14

١٤

وَمِنَ الَّذينَ قَالُوا اِنَّا نَصَارى اَخَذْنَا ميثَاقَهُمْ فَنَسُوا حَظًّا مِمَّا ذُكِّرُوا بِه فَاَغْرَيْنَا بَيْنَهُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَاءَ اِلى يَوْمِ الْقِيمَةِ وَسَوْفَ يُنَبِّءُهُمُ اللّهُ بِمَا كَانُوا يَصْنَعُونَ

(14) ve minellezine kalu inna nesara ehazna misakahüm fe nesu hazzam mimma zükkiru bihi fe ağrayna beynehümül adavete vel bağdae ila yevmil kiyameh ve sevfe yünebbiühümüllahü bi ma kanu yasneun

biz hristiyanız diyenlerden sağlam söz almıştık hakikatlerden hisse almayı unuttular onlarda kendilerine anlatılan biz bıraktık aralarına düşmanlık ve kini kıyamet gününe kadar (devam edecek) Allah onlara ilerde haber verecek ne işler yapar olduklarını

(14) From those, too, who call themselves Christians, we did take a Covenant, but they forgot a good part of the message that was sent them: so we estranged them, with enmity and hatred between the one and the other, to the day of judgment. And soon will Allah show them what it is they have done.

1. ve min ellezîne : ve o onlardan, olanlardan
2. kâlû : dediler
3. innâ nasârâ : muhakkak ki biz (hıristiyanız) nasârâyiz
4. ehaznâ : aldık
5. mîsâka-hum : onların mîsâkları
6. fe nesû : öyle olduğu halde, gene de, unuttular
7. hazzan : bir pay, hisse
8. min mâ zukkirû bi-hî : onunla uyarıldıkları seyden (hususlardan)
9. fe : bu yüzden, böylece
10. agraynâ : saldık
11. beyne-hum(u) : onların aralarına
12. el adâvete : düşmanlık
13. ve el bagdâe : ve kin
14. ilâ yevmi el kıyâmeti : kıyamet gününe kadar
15. ve sevfe : ve yakında
16. yunebbiu-hum(u) : onlara haber verecek
17. allâhu : Allâh (c.c.)
18. bimâ kânû : … oldukları şeyleri
19. yasnaûne : yapıyorlar

وَمِنْ الَّذِينَ قَالُوا diyenlerden deإِنَّا biz elbetteنَصَارَى hristiyanızأَخَذْنَا almıştık daمِيثَاقَهُمْ kesin sözleriniفَنَسُوا unuttularحَظًّا büyük kısmınıمِمَّا ذُكِّرُواhatırlatılanlardanبِهِ kendisiyleفَأَغْرَيْنَا biz de yerleştirdikبَيْنَهُمْ aralarındaالْعَدَاوَةَ düşmanlıkوَالْبَغْضَاءَ ve kinإِلَى يَوْمِ gününe kadarالْقِيَامَةِ kıyametوَسَوْفَ يُنَبِّئُهُمْ onlara haber verecektirاللَّهُ Allah daبِمَا şeyleriكَانُوا olduklarıيَصْنَعُونَ yapmakta


AÇIKLAMA

Yüce Allah İsrailoğulları’ndan peygamberleri Mûsâ (a.s.) aracılığı ile Allah’ın kendileri için seçmiş bulunduğu şeriatlerinin yer aldığı Tevrat gereğince mutlaka amel edeceklerine ve onu tam bir ciddiyet ve gayret ile kabullenip tu­tacaklarına dair söz ve ahit almıştı: “Size verdiğimizi tam bir kuvvetle alın (de­mişti).” (Bakara, 2/63 ve 93). Bu ahit hâlâ elde bulunan Tevrat’ta yer almakta­dır. Biz ayrıca ona aralarından 12 temsilci seçmesini de emrettik ki, bunlar Araplardaki kabileler durumunda olan Esbât’ın işlerini üstlenecek, onları gözeteceklerdi. Temsilciler (nakîbler) 12 Sıbtın önderleri yahut onların temsilcile­ri idi. “Nakîb” bir topluluğun büyüğü ve işlerinin durumlarını araştırıp onları üstlenen, bu işlerdeki maslahatlarını tetkik eden kimse demektir. Gönderilme­leri ise Beytülmakdis’deki zorbalarla çarpışmak üzeredir.

