129

١٢٩

وَلِلّهِ مَا فِى السَّموَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَاءُ وَاللّهُ غَفُورٌ رَحيمٌ

(129) ve lillahi ma fis semavati ve ma fil ard yağfiru li mey yeşaü ve yüazzibü mey yeşa’ vallahü ğafurur rahiym

Allah’ındır semalarda ve arzda ne varsa dilediğini bağışlar dilediğine azap eder Allah bağışlayan, merhametlidir

(129) To Allah belongeth all that is in the heavens and on earth. He forgiveth whom he pleaseth and punisheth whom he pleaseth but Allah is Oft-Forgiving, Most Merciful.

1. ve li allâhi : ve Allah’ın, Allah için
2. mâ fî es semâvâti : göklerde ne varsa
3. ve mâ fî el ardı : ve yeryüzünde, yerde ne varsa
4. yagfiru : mağfiret eder
5. li men yeşâu : dilediği kimseyi
6. ve yuazzibu : ve azab eder, azaplandırır
7. men yeşâu : dilediği kimse
8. ve allâhu gafûrun : ve Allah gafûrdur, bağışlayandır
9. rahîmun : rahîmdir, rahmet nuru gönderen

وَلِلَّهِ Allah’ındırمَا ne varsaفِي السَّمَاوَاتِ göklerdeوَمَا فِي الْأَرْضِ ve yerdeيَغْفِرُ bağışlarلِمَنْ يَشَاءُ dilediğiniوَيُعَذِّبُ azabederمَنْ يَشَاءُ dilediğine deوَاللَّهُ doğrusu Allahغَفُورٌ ğafur’durرَحِيمٌ rahim’dir


AÇIKLAMA

Ya Muhammed! Hicretin üçüncü yılı şevval ayının cumartesiye rastlayan yedinci günü sabahleyin evinden çıktığın vakti hatırlat onlara! Sen müminleri savaşmak üzere yerleştiriyor, ordunu düzenliyordun. Bir topluluğu ok atıcıların bulundukları tepeye yerleştiriyor diğer bir kesimi sağ tarafa, diğerlerini sola yerleştiriyor, atlılar için de muayyen yerler tespit ediyordun.

Kendileriyle danıştığın hususlarda müminlerin söylediklerini Yüce Allah çok iyi işitendir. O hem, “Düşmanların karşısına çıkma ve onlar gelip üzerimize girinceye kadar Medine’de kal” diyenlerin hem de, “Medine dışında onlarla karşılaşmak üzere bizi dışarıya çıkar” diyenlerin sözlerini çok iyi işitendir. Allah her bir niyeti ve her bir fiili çok iyi bilir. Hatalı olsa bile sözü ihlâsla söyleyeni de, Abdullah b. Übeyy ve münafıklar topluluğu gibi isabet etmekle birlikte, münafıklık edeni de aynı şekilde bilir.

Yine Yüce Allah, Evslilerden Selime oğulları ile Hazreclilerden Harise oğullarına mensup Ensar’dan iki kesimin -ki bunlar Müslüman askerlerin iki kanadı olup yaklaşık üçte birine denk idiler- savaşa karşı zaaf korkaklık göstermek üzere olduklarını, münafıkların geri döndüklerini gördüklerinde de savaşa çıkmamayı içlerinden geçirdiklerini de çok iyi işiten ve bilendir. Fakat Yüce Allah imanlarındaki samimiyetleri dolayısıyla işlerini üstlenmiş, geri çekilmekten, zelil olmaktan onları korumuş, korkaklıktan, kaçmaktan yana himaye etmişti. Çünkü bir şeyi fiiliyata getirmeden yalnızca içten içe kararlaştırmak, Yüce Allah’ın, “Halbuki Allah onların velisi idi.” buyruğunun delâleti üe masiyet sayılmaz. Müminler Allah’a tevekkül etmelidirler, Allah’a güvenmelidirler, O’nun desteğine güven beslemelidirler; kendilerine yardımcı olacak başkalarına değil. Ancak daha önceden gerekli sebepleri de gerçekleştirmiş olmaları, gerekli hazırlıkları yapmış olmaları, her çağa uygun şekilde ordu ve silah donanımını sağlamış olmaları gerekir. Çünkü insan sebeplere yapışmakla emrolunmuştur. Bundan sonra ise sonuçlan ve bu sebeplerin etkilerini Yüce Allah’a bırakmalıdır. Sayıca az müminler topluluğunu, kendi izniyle sayıca çok kâfirler topluluğuna -Bedir günü müminleri muzaffer kıldığı gibi- zafere kavuşturan Yüce Allah’tır.

