَاَنَّ لِلْكَافِرينَ عَذَابَ النَّارِ

(14) zaliküm fe zukuhü ve enne lil kafirine azaben nar

şimdi onu tadınız şüphesiz kafirlere ateş azabı vardır

(14) Thus (will it be said): taste ye then of the (punishment): for those who resist Allah, is the penalty of the fire.

1. zâlikum : işte bu, işte böyle, böylece
2. fe zûkû-hu : artık onu tadın
3. ve enne : ve muhakkak ki
4. li el kâfirîne : kâfirlere vardır
5. azâbe en nâri : ateşin azabı

ذَلِكُمْ işte bu sizinفَذُوقُوهُ tadın bunuوَأَنَّ doğrusuلِلْكَافِرِينَ kâfirler içinعَذَابَ bir de azabı vardırالنَّارِ ateş


AÇIKLAMA

Ey müminler! Mutlaka savaş gerektiğini anlayıp: “Ey Rabbimiz! Düşmanı­na karşı bize yardım et. Ey yardım isteyenlere pek çok yardım eden! Bize yar­dım et” diye Rabbinize dua ettiğiniz vakti hatırlayın… Bundan murad, onlara, dualarına icabet eden Allah’ın nimetini hatırlatmaktır ki şükretsinler, Allah’ın kendilerine olan fazl ve rahmetini bilsinler.

O, sizin duanıza icabet etti, birbiri peşi sıra meleklerle yardım etti. Önce bin melekle yardımda bulundu. Bunu diğerleri takip etti. Üç bin, daha sonra beş bin melek. Nitekim, Allahü Teâlâ şöyle buyurur: “O zaman sen müminlere: İndirilen üç bin melekle Rabbinizin size imdat etmesi yetmez mi? diyordun” (Al-i İmran, 3/124).

Sonra da: “Evet, siz sabreder, sakınırsınız, bunlar da ansızın üstünüze ge­lecek olurlarsa, Rabbiniz nişanlı beş bin melekle size yardım edecektir” (Al-i İm­ran, 3/124-125).

Allahü Teâlâ melekleri, size zafere ulaşacağınızı müjdelemek ve sizin kalblerinizi teskin etmek için gönderdi. Düşmanlarınıza karşı size yardım et­meye, yalnızca Allahü Teâlâ kadirdir.

Savaşta gerçek zafer ancak Allah’tandır. Melekler ve diğer görünür sebep­lerden değildir. Şüphesiz Allah, mağlup edilemez güçtedir. Hikmet sahibidir. Hiçbir şeyi mevziinin dışına koymaz. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Eğer Allah dilese, elbette onlardan intikam alırdı. Fakat bazınızı bazınızla im­tihan etmesi içindir.” (Muhammed, 47/4).

Bedir günü, melekler fiilen savaştı mı? Bazı alimlere göre, melekler savaş­madılar. Müminlere manevi takviye yapıldı. Onlar müminlere sebat veriyorlar­dı. Yoksa, tek bir melek bütün dünya halkını helak etmeye kafidir. Nitekim Cibril (a.s.) kanadından bir tüy ile, Lut kavminin yaşadığı Medain beldelerini helak etti.

Alimlerin çoğunluğuna göre ise, Bedir günü Cibril (a.s.), beş yüz melekle, Hz. Ebû Bekir’in de içinde bulunduğu ordunun sağ tarafına indi. Mikâil, (a.s.) beş yüz melekle, Hz. Ali’nin de içinde bulunduğu ordunun sol tarafına indi. Melekler insan sûretindeydi, üzerlerinde beyaz elbiseler ve beyaz sarıklar vardı.

Meşhur olan görüş budur. İbni Abbas’ın şöyle dediği rivayet olunmuştur: Allah, Peygamberine (s.a.) ve müminlere bin melekle yardım etti. Cibril, beş yüz meleğin yanında, Mikail beş yüz meleğin yanındaydı. İbni Cerir ve Müs­lim, İbni Abbas ve Ömer yoluyla gelen bu hadisi rivayet ederler. Daha başka hadisler de vardır. Eğer bu hadisler olmasaydı, birinci görüş muteber olabilirdi. Rivayete göre Ebû Cehil, İbni Mes’ud’a: “Hiçbir kimse görmediğimiz halde, duyduğumuz o ses nerden geliyordu?” diye sormuş, o, meleklerden deyince, Ebu Cehil: “İşte bizi onlar yendi, siz değil” demiştir.

