157

١٥٧

اُولءِكَ عَلَيْهِمْ صَلَوَاتٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَرَحْمَةٌ وَاُولءِكَ هُمُ الْمُهْتَدُونَ

(157) ülaike aleyhim salevatüm mir rabbihim ve rahmetüv ülaike hümül mühtedun

İşte onlara Rablerinden mağfiret ve rahmet işte onlar hidayete erenlerdir.

(157) They are those in whom (descend) blessings from their Lord and mercy, and they are the ones that receive guidance.

1. ulâike : işte onlar
2. aleyhim : onların üzerine, onlara
3. salâvâtun : salâvât
4. min : den
5. rabbi-him : onların Rabbi
6. ve : ve
7. rahmetun : rahmet
8. ve : ve
9. ulâike : işte onlar
10. hum : onlar
11. el muhtedûne : hidayete erenler

أُوْلَئِكَişte onlar var yaعَلَيْهِمْonlar içinصَلَوَاتٌsalavatمِنْ رَبِّهِمْRablerindenوَرَحْمَةٌve rahmet vardırوَأُوْلَئِكَişte onlarهُمْالْمُهْتَدُونَhidayete erenlerin ta kendileridir


AÇIKLAMA

Kıblenin değiştirilmesi gerçek mümin ile yalancı münafıkın birbirinden ayırdedilmesi ve onların sınanmaları içindi. O bakımdan bu değişiklik bir ni­mettir; bir azab değildir. Fakat kıt akıllılar ile Kitap Ehli bu büyük olayı istis­mara yöneldiler ve müminlerin aleyhine ruhlara kin ve düşmanlığı ekmek kas-dı ile iftira kampanyası başlattılar. Allah bunun diğer insanları müminlere karşı birleştirmek gayesi ile oldukça yoğun bir takım gayretleri peşinden geti­receğini ve bunun kaçınılmaz olarak bir savaşa yol açacağını biliyordu. Nite­kim daha sonraları fiilen çarpışma ve savaş ortaya çıkmıştı.

Şanı Yüce Allah bu ayet-i kerimelerde nimetin kimi zaman belâ ve çeşitli musibetlerle bir arada bulunabileceğini beyan etmektedir. Fakat musibete kat­lanmak, müşriklerden ve Kitap Ehli’nden oluşan düşmanlara karşı direnmek için sabır ve namaz ile yardım dilemekten başka çare yoktur. Çünkü sabır ile irade güçlendirilir, sıkıntılara karşı tahammül gösterilir, musibetlere karşı se­bat elde edilir ve Allah sabredenlerle beraberdir yani yardımı, zaferi, koruyup gözetlemesi ve desteklemesi ile onların yanındadır. Şanı Yüce Allah şükretme emrini beyan ettikten sonra sabra dair açıklamalara geçti ve sabır ve namaz ile yardım istenebileceğini bize gösterdi. Çünkü kul ya bir nimet içerisindedir, ona şükretmesi gerekir ya da bir sıkıntı içerisindedir, buna da sabretmesi gerekir.

Namaz ile yardım dilemek, ibadetlerin özü olduğundan Allah ile ilişkiye geçmenin, ona seslenmenin, Yüce Allah’ın heybet ve celâlinin şuuruna varma­nın yolu, korku duyanların sığınağı, dertlilerin kederlerinden kurtuluş ve mü­minlerin ruhlarının huzura erme vesilesi olduğundan dolayıdır. Peygamber (s.a.) de: “Benim gözümün nuru namazdadır.” buyurmuştur.

Mümin sabır ile ve haşyet doğuran, Allah’a karşı huşu ile kalbi dolduran ve insanın ruhunu her türlü hayasızlık ve münkerlerden uzaklaştıran namaz ile yardım dilediği takdirde; onun için zorluklar önemsizleşir, her türlü sıkıntı ve meşakkate katlanır, her türlü zorluk ve kedere direnç gösterir.

Bundan dolayı Yüce Allah her ikisini de emrederek şöyle buyurmaktadır: Dininizi ve dininizin şiarlarını zafere götürmek için yardım isteyiniz. Karşı karşıya kaldığınız her türlü sıkıntı ve musibete karşı yardım dileyiniz. Bu hu­suslarda insana ağır gelen her türlü dert ve tasayı hafifleten sabır ve insanın kalbine Allah’a güveni yerleştiren, sıkıntıları unutturan namaz yardımcınızdır. Bu ayet-i kerime Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir: “Bir de sabır ile ve namaz ile yardım isteyiniz. Şüphesiz o huşu, duyanlardan başkasına elbette büyük gelir.” (Bagarah, 2/45). Özellikle sabrın söz konusu edilmesi nefis için en ağır gelen psikolojik, ruhî (batınî) bir durum olduğundan dolayıdır. Namazın da özellikle anılması insana en zor gelen zahirî bir amel olduğundan dolayıdır. Bununla birlikte namaz ile insan dünyadan kopar, Allah’a yönelir. Resulullah (s.a.)’m bir işten dolayı sıkıntı ile karşı karşıya kaldığında hemen namaza ko­şup sığındığını ve bu ayet-i kerimeyi okuduğu rivayet edilmektedir.

