20

٢٠

يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُمْ كُلَّمَا اَضَاءَ لَهُمْ مَشَوْا فيهِ وَاِذَا اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُو وَلَوْ شَاءَ اللّهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْ اِنَّ اللّهَ عَلى كُلِّ شَىْءٍ قَديرٌ

(20) Yekadül berku yahtafü ebsarahüm küllema edae lehüm meşev fiha ve iza azleme aleyhim kamu ve lev şaellahü le zehebe bi sem’ihim ve ebsarihim innellahe ala külli şey’in kadiyr

Neredeyse şimşek onların gözlerini alacak Her ne zaman kendilerini aydınlatsa onunla yürürler Üzerlerine karanlıklar indiği zaman dururlar Allah dileseydi (onlardan) giderirdi İşitmelerini ve görmelerini Muhakkak Allah her şeye kadirdir

(20) The lightning all but snatches away their sight every time the light (helps) them, they walk therein, and when the darkness grows on them, they stand still, and if Allah willed, He could take away their faculty of hearing and seeing for Allah hath power over all things.

1. yekâdu : neredeyse (olacak)
2. el berku : şimşek
3. yahtafu : kamaştırır, kapıp alır, alacak, kapacak
4. ebsâre-hum : onların gözleri
5. kullemâ : her zaman, her defa
6. edâe : aydınlattı
7. lehum : onlar, onları
8. meşev : yürüdüler
9. fî-hi : onun içinde, onda
10. ve izâ : ve olduğu zaman
11. azleme : karanlık çöktü
12. aleyhim : onların üzerine
13. kâmû : ayakta kaldılar
14. ve : ve
15. lev : eğer, ise
16. şâe : diledi
17. allâhu : Allah
18. le zehebe : elbette giderdi
19. bi sem’i-him : onların işitmesi
20. ve ebsâri-him : ve onların görmesi
21. inne : hiç şüphesiz, muhakkak
22. allâhe : Allah
23. alâ : üzerine, … e
24. kulli şey’in : herşey
25. kadîrun : kaadir, gücü yeten

يَكَادُneredeyseالْبَرْقُşimşekيَخْطَفُkapıverecekأَبْصَارَهُمْgözleriniكُلَّمَا أَضَاءَaydınlattığı zamanلَهُمْonlarıمَشَوْاyürürlerفِيهِondaوَإِذَا أَظْلَمَkarardığı zaman عَلَيْهِمْonlar üzerineقَامُواdikiliverirlerوَلَوْ شَاءَdileseydiاللَّهُallahلَذَهَبَelbette giderirdi بِسَمْعِهِمْonların işitmelerini de وَأَبْصَارِهِمْgörmelerini de إِنَّşüphesizاللَّهَallahعَلَى كُلِّ شَيْءٍher şeyeقَدِيرٌkadirdir


AÇIKLAMA

Yüce Allah bu ayet-i kerimelerde durumlarını açıklamak, onların kötü iş­lerini, kötü fiillerini beyan etmek, onları ibretli bir şekilde cezalandırmak, giz­lediklerini açığa çıkartıp rüsvay etmek üzere münafıkların durumuna dair iki misal vermektedir. Çünkü münafıklar insanlık için bir fitnedir, ümmet içerisin­de bir hastalıktır. Misaller vermek ise birtakım hususları açıklamak, gizli ve ancak düşünülerek anlaşılan şeyleri açık ve hissedilir olarak açığa çıkartmak için Kur’an’ın izlediği bir yöntemdir. Bu iki misal münafıkların huzursuz, şaş­kın ve tutarsız durumlarını, işlerinin içyüzlerinin çabucak açığa çıkışını tablolaştıran iki örnektir:

Birinci misal: Onların işlerinin çabucak açığa çıkışını canlandırmaktadır: Şöyleki münafıkların sadece kısa bir süre için müslüman olduklarını söylemele­ri, kendilerinin ve çocuklarının güvenliklerini sağlama halleri, tıpkı kendisin­den yararlanmak için ateş yakan kimselerin haline benzer. Bu ateş çevrelerinde bulunan yerleri ve eşyayı aydınlatıp kısa bir süre çevrelerini görmelerini sağla­dıktan sonra Yüce Allah bu ateşi şiddetli yağan bir yağmur yahut şiddetli esen bir rüzgar ile söndürüverir. Böylelikle onların hiçbirşey görmeyecek hale gelme­lerini sağlar; gecenin, üstüste yığılmış bulutların ve ateşin sönmesinin sebep ol­duğu karanlıkların içerisinde bırakır. Çünkü artık aydınlık ortadan kalkmıştır.

Münafıklar ise duygu ve hislerini işlemez hale getirmişlerdir. Onlar işit­menin sağladığı faydayı, akıllarını işletmediklerinden dolayı öğüt verenin öğü­dünü, doğru yol gösterenin irşadını işitemezler. İşitseler bile anlayamazlar. O bakımdan onlar hakkı işitemeyen hakka karşı sağır kimseler gibidirler. Aynı zamanda onlar konuşma ve tartışmadan da yararlanamazlar. Herhangi bir me­seleye karşı delil, herhangi bir meseleye dair açıklama istemezler. Onlar sanki konuşmayan dilsizler gibidirler. Onlar görmenin sağladığı faydayı da işlemez hale getirmişlerdir. O bakımdan başlarına gelen türlü fitneler ile ümmetlerin maruz kaldığı hallerden ibret almazlar. Sanki onlar hidâyeti göremeyen körler gibidir. Onlar hiçbir zaman bulundukları sapıklık hallerinden vazgeçip hidaye­te yönelmezler. O bakımdan sen de onlar için üzülme, tasalanma!

İkinci misal: Onların şaşkınlıklarını, huzursuzluklarını ve fırsatçılıklarını dile getirmektedir. Kur’an-ı Kerim, onlara ilâhî irşadlarda bulunmuştur. Ancak onlar bunlardan yüz çevirmişlerdir. Onların bu durumları, karanlık bir gecede, gök gürültüleri ve çakan şimşeklerle beraber şiddetle yağan bir yağmura tutu­lan topluluğa benzer. İşte bu kapkaranlık atmosfer içerisinde kurtuluş yolunu araştırırlar ve ufukta gördükleri tek aydınlığa umut bağlarlar; yani apaçık ayetlerin getirdiği hakka uymayı kararlaştırırlar. Fakat aradan fazla zaman geçmeden karanlıklara düşer yine huzursuzluğa, çalkantıya yuvarlanırlar. Eğer Allah dilese gök gürültüsünün gürültüsüyle kulaklarını sağır eder. Gözle­ri kör ediveren şimşeğin parıltısıyla onları kör eder. Fakat bir hikmet ve bir maslahat dolayısıyla o bunu murad etmez. Çünkü onlara bir mühlet vermek, doğruya dönsünler diye fırsat tanımak istemektedir.

Özetle; nifak kısa bir süre için bazan münafık kimsenin yolu aydınlatabi­lir. Ancak ateşin sönmesi gibi bu da çabucak sönüverir. Bu ise münafıklığın sü­rekliliğine son verir, devamını önler. Münafık herhangi bir amacını gerçekleş­tirmek ve basit maddî bir kazanç elde etmek amacıyla münafıklığına umut bağlayabilir. Fakat kısa bir müddet içinde bu umutlar darmadağın olur gider. Münafıklar böylece huzursuzluk ve çalkantı içerisinde kalırlar. Çünkü bir aye­tin nüzûlu ile gösterdikleri zahirî sevinç, müminlerle birlikte cihad etmeleri is­tendiği zaman ortadan kalkar. Kısacası iyi günlerinde müslümanlara destek vermek ve onların mutluluğunu zahiren paylaşmak, ibtilâ ve imtihan dönemle­rinde ise nankörlük edip müslümanlara sırt çevirmek münafıkların misali ve tavrıdır.

Advertisements