İttifak olunan görüşe göre, Uhud günü melekler, savaşmadı. Çünkü Allah, müminlere, sabır ve takva üzere bulunmaları şartıyla zafer vaad etmiş, onlar da bu şartı yerine getirmemişlerdi.

Meleklerin müminlerle birlikte savaşması, müminlerin en mükemmel ve en iyi bir şekilde savaşma görevlerini azaltmıyordu. Nitekim onlar, takdire değer bir şekilde savaştılar. Buharî ve Müslim’le gelen bir rivayete göre Resulullah (s.a.), Hâtıb b. Ebî Beltaa’nın öldürülmesi konusunda Hz. Ömer’le müşavere etti­ği zaman şöyle dedi: “Şüphesiz o Bedir’e katıldı. Nereden biliyorsun, belki de Allah Bedir savaşına katılanlara: İstediğinizi yapın, sizi mağfiret ettim, buyurdu.”

Bedir olayı Kureyş üzerinde çok etkili oldu. Meşhur kimseler olmalarına rağmen, müslüman kılıçlarıyla ve mızraklarıyla, hem de gençler eliyle öldürül­düler. Bu, onların küfürlerinin ve inadlarının cezasıydı. Allahü Teâlâ peygam­berleri yalanlayan geçmiş ümmetleri, çeşitli -musibetlerle cezalandırdı. Nite­kim Nuh kavmini Tufanla, Ad kavmini soğuk bir rüzgarla, Semûd’u helak edici şiddetli bir sesle, Lût kavmini bulundukları yeri altını üstüne getirmekle, Şuayb kavmini şiddetli bir deprem ve bir buluttan üzerlerine yağan ateş yağmur­larıyla Firavun ve kavmini denizle helak etti.

Allah’ın Bedir günü müslümanlara olan ilk nimeti, onlara meleklerle yar­dım etmesi, diğer nimeti onlara uyku hali vermesi ve yağmur indirmesidir: “Hani O size, emniyet için hafif bir uyku vermişti…” Yani kendinizi az, düşmanı çok görmeniz sebebiyle meydana gelen korkudan emin kılan hafif bir uyku ni­metini hatırlayın. Çünkü kendisine hafif uyku gelen kimse, korku hissetmez, rahat eder, güç ve kuvvetini yeniler. Beyhakî Delâil’de, Ali (r.a.)’ın şöyle dediği­ni rivayet eder: “Bedir günü, içimizde Mikdâd’dan başka atlı yoktu. Biz hepi­miz uyuduk, sadece Resulullah, bir ağacın altında sabaha kadar namaz kılıp dua etti.”

Bu hafif uyku hali, savaştan önceki gece oldu. Şiddetli korku içindeki bü­yük topluluk, bir mucize olarak önlerinde çok mühim iş olduğu halde birden uyudu.

Maverdî şöyle der: O gece Allah’ın onlara uyku verme lütfunda bulunma­sında iki hikmet vardır:

Birincisi: Dinlenmelerini sağlayarak ertesi günkü savaş için onları kuv­vetlendirdi.

İkincisi: Kalblerinden korkuyu gidererek onları emniyete kavuşturdu. Emniyet uyutur, korku uykusuz bırakır.

Cenâb-ı Hak, onlara Uhud günü de uyku verdi. Nitekim şöyle buyurur: “Sonra o kederin ardından üzerinize bir emniyet, bir uyku indirdi ki, o içiniz­den bir grubu örtüp buruyordu. Bir grub da canları sevdasına düşmüşlerdi.” (Âl-i İmran, 3/154).

