147

١٤٧

اَلْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَرينَ

(147) elhakku mir rabbike fe la tekunenne minel mümterin

Hak Rabbindendir sakın olma şüphe edenlerden

(147) The truth is from thy Lord so be not at all in doubt.

1. el hakku : hak, gerçek
2. min rabbi-ke : senin Rabbinden
3. fe : artık, bundan sonra
4. lâ tekûnenne : sakın olma
5. min el mumterîne : şüphe edenlerden

الْحَقُّo hakمِنْ رَبِّكَrabbindendirفَلَا تَكُونَنَّo halde sakın olma مِنْ الْمُمْتَرِينَşüphe edenlerden


AÇIKLAMA

Peygamberimizin vahyin gelmesi arzusuyla kıblenin Kabe’ye doğru değiş­tirilmesini isteyerek zaman zaman semaya doğru bakıp durduğunu görüyoruz. Buyruğun zahirinden anlaşıldığına göre Peygamber (s.a.) bunu  lafzan  istememiştir. Sadece böyle bir emri beklemekte idi. Böylelikle o, Rabbinin emrine kar­şı bir tutum sergilemiş sayılmaz. Çünkü onun ruhunun arılığı onu, hayır zan­nettiği şeyi bekleyecek ve maslahat olduğunu kabul ettiği şeyi umacak noktaya getirmişti.

İşte sen kıblenin değiştirilmesini bekleyip durduğun için andolsun biz de seni Beytülmakdis’in dışında, yönelmeyi sevdiğin bir kıbleye doğru döndürece­ğiz. Sen bunu ruhunda yer eden doğru ve sağlıklı bir hedef dolayısıyla istiyor­dun ki, o da bütün insanların tek bir kıble etrafında birleşmeleri, bunun so­nunda kalplerinin bir olması ve böylelikle de çok büyük hayırların gerçekleş­mesi arzusudur. Haydi artık yüzünü Kabe’nin etrafını kuşatan Mescid-i Ha-ram’a doğru döndür.

Hadis-i şeriflerde kıblenin Kabe olduğu sabit olmakla birlikte burada Kabe’nin değil de Mescid-i Haram’ın söz konusu edilmesi, Kabe’yi gözüyle görmeyen uzaktaki bir kimsenin namaz esnasında Kıble tarafına doğru yö­nelmiş bulunmasanın yeterli olduğuna bir işarettir. Bunu Yüce Allah’ın genel olarak bütün müminlere verdiği “Siz de nerede bulunursanız yüzlerinizi o ya­na çeviriniz.” ilahî emri de pekiştirmektedir. Yani hangi yerde olursanız olu­nuz, namazda yüzlerinizi Mescid-i Haram cihetine doğru döndürünüz. İşte bu, “yüzünü… doğru çevir.” buyruğundan anlaşılan genel hükmün açıkça ifa­de edilmesidir. Ayrıca değişik yerlerde namaz kılan kimsenin kıbleye doğru yöneleceğini de göstermektedir. Bu yöneliş ister doğuya, ister güneye ister kuzeye doğru olsun, farketmez; nerede olurlarsa olsunlar, doğuya yönelmeye bağlı kalan Hristiyanlar ve batıya yönelmekten vazgeçmeyen Yahudiler gibi değil.

Peygamber (s.a.)’e yapılan hitap aslında bütün ümmete hitap olmakla bir­likte, Peygamberin kendisine kıbleye yönelme emri verildikten sonra müminle­re de bu emrin verilerek te’kid edilmesinin sebebi Kabe’nin kıble olmasına veri­len ehemmiyeti ifade etmektedir. Bu büyük bir olaydır. Müslümanların ibadet­lerinde bağımsızlık esasının ortaya konulması ve Beytülmakdis’e doğru yönel­menin sona erdirilmesine dair bir dönüşüm noktasını ifade eder. Ayrıca böyle­likle müminlerin kararlılığının pekişmesi, kalplerinin rahat ve huzura kavuş­ması sağlanmaktadır. Bu şekilde münafıkların ve Kitap Ehli’nin (Yahudi ile Hristiyanlann) yaymaya çalıştıkları fitneyi tesirsiz ve önemsiz hale getirme, rasule tabi olmak hususunda sebat göstermek ve kıblenin Şam’a doğru olduğu vehmini ortaya kaldırma sağlanmaktadır. İşte bütün bunlar bütün mekânlarda kıble olarak yönelinmesi gereken cihete dair hükmün genel bir şekilde açıkça ifade edilmesine sebep teşkil etmiştir: “Siz de nerede bulunursanız, yüzlerinizi o yana çeviriniz.”

