67

٦٧

فَاَمَّا مَنْ تَابَ وَامَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَعَسى اَنْ يَكُونَ مِنَ الْمُفْلِحينَ

(67) fe emma men tabe ve amene ve amile salihan fe asa ey yekune minel müflihiyn
Fakat tövbe edip imana gelen ve salih amel yapanlar umulur ki onlar felahı bulanlardan olurlar

(67) But any that (in this life) had repented, believed, and worked righteousness, will have hopes to be among those who achieve salvation.

1. fe : artık
2. emmâ : fakat
3. men : kim
4. tâbe : tövbe etti
5. ve âmene : ve îmân etti, âmenû oldu, Allah’a ulaşmayı diledi
6. ve amile sâlihân : ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaptı
7. fe : artık, böylece
8. asâ : umulur ki
9. en yekûne : olması
10. min el muflihîne : felâha erenlerden


AÇIKLAMA

Allah Tealâ kıyamet günü müşrik kâfirlere yapılacak azarlamayı bil­diriyor. O gün onlara nida edilecek ve kendilerine şu üç soru yöneltilecektir:

1- Sahte ilâhların yardımı hakkında soru: “O gün Allah onlara nida ede­cek ve benim ortaklarım olduklarını iddia ettiğiniz şeyler nerede? diyecektir.”

Yani: Ey Rasul! O gün Hak Tealâ o müşriklere nida edecek ve onlara şöyle diyecektir: Sizin dünyada kendilerine taptığınız melek, cin, yıldız, put, heykel ve insan gibi sahte ilâhlar, benim ortaklarım olduğunu iddia ettiğiniz sahte tanrılar nerede? Onlar size şefaat edecekler mi? Size yardım edecekler mi?

Bu sorudan maksat küçümsemek, tahkir etmek, horlamak ve kınamak­tır. Onların vereceği hiçbir cevap yoktur. Zira onlar kıyamet günü dünyada iken içinde bulundukları durumun batıl ve yanlış olduğunu öğrenecekler, tevhid ve peygamberliğin doğruluğunu zarurî olarak idrak edeceklerdir.

Bu ayetin benzeri şudur: “Andolsun sizi ilk defa yarattığımız gibi yapayalnız teker teker huzurumuza gelmişsinizdir. Size ihsan ettiğimiz şey­leri de sırtlarınızın arkasına bırakmışsınızdır. İçinizde kendileri gerçekten or­takları olduğunu boş yere iddia ettiğiniz şefaatçilerinizi de şimdi yanınızda görmüyoruz. Andolsun aranızdaki (bağ) parça parça kopmuştur. Haklarında kuru zan beslediğiniz şeyler sizden ayrılıp gitmiştir.” (En’am, 6/94).

Cenab-ı Hak daha sonra dalâlet liderleri ve küfür davetçilerinin cevabını zikrederek şöyle buyurdu: “O gün aleyhlerinizdeki hüküm kesin­leşen kimseler: Ey Rabbimiz! işte azdırdıklarımız, kendimiz azdığımız gibi onları da azdırdık. Biz onlardan uzaklaşıp sana geldik. Zaten onlar bize tap­mıyorlardı, derler.”

Yani o gün aleyhlerindeki: “Ben yemin olsun ki cehennemi insan ve cin­lerle dolduracağım.” (Secde, 22/13) hükmünün gereği sabit olan, bunun neti­cesi üzerlerinde kesinleşen ve artık kendileri için vaîd gerekli olan dalâlet önderleri ve küfür davetçileri şöyle diyeceklerdir: Ey Rabbimiz! Bize tabi olan ve imana karşı küfrü tercih eden o kimselerin sapıklıkları kendi tercih­leri ile olmuştur. Bizim sapıklığımız da bizim tercihimizle olmuştur. Zira bizim sapıklığımız ve onları saptırmamız zorla ve icbarla olmamıştır. Bilakis bu inanç ve amellere teşebbüs ettikleri zaman onlar hür ve tercih hakkına sahip kimselerdi. Bununla anlatılmak istenen şudur: Onların sapıklıklarının sorumluluğu bize değil, onlara aittir.

Biz onlardan, onların inançlarından ve amellerinden, onların tercih et­tikleri küfür ve isyandan uzaklaşıp sana geldik. Onlar gerçekte bize tap­mıyorlar, sadece kendi nefsî arzularına tapıyorlar ve şeytanlarına itaat ediyorlardı. Bu mabudlar kendilerine tabi olanları saptırdıklarına, onların da kendilerine uyduklarına şahit oldular. Sonra da onların kendilerine tap­malarından uzak olduklarını ilân ettiler.

Bu Cenab-ı Hakk’ın şu ayetlerde buyurduğu gibiydi: “Onlar kendileri için izzet ve kuvvet olsunlar diye Allah’tan başka sahte tanrılar edindiler. Hayır, öyle değil. O tanrılar onların tapmalarına küfredecekler, onların aley­hine düşman olacaklar.” (Meryem, 19/81-82);

“Allah’ı bırakıp da kendisine kıyamete kadar cevap veremiyecek kişiye tapmakta olan kimseden daha sapık kimdir? Halbuki bunlar onların tap­malarından da habersizdirler.” (Ahkaf, 46/5-6);

“O zaman arkalarından uyulup gidilenler kendilerine uyanlardan hızla uzaklaşmıştır. O azabı görmüşlerdir. Aralarındaki ipler de parçalanıp kop­muştur.” (Bakara, 2/166).