İşte bundan dolayı, müminlere Bedir günü Allah’ın yaptığı yardımının hatırlatılması gerekirdi. Sayıca, araç ve gereç itibariyle azdılar. Çünkü o sırada müminlerin sayısı üç yüz kişi, kâfirler ise bin kişi dolayındaydılar. Beraberlerinde ise sadece iki at vardı. Müşriklerde ise pek çok at, zırh, süvari ve kahraman yiğitler vardı. İşte bu, zaferin sayı ve silah çokluğu ile değil, ancak Allah tarafından olduğunun delilidir. Nitekim Yüce Allah Huneyn günü hakkında şöyle buyurmaktadır:

“Huneyn gününde de size yardım etmiştir. (O günde) çokluğunuzla böbürlenmiştiniz, fakat bunun size bir faydası olmamıştı… Allah Gafûrdur, Rahîm’dir.” (Tevbe, 9/25-27). O’na itaat etmek, yasaklarından uzak durmak, sıkıntılara sabretmek suretiyle Allah’tan korkun ki O’nâ şükredenlerden olasınız veya kendinizi ona şükretmeye hazırlayasınız. Çünkü itaat, sabır ve sebat, nimet ve zafere karşı şükrün bir aracıdır.

Ya Muhammed, Bedir günü çoklukları dolayısıyla düşmanlarından korkuya kapılmış müminlere, kalplerine huzur vermek için vaadde bulunurken söylediğin şu sözleri de hatırlat: Rabbinizin sizlere üç bin melekle yardım etmesi size yetmez mi? Yüce Allah bu melekleri kâfirlerle savaşmak üzere indirmişti. İbni Ebî Şeybe, İbnül-Münzir ve başkaları eş-Şa’bîden şöyle dediğini nakletmektedirler: Resulullah (s.a.)’a ve ashabına Bedir günü Kurz b. Cabir el-Muharibî’nin müşriklere yardımcı olmak istediği haberi ulaştı. Bu iş hem Peygamber’e hem de Müslümanlara ağır gelmişti. Bunun üzerine Yüce Allah, “Sen müminlere… indirilen üç bin melekle Rabbinizin imdat etmesi size yetmez mi?.. Nişanlı beş bin melekle size yardım edecektir…” (Âl-i İmran, 3/124-125) buyruğunu indirdi. Daha sonra Kurz, Kureyşlilerin bozguna uğradıkları haberini aldı, onlara yardıma gelmeyip geri döndü. O vakit Allah tarafından bin melek ile yardıma mazhar olmuşlardı.

Katâde der ki: Meleklerle yardım Bedir günü olmuştu. Allah onlara bin melek göndererek yardım etmişti. Daha sonra yardıma gönderilen melekler üç bin, sonra da beş bin oldular. İşte Yüce Allah’ın, “Hani siz Rabbinizden imdat istiyordunuz da O da “Muhakkak ben size meleklerden birbiri ardınca binlercesi ile imdat ediciyim” diyerek duanızı kabul etmişti.” (Enfal, 8/9); “İndirilen üç bin melekle Rabbinizin size imdat etmesi size yetmez mi?” buyrukları ile, “Evet, siz sabreder, sakınırsanız bunlar da ansızın üstünüze gelecek olurlarsa Rabbiniz nişanlı beş bin melek ile size yardım edecektir.” buyrukları buna işaret etmektedir. Bedir günü müminler sabrettiler, Allah’tan korktular, Allah da onlara vaad ettiği şekilde beş bin melek ile yardımcı oldu. Bütün bunlar Bedir günü müminlerin sayılarını artıracak şekilde, askere yardım ulaştırmak kabilinden maddî ve fiilî olmuştu. Melekler savaşa katılmışlardı. Buharî ve Müslim’de sabit bir çok rivayet de bunu pekiştirmektedir.

Bu yardım, el-Menar tefsiri müellifinin ve bazı müfessirlerin eski görüşleri gibi manevî destek kabilinden değildi. Bu yanlış kanaatin sahipleri şöyle derler: Meleklerin çok oluşundaki fayda onların dua ve teşbih etmelerinden ibaretti ve o gün savaşçıların sebatını artırıyordu. Buna göre melekler Bedir günü savaşmamışlar, sadece müminlere sebat verilmesi için dua etmek üzere hazır bulunmuşlar. Ancak müfessirlerin çoğunluğunun benimsedikleri görüş birinci görüştür.

İbni Abbas ve Mücahid der ki: Melekler yalnızca Bedir günü savaştılar. Bunun dışındakilerde ise hazır bulundular fakat savaşmadılar. Buna göre melekler ancak ya sayıca gelirler yahut manevî destek için gelirler.