Allah sabredenlerin yardımcısıdır, onların duasını kabul eder, kederlerini giderir. Vakıa şu ki; ferdî ameller ile büyük toplumsal işlerin gerçek anlamda meyvelerini vermeleri ancak sebat ve sürekli mücadele ile mümkün olur. Bü­tün bunların aracı ise sabırdır.

Mücadele ve katıksız cihadda şehit düşenler hakkında “ölüler” demeyiniz, aksine onlar kabirlerinde özel tarzda ve özel bir takım belirtilere sahip bir ha­yata sahiptirler. Belli bir keyfiyette bir rızık ile rızıklanırlar ki; Allah bunun nasıl olduğunu en iyi bilendir. Fakat bizler müşahade ve his ölçülerimiz ile bu hayatın gerçeğini idrak edemeyiz. Bu bir başka alemde, başka bir şekilde gaybî hayattır. Bütün mesele Yüce Allah’ın bize böyle bir hayatı vermesinden ibaret­tir. O bakımdan biz bunu araştırmaya koyulmayız; buna iman etmek ise farzdır. Bunu yüce Allah’ın şu buyruğu da teyid etmektedir: “Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma, aksine onlar Rableri katında diridirler, rızıklanırlar.” Âl-i İmran, 3/169).

Belirtilen bu hususlarda, dinini zafere ulaştırmak yolunda, Rabbine davet yolunda canını feda eden müminin ebedîlik cennetine nail olan hayırlı kimse­lerden olacağına bir işaret vardır. Onlar diridirler. Ruhları yeşil kuşların kursaklarındadır. Bu kuşlar cennette diledikleri gibi uçar. Nitekim sahih hadiste de böylece sabit olmuştur.

Daha sonra Yüce Allah yemin ile şöyle buyurmaktadır: Allah’a yemin ol­sun ki ey müminler, sizleri savaşta düşmana karşı duyacağınız az bir korku, bir miktar kıtlık ve kuraklıktan dolayı açlık, kaybolmaları, zayi olmaları sure­tiyle mallardan yana eksiklik, kâfirlerle savaşmak ve başka şeylerle uğraş­maktan dolayı ölüm suretiyle canlardan yana eksiklik, telef etmek suretiyle meyvelerden yana eksiklik gibi musibetlerle karşı karşıya bırakacağız. Şafiî’ye göre mahsullerin azlığı çocukların ölümü demektir. Çünkü kişinin çocuğu kal­binin meyvesidir. Nitekim bu konuda böyle bir haber de varid olmuştur. Bu ye­minin yapılmasının sebebi ise; gelecekte ansızın karşı karşıya kalacakları olay­lardan yana müminlerin gönüllerinin rahatlaması, huzura ermesi, bir musibe­te maruz kaldıklarında ise Allah’ın kaza ve kaderine rıza göstermeleri içindir. Nitekim bütün bunlar gerçekleşti. Mümin iman edince fakir oluverir, ailesi onu terkediverirdi. Ya da Medine’ye hicret edip de Mekke’yi terkettikleri sırada yurdundan, malından uzak kalırdı. Bir savaşçı savaşa gittiği sırada birkaç hur­ma ile yetinmek zorunda kalırdı. Özellikle Ahzab ve Tebük gazvelerinde. Mu­hacir, Medine’nin sıtma ve vebası ile karşılaştığında ölüme maruz kalıyordu. Daha sonraları ise Medine’nin iklimi zamanla güzelleşti.

Kaza ve kadere iman eden müminlere müjedele! Fakat bu müjde ancak fe­laket ve musibetin çöktüğü ilk anda sabredenler içindir. Bunlar bu sabırların­dan dolayı da Allah katında ecirlerini umarak: “Muhakkak biz Allah’ınız ve muhakkak biz O’na dönücüleriz.” derler. İşte bu, onların işlerinde güzel akıbet üe karşılaşacaklarının müjdesidir. Sabredenlere ecirleri hesapsızca verilir. Rablerinden günahları için bir mağfiret onlara has bir rahmet de vardır. Bu rahmetin etkisini musibet ile karşılaştıkları vakit kalplerindeki serinlikte, ruhlarının sükûn ve huzurunda bulurlar. İşte kâfirler müminleri bu rahmetten dolayı kıskanır. Çünkü kâfir bir musibet ile karşılaştığında dünya ona dar ge­lir. Bazen kendisini öldürüp intihar dahi edebilir. Avrupa ve Amerika’da inti­har olayları ne kadar da çoktur!..