2- Sahte tanrıların azabı reddetmek için verdikleri cevabın sorgulan­ması:

“Onlara: Koştuğunuz ortaklarınızı çağırın, denir. Onlar da çağırırlar. Fakat çağırdıkları şeyler onlara cevap vermezler. Azabı görürler ve keşke dünyada hidayet üzere olsaydık, derler.”

Yani Allah’a şirk koşanlara şöyle denir: Dünya hayatında umduğunuz gibi sizi içinde bulunduğunuz durumdan kurtarmayı vaad eden tanrılarınızı çağırın. Son derece hayret ve dehşetle tanrılarını çağırdılar. Ancak bu sahte tanrılar cevap vermekten âciz kalarak bu nidaya cevap vermediler. Onlar hiç şüphesiz cehenneme atılacaklarını kesin olarak anladılar. Kendilerini kuşatan azabı gördükleri zaman keşke dünyada iken hidayete eren mümin­lerden olsaydık diye arzu ettiler. Buna göre “lev” edatının cevabı mahzuftur. Yani onlar azabı gördükleri zaman keşke dünyada hidayete tabi olsaydık, diye temenni ettiler.

Bu ayetin benzeri şudur: “O gün Allah şöyle der: Bana iddia edip kat­tığınız ortakları çağırın. İşte onları çağırmışlar, fakat bunlar kendilerine cevap vermemişlerdir. Biz onların aralarına bir uçurum koymuşuzdur. Günahkârlar ateşi görmüşler de onun içerisine düşenlerin kendileri olduk­larını anlamışlar, (fakat) ondan savuşacak bir yer bulamamışlardır.” (Kehf, 18/52-53).

Bu sorudan maksat kendilerinden beklenen fayda ve menfaati vere­meyecek kimseleri çağırmaları sebebiyle azarlama, tehdit ve insanların huzurunda rezil olmaktır. Onlar bu sahte ilâhları çağırırlarsa onlardan yardım konusunda hiçbir cevap alamayacaklardır. Onlara verilecek azap karar­laştırılmış, sabit bir durumdur. Bu soruda şirk ve dünyadaki hurafelere kar­şı ihtar ve red yapılmaktadır.

3- Tevhid ve peygamberlere icabet etmek hakkında soruları sorun.

“O gün Allah müşriklere nida eder ve gönderilen peygamberlere ne cevap verdiniz? der.”

Yani o gün Allah Tealâ müşriklerin kendilerine gönderilen peygamber­lere verdikleri cevabı almak için onlarla olan durumlarının nasıl olduğunu ve davet edildikleri tevhide karşı cevaplarının ne olduğunu bilmek için müş­riklere nida eder.

Bu tıpkı kula kabrinde: “Rabbin kim?”, “Peygamberin kim?”, “Dinin ne?” gibi sorularının sorulması gibidir. Mümine gelince, mümin Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in O’nun kulu ve rasulü olduğuna şehadet eder. Kâfir ise: “Bilmiyorum.” der. Kıyamet gününde kâfirin sükûttan başka hiçbir cevabı yoktur. Bu ifadede peygamberliğin ispatı, Allah’ın birliğinin ilânı, put ve benzeri sahte ilâhlardan uzak olduğunun ilânı söz konusu edil­mektedir.

“O gün onların haber kaynakları körelir. Artık birbirlerine de hiçbir şey soramazlar.”

Yani hüccetler onlara gizli kalır, kıyamet günü kendilerini savunma şekillerinden mahrum kalırlar. Sükût etmek mecburiyetinde kaldılar. Ken­dilerini kaplayan dehşet ve şaşkınlık sebebiyle ve bütün insanlar -hatta pey­gamberler- haberlerden mahrum olma ve cevap vermekten aciz kalma hususunda eşit oldukları için zor meselelerde insanlara soru sorulduğu gibi birbirlerine soru soramazlar.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “O gün Allah bütün pey­gamberleri toplayıp da: “Size verilen o cevap nedir?” diyecek. Onlar da: “Bizim hiçbir bilgimiz yok. Şüphesiz gaybleri hakkıyla bilen sensin.” diyecek­lerdir.” (Maide, 5/109).

Peki bu sapıklara karşı senin kanaatin nedir? Onların hüccetleri “haberler” olarak adlandırılmıştır. Çünkü bunlar onların vereceği haberler niteliğindedir.

Allah Tealâ müşriklerin karanlık durumlarını ve azarlanmalarını beyan ettikten sonra tevbeyi ve küfürden uzak olmayı teşvik etmek üzere tevbe edenlerin durumlarını zikretti:

“Kim şirkten vazgeçip tevbe eder, iman eder ve salih amel işlerse kur­tuluşa erenlerden olması umulur.”

Yani müşriklerden tevbe edenler, Allah’ı ve Allah’ın birliğini tasdik edenler ve Allah’a ihlâsla ibadet edenler, peygamberi Hz. Muhammed’e (s.a.) iman edenler ve dünyada farzlar v.b. salih amel işleyenler kıyamet günü cennette Allah’ın rızasını ve nimetini kazanacak ve kurtuluşa erecek kimseler­dir.

“Asâ” kelimesi Allah tarafından kullanıldığında “muhakkak” manasındadır. Zira bu hiç şüphesiz ki Allah’ın lütfü ve minnetiyle meydana gelmiştir.

Ancak “asâ” kelimesi kul tarafından kullanıldığında kurtuluş ve talep edilenin elde edilmesi ümid ve beklentisiyle “umulur ki” anlamındadır.