Fahreddin er-Razî der ki: Tefsir ve siyer alimleri Yüce Allah’ın Bedir günü melekleri indirdiği ve kâfirlerle birlikte savaştıkları hususunda ittifak etmişlerdir. Buna göre Yüce Allah’ın, “O vakit sen müminlere “İndirilen üç bin melekle… size yetmez mi?” diyordun.” buyruğu Hz. Peygamberdin Bedir günü söylediği sözü hatırlatmaktadır.

İkrime ve ed-Dahhâk’tan da şöyle dedikleri nakledilmektedir: Hayır, bu, Uhud günü olmuştur. Allah sabrettikleri takdirde onlara yardim göndereceğini vaad etmişti. Fakat onlar sabretmediler. Bundan dolayı da tek bir melekle olsun onların imdadına koşmadı. Şayet imdatlarına gelinmiş olsaydı bozguna uğramazlardı.

Konuyla ilgili söylenenlerin özeti şudur: Tefsir alimleri “…yetmez mi diyordun?” buyruğunda sözü edilen vaad acaba Bedir günü mü olmuştu, yoksa Uhud günü mü? konusunda farklı görüşlere sahiptirler ve bu konuda iki görüş vardır. Birinci görüş Hasan-ı Basrî ve bir topluluğun görüşü olup Taberî’nin de tercih ettiği görüştür ve bu buyruk, Yüce Allah’ın, “andolsun ki… Allah size Bedir’de yardım etmişti.” buyruğu ile alâkalıdır, ikinci görüş ise Mücahid’e ve bir diğer topluluğa ait olan görüştür. Buna göre burada sözü geçen vaad Yüce Allah’ın, “Hani sen erkenden… yerleştirmek üzere ailenden ayrılmıştın.” buyruğu ile alâkalıdır. Bu da Uhud günü olmuştu. Ancak zahir olan birinci görüştür.

Daha sonra Yüce Allah şunu hatırlatmaktadır: Evet üç bin melek ile yardımınıza gelmesi size yeterlidir. Daha sonra onları sabır ve takvaya teşvik etmek, kalplerini de pekiştirmek üzere sabredip takva sahibi oldukları takdirde, yardım için gönderecekleri bu meleklerin sayılarını beş bine kadar artıracağı vaadinde bulundu.

Eğer düşmanla karşılaşmaya sabreder, masiyetlerden, Resulullah (s.a.)’a muhalefet etmekten sakınırsanız, müşrikler de o anda sizinle savaşmak üzere gelirlerse, Allah size alâmetti, nişanlı beş bin melek ile imdat eder. “Nişanlı” kelimesindeki “vav” harfinin esreli veya üstünlü okunuşuna göre anlamında ufak bir farklılık olmaktadır. Birinci okuyuşa göre bizzat kendilerine yahut adlarına kendilerinin işaret koydukları, ikincisine göre ise omuzları üstünde sarkıtılmış sarı sarıklarla işaretlenmiş melekler demek olur. Nitekim el-Kelbî de böyle söylemiştir. ed-Dahhâk’tan nakledildiğine göre ise bunlar atlarının percemleri ve kuyruklarına beyaz yünler ile işaret koymuşlardı. Katade’den nakledildiğine göre ise siyah ve beyaz renkli atlar üzerinde idiler. Resulullah (s.a.) da ashabına, “Kendinize işaret yapınız; çünkü melekler de kendilerine işaretler yaptı” diye buyurmuştur.

Özetle Kur’an-ı Kerim Bedir günü müminlere bin melek ile yardım edildiğini göstermektedir. Bu yardım da Yüce Allah’ın şu buyruğunda zikredilmektedir:

“Hani siz Rabbinizden imdat istiyordunuz, O da, “Muhakkak ben size meleklerden birbiri ardınca bin melek üe yardım edeceğim” diyerek duanızı kabul buyurmuştu.” (Enfal, 8/9). Üç ya da beş bin meleğin yardıma gönderilmesini ise kimi tefsir alimleri kabul etmiştir. Şu kadar var ki Taberî şöyle demektedir: Ayet-i kerimede onlara üç bin melek ile olsun, beş bin melek ile olsun yardım gönderildiğine veya gönderilmediğine dair bir delalet yoktur. Yüce Allah’ın on­lara yardım gönderdiğini kabul edenlerin rivayetlerine uygun olarak Allah’ın kendilerine yardım göndermiş olması mümkündür. Bunu kabul etmeyenlerin açıkladıkları şekilde Allah’ın onlara yardım etmemiş olması da mümkündür. Bu konuda kendilerine üç bin veya beş bin melek ile olsun yardım edildiğini kabul edenlerin görüşüne dair bizce sahih kabul edilebilecek bir haber bulunmamaktadır.