Gerçekten sabreden kimseler hakka, doğruya hidayet bulan, faydalı fiiller işlemeye Allah tarafından yönlendirilenler dünya ve ahiret hayrını elde ederek umduklarına kavuşanlardır. Buharî’nin Enes’ten rivayet ettiği: “Sabır ancak ilk musubet esnasında (felaket ve musibetin çöktüğü ilk anda) olandır.” mealin­deki hadis dolayısıyla sabır, birinci musubet esnasında söz konusu olur. Kaza ve kadere teslimiyet göstermekte birlikte ağlamak ve üzülmek sabra ve imana ay­kırı değildir. Buharî ile Müslim’deki rivayete göre Resulullah (s.a.) oğlu İbrahim’in vefat ettiği sırada ağlamıştır. Ona: “Sen bize bunu yasaklamamışmıy­dın?” diye sorulunca, o şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki bu rahmetin kendisidir.” Daha sonra şöyle buyurdu: “Şüphesiz göz yaş akıtır ve kalp rahatsızlaşır, fakat Rabbimizin razı olduğundan başka bir şey demeyiz. Şüphesiz ki biz ey İbrahim, senden ayrıldığımız için üzüntülüyüz.” Yerilen ise şeriatın yasakladığı dövün­mek, elbiseleri yırtmak, cahiliye devrinde olduğu gibi ölülere haram olan ağıt­lar yakmak, aklın çirkin gördüğü Allah’ın takdir ve hükmüne karşı itiraz ve gazabı ifade eden sözler söylemektir.

Sabır, sabrın ölçüsü, tarifi, musibet esnasında istircada bulunmaya dair pek çok hadis ve seleften rivayet gelmiştir. Bunlardan birisini Müslim Ümmü Seleme (r.anha)’den şöylece rivayet etmektedir: Ümmü Seleme dedi ki: Resulullah (s.a.)’ı şöyle buyururken dinledim: “Bir musibet ile karşı karşıya ka­lan her bir kul; “İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciûn Allahım bu musibetimden dolayı bana ecir ver ve bana ondan hayırlısını onun yerine ihsan et” dediği tak­dirde mutlaka Allah o musibetinin ecrini ona verir ve ondan daha hayırlısını onun yerine ona ihsan eder.”

Beyhakî de Şuabu’l-İmân’ da İbni Abbas’dan Resulullah (s.a.)’ın şöyle bu­yurduğunu nakletmektedir: “Musibet esnasında istirca’da bulunan kimse (İnna lillah ve inna ileyhi raci’ûn diyenin) Allah musibetini giderir, akıbetini güzel-leştirir ve hoşuna gidecek şekilde onun yerine salih bir halef ihsan eder.”

Ahmed ve Tirmizî de Ebu Musa’dan Resulullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğu­nu rivayet etmektedirler: “Kulun oğlu öldüğünde Yüce Allah meleklerine: Ku­lumun oğlunun ruhunu kabzettiniz mi? diye sorar. Onlar: Evet derler. Yüce Allah: Onun kalbinin meyvesini mi aldınız! der. Onlar: Evet, derler. Yüce Allah: Peki kulum ne dedi? der. Onlar: Sana hamdü sena etti, istircada bulundu. Yü­ce Allah şöyle buyurur: Siz kuluma cennette bir ev yapınız ve ona “hamd evi” adını veriniz.”

Ömer b. el-Hattab (r.a) der ki: “Bana isabet eden her bir musibette mutla­ka şu üç nimeti buldum: Evvela bu musibet benim dinimde olmuyordu. İkincisi bu musibet daha önce olanlardan daha büyük değildi. Üçüncüsü Allah o musi­bete karşı büyük bir mükâfat verir.” Daha sonra Yüce Allah’ın şu ayet-i keri­mesini okudu: “İşte rablerinden mağfiret ve rahmet hep onların üzerindedir ve onlar hidayete erenlerin ta kendileridir.”

Hülâsa; din düzenini ortaya koyan ayet ve hadisler aynı zamanda sabrı, istircaıda bulunmayı, Allah’ın razı olacağı sözler söylemeye, Allah’ın kaza ve kaderine teslimiyet göstermeye, hükmüne razı olmaya da teşvikte bulunmuş­tur. İşte o vakit Allah o musibeti ondan hayırlısını vermek suretiyle telafi eder; sabreden kişi de ecir ve sevap alarak Allah nezdinde güzel kabul görür ve cen­nete nail olur

Advertisements