Daha sonra Kur’an-ı Kerim kıblenin değiştirilmesinden sonra en büyük fitneyi körüklemeye kapılan Kitap Ehli ile tartışmaya tekrar dönmekte ve şöy­le buyurmaktadır: Aslında kendilerine Tevrat ve İncil’in verildiği Kitap Ehli kitaplarında peygamber Muhammed (s.a.) hakkında indirilen buyruklardan onun müjedelemesi, onun Beytülmakdis’e ve dinine uymakla emrolunduğu ata­sı İbrahim’in kıblesi olmak üzere iki kıbleye doğru namaz kılacağına dair bildi­rilenler dolayısıyla kesin bir gerçek olarak kıblenin değiştirilmesinin Allah’ın emri olduğunu bilmektedirler. Fakat onlar hakkı inkâr etmeye batıl peşinde koşmaya alışmışlardır. Allah ise onların amellerinden gafil değildir. Aksine amellerinin cezasını verecektir onlara.

Yüce Allah’ın, “Allah onların yapageldiklerinden gafil değildir.” cümlesi, kendisinden önceki ve sonraki iki buyruk arasında bir ara cümlesi olarak gel­mektedir. Böylelikle iki kesimden birisine mükafat vadolunmakta, diğerine de tehditte bulunulmaktadır.

Daha sonra Kur’an-ı Kerim fitnenin sebebini ve Kitap Ehli’nin İslâm dave­tinden yüz çevirişlerini, Resulullah (s.a.)’ı teselli etmek kasdıyla açıklanmakta­dır. Yüce Allah burada önce ona bunların hakkı bildiklerine rağmen onu gizle­diklerini ve gereğince amel etmediklerini haber vermekte, daha sonra da belirli iki tavır takınmak suretiyle onların hakkı kabul etmeyişlerine karşı şöylece te­selli etmektedir: Andolsun eğer sen Yahudi ile Hristiyanlara gerçek ve doğru olan kıblenin değiştirilmesinin Rablerinden olduğuna dair senin kıblene uy­maları umuduyla her türlü delil ve belgeyi getirecek olsan dahi, yine ikna ol­maz, hakkı kabul edip sana uymazlar. Bunu inatları, hakka karşı bile bile ayak diretmeleri dolayısıyla yaparlar. Onlar sana emrolunan Kabe’ye doğru yö­nelmek şeklindeki ilahi hakka dair apaçık belge ve delillere rağmen senin kıblene asla uymazlar. Bugünden sonra da artık sen onların kıblelerine uyacak değilsin. Böylelikle artık müslümanlarm tekrar Beytülmakdis’e yönelmelerine dair umutlan kesilmektedir. Zaten bu nasıl umulabilir ki? Çünkü onların tek bir kıbleleri yoktur. Esasında Hz. İsa’nın kıblesi Hz. Musa ile aynıydı. Fakat Hz. İsa’nın vefatı ve İncil’in tahrif edilmesinden sonra Hristiyanlar başka bir kıble tuttular. Sana gelince ya Muhammed, sen bütün din mensuplarının bü­yüklüğünü takdir ettiği İbrahim’in kıblesine yönel. O uyulmaya en layık olan­dır. Ayrıca onların kıblesine uymandan beklediğin bir fayda da yoktur.