Taberî şunları da eklemektedir:

Uhud’a gelince, onlara yardım edilmediğine dair delâlet yardım olunduğuna dair delâletten daha açıktır. Çünkü onlara yardım olunmuş olsaydı, bozguna uğramaz ve onlara bunca zarar verilmezdi.

Allah’ın melekler ile yardımı, ancak müminlerin zafer kazanacaklarına dair bir müjde ve Allah’ın yardım ve desteğinin onlarla birlikte olduğunu bilmeleriyle kalplerine huzur yerleştirmek içindi. Yani melekler ile yardımcı olmanın iki amacı vardır:

1- Düşmanlara karşı zafer müjdesi ve müminlerin kalplerinin sevinmesini sağlamak.

2- Allah’ın onlarla birlikte olduğuna, onları desteklediğine dair müminlere moral vermek ve böylelikle savaştan korkmalarını önlemek. Gerçek yardım ise ancak Azîz olan Allah nezdindendir. Azîz demek, asla yenilgiye uğratüamayan güçlü demektir. Hakîm ise, işleri en sağlam plan ve en doğru araçlara uygun olarak çekip çeviren, idare eden, uygun gördüğü maslahat sebebiyle zafer veren yahut bunu alıkoyan demektir.

Allah Bedir günü Müslümanları zafere kavuşturmuş ve melekleri yardıma göndermişti. Böylelikle öldürülmek ve esir edilmek suretiyle küfrün ve şirkin ileri gelenlerinden bir kesim helak olup gitmişti. Bedir günü Kureyş’in başlarından ve ileri gelenlerinden yetmiş kişi öldürülmüş, yetmiş kişi de esir alınmıştı. Yahut da Allah bozgun sebebiyle onları rezil etmek, öfkelendirmek için

Bedir günü Müslümanlara yardımcı olmuştu. Böylelikle isteklerini ele geçiremeden zarar etmiş olarak geri dönmüşlerdi. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır: “Allah kâfirleri herhangi bir hayra nail olmaksızın kinleriyle geri çevirdi…” (Ahzâb, 33/25). Ya da İslâm’a girip Allah’a döndükleri takdirde Allah onların tevbelerini kabul eder, dilerse de küfür ve düşmanlık üzere ısrar edecek olurlarsa onlara azap eder. Böylelikle onlar kendilerine zulmetmiş olurlar.

Daha sonra şanı yüce Allah işin tümüyle kendi elinde olduğunu beyan buyurmak üzere kendisinden önceki ve sonraki buyruklar arasında yer alan bir ara cümlesinde şöyle buyurmaktadır: Ya Muhammed, insanların emrinden (işinden) sana ait bir şey yoktur. Sana düşen yalnızca benim emrimi yerine getirmek, bana itaat etmektir. Senin görevin tebliğdir, hesaba çekmek ise bizim işimizdir. Onların yaptıklarından dolayı acı duyma. Onlara beddua etme, belki onların bir kısmı tevbe eder. Nitekim Ebu Süfyan, el-Haris b. Hişam, Süheyl b. Amr ve Safvân b. Ümeyye tevbe etmişlerdi.

Daha sonra şanı yüce Allah işin tümüyle kendi elinde olduğunu pekiştirmektedir. Göklerin, yerin ve ikisinin arasında bulunan her şeyin mülkü yalnız Allah’ındır. Hepsi O’nun yaratıkları ve O’nun kuludurlar. Onlar hakkında dilediği hükmü koyar. Bağışlamayı dilediği kimselere mağfirette bulunur. Azap etmek istediği kimseye de azap eder. Bu da O’nun bir hikmeti ve adaleti iledir. Ayrıca velilerinden sevdiği kimselerin günahlarını örten Gafur, itaat ehline merhametli olan Rahîm’dir. Bağışlar, affeder ve dilediği takdirde dünyada da ahirette de cezalandırmaz. İşte bu, peygambere ve onun ümmetine bir derstir. Çünkü iş bütünüyle Allah’a aittir, hepsi O’na boyun eğmektedir. Bu konuda mukarreb bir melek ile mürsel bir peygamber yahut bir başka insan arasında hiç bir fark yoktur. Bundan tek bir istisna mutlak meşîet gereğince ve belki ancak kıyamet gününde idrak edebileceğimiz bir hikmet dolayısıyla Allah’ın muayyen bir görevle müsahhar kıldığı yahut belli bir şefaatta bulunmak üzere izin verdiği kimselerdir.

Advertisements