Yine Allah size, sizi abdestsizlik ve cünüplük halinden temizlemek, sizden şeytanın vesvesesini ve susuzluk korkusunu gidermek, kalblerinizi düşmanla savaşa cesaretlendirmek -ki bu bâtını cesarettir- ayaklarınızı sebat ettirmek -ki bu zahirî cesarettir- için gökten yağmur indirdi. Yağmurun indirilmesi dört faydayı gerçekleştirdi: Cünüplükten ve abdestsizlikten yıkanmakla şerl ve hissî temizlenme, şeytanın vesvesesini giderme, ruha sabrı alıştırma, ayakları kumlarda sebat ettirme.

Kur’ân’ın zahiri, uyku halinin yağmurdan önce, Ramazanın 17. gecesinde meydana geldiğine işaret eder. Mücahid ve İbni Ebî Nüceyh ise, yağmurun uy­kudan önce yağdığını söylemişlerdir.

Yağmur yağdırılmasının sebebi, İbnü’l-Münzir’in İbni Cerir et-Taberî ve İbni Abbas’tan naklettiğine göre şudur: Müşrikler müslümanlardan önce, suyu ele geçirdiler. Müslümanlar susuz kaldı. Abdestsiz ve cünüp halde namaz kıldılar. Kumluk içindeydiler. Şeytan kalblerine hüzün verdi. “İçinizde bir peygam­ber, kendinizin de veliler olduğunuza inanıyorsunuz, bir de abdestsiz ve cünüp halde namaz kılıyorsunuz, öyle mi?” dedi. Bunun üzerine Allah gökten bir yağ­mur indirdi, vadi su ile doldu, müslümanlar su için de temizlendiler, ayakları sabit olup kaymadı, şeytanın vesvesesi de böylece gitmiş oldu.

Resulullah ve ashabı, yağmur suyundan toplanan suya gittiler ve orada konakladılar. Su havuzları yaptılar. Geri kalan suları da yok ettiler. Resulullah için, savaş meydanını gören bir tepe üstünde çardak yapıldı.

İbni İshak’ın Siyret’inde zikrettiği İbni Hişam’ın da onu takip ettiği gibi, Resulullah (s.a.) Bedir’e yürüdüğü zaman, bulduğu en yakın su başına indi. Hubab ibni Münzir, Resulullah’a yaklaşarak: “Ya Resulullah! Bu yeri sen ken­din mi belirledin, yoksa Allah’ın bir vahyi sonucu mu?” diye sordu. Resulullah: “Kendi görüşümle belirledim” deyince, Hubab: “Burası iyi bir mevki değil. İn­sanları, onlara en yakın bir su kenarına götür. Oraya yerleşiriz. Sonra onun dı­şındaki kuyuları kör kuyu haline getirir, üstlerine bir havuz yapıp doldurur, ardından da, düşmanla savaşırız, Biz su içtiğimiz halde, onlar içemezler” dedi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.): “Güzel bir görüş ileri sürdün” dedi ve öyle yaptılar.

İbni Kesir şöyle der: Bu hususta en güzel görüş, İmam Muhammed ibni İshak b. Yesar’ın Urve ibni Zübeyr’den yaptığı rivayettir. O şöyle demiştir: Allah yağmur yağdırdı. Vadi kaygan hale geldi. Öyle ki, Resulullah ve ashabı yapış­kan çamur içinde kaldı. Fakat bu, yürümelerine engel olacak şekilde değildi. Kureyş ise, öyle bir çamura maruz kaldı ki, oradan gitmeye güçleri yetmedi.

Bence de, Kur’ân’ın metni İbni Kesir ve Taberî, Zemahşerî ve Razî gibi müfessirlerin çoğunun benimsediği bu rivayetlere uygun düşüyor. Beyzavî de, bunu destekleyen bir rivayeti zikrederek şöyle der: Rivayete göre Bedir savaşı­na katılan müslümanlar, suyu olan, ayakların kaydığı kumluk bir yerde ko­nakladılar, uyudular, çoğu ihtilam oldu. Suyu müşrikler ele geçirdi. Bunun üzerine şeytan müslümanlara vesvese verdi: Siz nasıl zafere ulaşacaksınız? Su meselesinde mağlubiyete uğradınız. Allah’ın veli kulları olduğunuzu sandığı­nız, Allah’ın Rasûlü içinizde olduğu halde, siz abdestsiz ve cünüp olarak namaz kılıyorsunuz.