Yahudiler de Hristiyanlar da yöneldikleri kıbleyi değiştirmezler. Yahudiler kendi kıblelerini terkedip doğuya doğru yönelmeyi kabul etmedikleri gibi, Hris­tiyanlar da kıblelerini terkedip batıya doğru yönelmezler. Çünkü her biri kendi görüşlerine -hak veya batıl olsun- sımsıkı sarılmaktadır. Bu konuda herhangi bir delil ve belgeyi gözardı ederek kör bir taklit yolunda yürümektedirler.

Daha sonra Yüce Allah, Allah’ın kelâmına muhalif hareket etmenin ve in­sanların nevasına uymanın ne kadar büyük bir tehlike olduğunu Peygamberi vasıtasıyla ümmetini ikaz ederek şöyle buyurmaktadır: Andolsun ya Muham­med! Eğer sen Kitab Ehli’nin istediğine uyarak onları idare etmek, sana uyma­larına karşı sana iman etmeleri için beslediğin umut dolayısıyla “sana kesin hak apaçık bir şekilde” geldikten sonra -ki bu da sende kesin bir bilgiyi oluştu­ran deliller ve apaçık belgelerdir- onların kıblelerine doğru namaz kılacak olur­san hiç şüphesiz dünya ve ahirette cezaya hak kazanan, kendi öz nefislerine zulmeden kimselerden olursun. Hakikatte bu, onları kendilerine doğru çekmek gayesiyle Yahudi ve Hristiyanların nevalarına uyma düşüncesini uzaklaştır­mak kasdıyla müminlere yönelik bir hitabdır.

“O zaman muhakkak zulmedenlerden olurdun.” buyruğu ayetin baş tara­fında yer alan “andolsun ki…” şeklindeki mahzuf yeminin cevabıdır.

Kitap Ehli’nin hakkı bilmelerinin delili ise, ancak Peygamberimizin vasıf­larına uyan hususiyetlerin kendi kitaplarında anlatılmış olmasıdır. Onlar tıpkı kendi öz oğullarını bildikleri gibi tam anlamıyla peygamberi tanımaktadırlar. Bununla birlikte onlardan bir kısmı inat ettiler, kitaplarından bilip öğrendikle­ri bu apaçık gerçeği, yani Muhammed’in peygamberliği ile Kabe’nin kıble olu­şunu gizlediler.

Daha sonra Kur’an-ı Kerim sapasağlam ve genel bir kaideyi şöyle ilan et­mektedir: Hak yalnızca Allah’tan gelendir, başkasından değil. Bu hak Yüce Allah’ın Kur’an-ı Kerim’deki emirlerinde ifadesini bulmuştur. Bu hakta herhangi bir şüphe olamaz. O bakımdan, Ya Muhammed yani müslümanlar, sen üzerin­de bulunduğun bu yolun, hak ve doğru oluşunda şüphe edenlerden olma. Bu yol senin Rabbinden sana gelen vahiydir. Sen Allah’ın sana vermiş olduğu emirlerde sana uymayan sapıkların heva ve vehimlerine uyma. Şimdi senin yö­nelmekte olduğun kıble yani Kabe İbrahim’in ve ondan sonra gelen peygam­berlerin yöneldikleri hak kıblenin ta kendisidir.

Bu ayet-i kerimedeki yasak, bundan önceki: “Andolsun ki sana gelen bun­ca ilimden sonra…” buyruğunda geçen tehdide benzemektedir. Bu da Peygam­ber (s.a.)’e yöneliktir. Bundan kastedilen ise, onun ümmeti arasından imanları iyice yerleşmemiş kimselerdir. Bunların, ortada dolaşan batıl ve fitne dolu söz­lerin etkisine kapılmalarından korkulmaktaydı.

Kabe’yi Görmeyen Kimsenin Kıblesi:

Şafiüere göre: Kabe’yi görmeyen kimsenin bizzat Kabe’nin kendisine doğ­ru yönünü doğrultması farzdır. Çünkü kıbleye yönelmesi farz olan kimsenin yönünü bizzat ona doğrultmuş olması gerekir. Tıpkı Mekke’de bulunan kimse gibi. Diğer taraftan Yüce Allah’ın, “Siz de nerede bulunursanız yüzlerinizi o ya­na çeviriniz.” buyruğu da bunu gerektirmektedir. Yani namaz kılan kimseye Kabe’ye yönelmek vacibdir. O bakımdan Kabe’yi gören kimse gibi bizzat Ka­be’nin kendisine yönelmesi gerekir.

Şafiîlerin dışında kalan cumhur ise şöyle demektedir: Kabe’yi görmeyen kimse için farz olan Kabe cihetini isabet ettirmektir. Çünkü Peygamber (s.a.), Tirmizî ve İbni Mace tarafından rivayet edilen hadiste şöyle buyurmaktadır: “Doğu ile batı arası kıbledir.” Bu hadisin zahirine göre doğu ile batı arasındaki her cihet kıbledir. Diğer taraftan eğer bizzat Kabe’ye isabet ettirmek farz olsay­dı, dosdoğru bir çizgi halinde devam eden uzunca bir safta namaz kılanların namazlarının sahih olmaması yine aynı kıbleye yönelen ve birbirinden uzak iki kişinin de namazlarının sahih olmaması gerekirdi. Çünkü uzunca bir safın Ka­be’ye yönelebilmesi ancak Kabe’nin eni kadar olması halinde mümkün olabilir. Bu görüşü ayrıca İbni Abbas (r.anhuma)’ın şu sözü de desteklemektedir: Kıble, Mescid-i Haram’da Kabe’dir. Mekke’nin dışında olan kimse için ise Mescid-i Haram kıbledir. Diğer bölgelerde bulunanlar için de Mekke kıbledir. Bu hüküm ise ileride gelecek bir hadis-i şeriften alınmıştır.

Kurtubî der ki: Şu üç sebep dolayısıyla Kabe’nin bulunduğu tarafa yönel­mek doğru olan görüştür:

1- Teklifin kendisi ile alâkalı olduğu yapılması mümkün olan husus budur.

2- Kur”an-ı Kerim’de emrolunan husus da budur. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Artık yüzünü Mescid-i Harama doğru çevir. Siz de nerede olursanız yüzlerinizi o yana çeviriniz.” Yani sizler doğu veya batıda olun, yeryüzünün neresinde olursanız olunuz Mescid-i Haram tarafına dönünüz

2- İlim adamları kesinlikle Beytullah’ın eninden kat kat daha fazla olduğu bilinen uzunca saffi delil göstermişlerdir  Bence de tercihe değer olan görüş budur. Çünkü bizzat Kabe’ye yönelmek imkânsızdır ve insanlara kolaylık sağ­lamak bunu gerektirmektedir. İbni Abbas (r.anhuma) Peygamber (s.a.)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “Beyt, Mescidde bulunanlar için kıbledir. Mescid, Harem Ehli için kıbledir. Harem de ümmetimden yeryüzünün doğusun­da ve batısında bulunan herkes için kıbledir.”

Bu konudaki görüş ayrılığı Kabe’nin üstünde namaz kılmanın hükmü hakkında başka bir görüş ayrılığına da sebep teşkil etmektedir.

Yerin dibinde semanın tepesine kadar hizanın kıble olduğunu söyleyen Hanefiler -mekruh olmakla beraber- farz ya da nafile olsun Kabe’nin üstünde namaz kılmayı caiz kabul ederler. Bunu mekruh görmelerine sebep ise Ka­be’nin üstüne çıkmanın edebe aykırı olması, ona gösterilmesi gereken tazimi zedelemesi ve peygamberin de bunu nehyetmiş olmasıdır.

Şafiîler ise Kabe’nin üstünde farz ya da nafile olsun namaz kılmayı şu şartla caiz kabul ederler: Şayet Kabe’nin binasından yahut da toprağından eşik gibi ona sabit yüksekçe bir sütre varsa yahut kapalı bir kapı ya da orada de­vamlı kalan tespit edilmiş bir asa varsa ve bunun uzunluğu insanın kolunun yaklaşık üçte ikisi kadarı olursa -en yükseklikteki cisimden üç zira (arşın) ka­dar uzak olsa dahi- caizdir.