Müslümanlar korktular. Bunun üzerine Allah, yağmur yağdırdı. Yağmur bütün gece yağdı. Vadi aktı. Kenarında müslümanlar havuzlar yaptılar, hay­vanlarını suladılar, abdest aldılar, guslettiler. Düşmanla aralarındaki kumluk arazi ayakların kaymıyacağı şekilde sertleşti. Şeytanın verdiği vesvese ortadan kalktı. Sonra Beyzavi, Cenab-ı Hakk’ın “Kalblerinizi bağlamak için” sözünün manasını açıklıyor.

En sahih görüş ise, Kurtubî’nin İbni İshak’ın Siyret’inden zikrettiği görüş­tür. Bu, rivayetlerin arasını bulan bir görüştür: Yağmurun yağmasıyla birlikte olan haller, Bedir’e varmadan önce meydana geldi.

Bedirde müminlere bahşolunan gizli nimetlerden biri var ki, Allah onu müminlerin şükretmesi için açığa çıkarmıştır. O da, Allah’ın meleklere, kendi­sinin, meleklerle beraber olduğunu ilham etmesidir.”Hani Rabbin meleklere: Şüphesiz ben sizinle beraberim.” Ayete bu şekilde mana verildiği gibi: “Hani Rabbin meleklere: “Şüphesiz ben müminlerle beraberim. Dolayısıyla onlara yar­dım edin, onları sebat ettirin.” şeklinde de mana verilebilir. Razî bu ikinci ma­na için “bu kelamdan maksat, korkutmayı ortadan kaldırmaktır. Melekler, kâ­firlerden korkmuyorlardı, müslümanlar korkuyordu” diyerek, daha uygun bu­lur.

Yardımdan amaç, savaşın şiddetli zamanlarında gelen yardım ve destek­tir.

Müminlerin kalblerini sebat ettir, azimlerini kuvvetlendir. Onlara, Allah’ın Rasûlüne ve müminlere yardım etmeyi vaadettiğini, Allah’ın vaadinden dönmeyeceğini hatırlat.

Denilmiştir ki, melekler, müminlerin tanıdığı erkekler suretine bürünüp öyle yardım ediyorlardı. Beyhâkî, Delail’de şöyle tahric eder: Melek, bir kişiye, onun tanıdığı kişi şeklinde geliyor ve: “Müjde. Onlar az, Allah sizinle beraber, hücum edin” diyordu.

Zeccâc’dan naklolunan rivayete göre, sebat ettirmenin manası şudur: Şey­tanın şer ilka etme-vesvese kuvveti olduğu gibi, meleğin de hayır ilka etme-ilham kuvveti vardı.

Sonra Allahü Teâlâ: “Ben sizinle beraberim” sözünden muradını zikretmiş­tir. Bu sözün manası: Kâfirlerin kalblerine korku vermekle size yardım etme hususunda, sizinle beraberim, demektir. Allah’ın müminlere olan nimetlerinin en büyüklerinden biri de, kâfirlerin ruhlarına korku ve ürküntü ekmesidir.

Onların başlarını vurun, koparın, ayak ve el parmaklarını kesin.

Sonra Allahü Teâlâ, müminlere yardım etme sebebini açıklayarak şöyle buyurur: “Bu, onların Allah’a ve Resulüne karşı geldiklerinden dolayıdır…” Ya­ni peygambere ve müminlere yapılan sözkonusu yardım, müşriklerin Allah’a ve Resulüne düşmanlık ve muhalefet etmeleri sebebiyledir. Onlar, şeriata uy­mayı, ona iman etmeyi bir tarafa bıraktılar.

Kim Allah’a ve Rasûlüne muhalefet edip düşmanlık ederse, onun için dün­yada hezimet ve rüsvay olmak olduğu gibi, ahirette de şiddetli bir azab vardır.

Ey Allah’a ve Rasûlüne muhalefet eden kâfirler! Dünyada size acele tara­fından verdiğim bu hezimeti, zilleti, cezayı, öldürülmek ve esir edilmek gibi halleri acilen tadın. Eğer küfürde ısrar ederseniz, ahirette de, sizin için cehen­nem azabı vardır.

Advertisements