Hanbeliler de Kabe’nin damı üzerinde nafile namaz kılmayı mubah kabul ederler. Ancak onlara göre orada farz namaz sahih olmaz. Çünkü Yüce Allah, “Siz de nerede bulunursanız bulununuz yüzlerinizi o yana çeviriniz.” diye bu­yurmaktadır. Kabe’nin damında namaz kılan kimse ise ona doğru namaz kıla­maz. Nafile namazda esas ise hafifletmek ve müsamaha göstermektir. Buna delil ise, oturarak ya da binek üzerinde yolculuk halinde kıbleden başka tarafa dönerek nafile namazının kılınabileceğidir.

Malikîler Kabe’nin üstünde namaz kılmanın sahih olduğunu kabul etmez­ler. Çünkü Kabe’nin damına çıkmış bir kimse ona doğru değil, başka bir şeye doğru yönelmiş olmaktadır.

Yüce Allah’ın, “Artık yüzünü Mescid-i Haram’a doğru çevir.” buyruğu, na­maz kılan kimsenin secde edeceği yere değil de önüne bakacağına delildir. Eğer secde edeceği yere bakacak olursa, Mescid-i Haram’dan başka bir tarafa doğru yönelmiş olur. Maliki mezhebindeki görüş böyledir. Cumhur ise şöyle demekte­dir: Ayakta iken namaz kılan kimsenin secde ettiği yere bakması müstehaptır. Hanefîler şunu da eklerler: Namaz kılan kimse rükû halinde ayaklarına, sücud halinde burnunun ucuna, oturma halinde kucağına bakar. Daha sahih olan gö­rüş budur. Çünkü böylelikle Mescid-i Haram’a doğru yönelmek tahakkuk et­mektedir. Bu gibi yerlere bakmak ise, namaz kılan kimsenin namazda başka yerlere bakmasını yani namazdan başka bir şeyle uğraşmasını önler. İşte “Ar­tık yüzünü Mescid-i Haram’a doğru çevir” buyruğu Beytülmakdis’e doğru dö­nüp namaz kılmayı da neshetmektedir.

145. ayet-i kerime Kitap Ehli’nin dinlerinden yahut kıblelerinden dönme­lerinin umulamayacağını göstermektedir. İnsan bunları ikna etmek için ne ka­dar uğraşırsa da fayda vermez. Çünkü onlar hak kendilerine açıklandıktan sonra yine de inkar edip kâfir oldular. Ayetlerin onlara faydası yoktur. Yani İs­lam risaletinin doğruluğuna ve ona uymanın gereğine dair delil olan bütün ala­metler onlar için faydasızdır. Hatta Peygamber (s.a.) onlara karşı kendilerine getirdiğinin doğruluğuna dair her türlü delili ortaya koyacak olsa dahi ona uy­maz, kendi nevalarını terkedip bırakmazlar. Nitekim Yüce Allah şöyle buyur­maktadır: “Muhakkak ki üzerlerine Rabbinin sözü hak olmuş bulunanlar iman etmezler. Eğer onlara bütün ayetler (belge ve deliller) gelse de acıklı azabı göre­cekleri ana kadar (imana gelmezler).” (Yunus, 10/96-97).

Yüce Allah’ın, “Sen de onların kıblelerine uyacak değilsin.” buyruğu emri ihtiva eden bir haber cümlesidir. Yani sakın böyle bir şeye meylin olmasın, de­mektir.

Daha sonra Yüce Allah Yahudilerin Hristiyanların kıblelerine uymayacak­larını, Hristiyanların da Yahudilerin kıblelerine tabi olmayacaklarını haber vermektedir. Bu da onların ayrılık içerisinde olduklarını gösteren aynı zaman­da da sapıklık içerisinde olduklarına da delil olan bir husustur.

Yüce Allah’ın, “Andolsun ki sana gelen bunca ilimden sonra…” şeklindeki hitabı Peygamber (s.a.)’e yöneliktir. Bundan kasıt ise onun ümmetinin hevası-na uyması ve böylelikle zalim olması muhtemel olan kimseleridir. Yoksa Pey­gamber (s.a.)’in, kendisi sebebiyle zalim sayılacağı bir işi yapması mümkün de­ğildir. O bakımdan bu buyrukla ümmetinin kastedilmiş olduğu kabul edilir. Çünkü Peygamber (s.a.) masumdur ve biz onun böyle bir işi yapmayacağını ke­sinlikle bilir ve inanırız. Peygamber (s.a.)’in buna muhatap alınması meselenin büyüklüğünü ortaya koymak ve Kur”an-ı Kerim’in onun üzerine indirilmesi do-layısıyladır. Aynı şekilde: “Sakın şüphe edenlerden olma.” buyruğunda da hi­tap Peygamber (s.a.)’e olmakla birlikte maksat onun ümmetidir.

Kitap Ehli’nin İslâmı, diğer ifadeyle hakkı kabul etmelerine karşı büyük­lük taslayıp inat ettiklerini açıkça ortaya koyan hususlardan birisi de şudur: Özellikle onların ilim adamları Muhammed (s.a.)’in peygamberliğini, risaletinin doğruluğunu, tıpkı kendi öz evlatlarını tanıdıkları gibi bilir ve tanırlar. Bu­rada kişinin kendisini değil de bizzat oğullarının konu edinilmesi önemlidir. Çünkü insan kimi zaman kendisini unutabilir fakat oğlunu unutmaz. Rivayet edildiğine göre Abdullah b. Selâm’a Hz. Ömer şöyle sormuş: Sen gerçekten oğ­lunu tanıdığın gibi Muhammed’i bilip tanıyor musun? O şöyle dedi: Evet, hatta daha fazla. Allah semasında emin olduğu kulunu yeryüzünde emin olduğu kuluna göndermiştir ve ben de bu niteliği ile onu tanıdım. Oğluma gelince; anne­sinin ne yaptığını bilemiyorum.

Kitap Ehli hakkı yani Muhammed (s.a.)’in peygamberliğini, peygamber ol­duğunu bile bile gizliyorlardı. Bu, inadî küfrün, tam anlamıyla bir küfür oldu­ğu hususunda açık bir belgedir. Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi: “Kalpleri onlara inandığı halde zulüm ve büyüklenmeleri sebebiyle onları inkâr ettiler.” (Nemi, 27/14); “İşte o tanıdıkları kendilerine gelince onu inkâr ettiler.” (Bagarah, 2/89).

Kabe’ye yönelmek olsun, başkası olsun, hak Allah’tan gelendir. Yahudile­rin kendi kıblelerine ve Hristiyanlarm da kendi kıblelerine dair haber verdikle­ri değildir. Ayrıdedici kesin söz, ilahi vahye ait olup, inkarcıların heva ve arzu­ları değildir.

Yüce Allah’ın, “Sakın şüphe edenlerden olma” buyruğu ile hitaptan kasıt, -anlamı itibariyle- ümmettir. Hz. Peygamberin şüphe edenlerden olmasının ya­saklanması aynı fiilin işlenmesinin yasaklığını daha ileri bir ölçüde ifade eder. Tıpkı bir kimsenin bir başkasına: “Sakın zalim olma” demesinin “zulmetme” demesinden daha beliğ bir ifade oluşu gibi.

Özetle, Kitap Ehli’nin kıblenin değiştirilmesini inkâr etmeleri bir inattır, hakkı bile bile red etmektir. Çünkü onlar kesin olarak Muhammed (s.a.)’in pey­gamberliğini bilirler. Onun peygamber olduğu kesin olarak sabit olduğuna gö­re, bütün yaptıkları da Rabbinden gelen bir vahye dayalı olarak yaptığı ortaya çıkar

Advertisements