Bunun hangi tarihte cereyan ettiğine gelince: İbni İshâk ve başkalarının İbni Abbas’tan rivayetlerine göre İsrailoğulları Firavun ve beraberindekilerden kurtulunca Allah onlara, o sıralarda zorba Kenanîlerin yerleşik bulunduğu Beytülmakdis’in üzerine yürümelerini emredip dedi ki: “Orasını ben sizin için vatan kıldım. Haydi oraya gidiniz ve orada bulunan kimselere karşı cihat ediniz. Size şüphesiz ben yardım edeceğim.” Mûsâ (a.s.) zorbalarla çarpışmaya yönelince, Allah kendisine 12 sıbtı temsil edecek ve Allah’ın kendilerine vermiş olduğu emirleri yerine getirmenin taahhüdünü verecek bir nakib almasını emretmişti. Hz. Mûsâ Arz-ı Mukaddese doğru yaklaşınca haber toplamak üzere nakibleri gönderdi. Orada oldukça güçlü surlar, büyük güç ve kuvvet sahibi kimseler gör­düler. Onlardan korkup çekindiler, geri dönüp kavimlerine gördüklerini anlattı­lar. Oysa Hz. Mûsâ böyle bir şey yapmalarını kendilerine yasaklamıştı. İki na­kib dışındakiler ahitlerini bozdular. Bunlar ise Yüce Allah’ın haklarında: “Allah’ın kendilerine nimet vermiş olduğu (Allah’tan) korkanlardan iki kişi: Haydi onların üzerine kapılardan girin… dediler.”  (Mâide, 5/23) dediği kimselerdir.

“Ve Allah demişti ki, şüphesiz ben sizinle beraberim.” Yüce Allah İsrailoğulları’na vahyi bildiren Mûsâ (a.s.)’ya: Şüphesiz ki, ben sizinle beraberim, ya­ni sizin koruyucunuz, yardımcınız, destekçiniz ben olacağım; durumunuzu gö­rüp gözetiyorum, amellerinizin karşılığını da size vereceğim, demişti.

Allah onlarla şu ilâhî ahdi yaptı: Andolsun, eğer namazı dosdoğru kılar, onu en mükemmel şekliyle eda eder, nefislerinizi arındırıp temizler, mallarını­zın zekâtını verir, Musa’dan sonra sizlere gönderilecek peygamberlerime iman ederseniz, yani onları Dâvûd, Süleyman, Zekeriyya, Yahya, İsâ ve Muhammed (hepsine selâm olsun) gibi peygamberleri sizlere getirecekleri vahiylerinde tas­dik edip doğrulayacak, tasdik edecek olursanız, onlara yardımcı olup hak üzere yanlarında yer alır, düşmanlarına karşı onları himaye eder, Yüce Allah’a da güzel bir şekilde borç verirseniz, yani onun yolunda ve onun rızasını aramak maksadıyla infak ederseniz ve bunları Allah’ın size farz kılmış olduğu zekâttan ayrı olarak yaparsanız, evet, andolsun bütün bunları yaptığınız takdirde, şüp­hesiz ben de sizin günahlarınızı affedip bağışlayacağım. Günahlarınızı örtece­ğim, sileceğim; günahlarınız dolayısıyla sizleri sorgulamayacağım ve andolsun sizleri altından ırmakların aktığı cennetlere sokacağım. Yani sakındığınız şey­leri sizden uzaklaştıracak ve arzuladığınız maksatlarınızı gerçekleştireceğim.

Aranızdan kendisine vermiş olduğum emirlerden herhangi bir şeyi inkâr edip, sağlamca pekiştirilmesinden sonra bu ahde kim muhalefet ederse, artık o Allah’ın sizin için şeriat olarak belirlemiş olduğu din olan apaçık ve dosdoğru yoldan şaşmış, o dosdoğru yolu, hidayeti bırakıp sapıklığa yönelmiş olacaktır.

Daha sonra Yüce Allah onların bu ahdi bozmuş olduklarını, bundan ötürü de yaptıklarına karşılık olmak üzere onları cezalandırdığını beyan ederek şöyle buyurmaktadır: “Sözlerini bozmalarından ötürü onlara lanet ettik, kalplerini de katılaştırdık.” Kendilerinden alınmış olan sözü bozmaları sebebiyle biz de onları haktan uzaklaştırdık, hidayet ve rahmetimizden kovduk. Üzerlerine ga­zabı, öfkeyi ve kızgınlığı indirdik. Kalplerini hakkı kabul etmeyecek, hiç bir öğüt almayacak şekilde alabildiğine sert, kaba, katı, haşin kıldık. “Allah kalp­lerine, kulaklarına mühür vurdu. Gözleri üzerinde de perde vardır onların.” (Bakara, 2/7).

“Onlar kelimeleri yerlerinden değiştiriyorlar.” Anlayışları fesada boğuldu; Allah’ın ayetlerindeki tasarrufları alabildiğine kötüleşti. Allah’ın Kitabını, in­dirdiği şekilden başka türlü tevil ettiler. Onun maksadına aykırı manalara yo­rumladılar, değiştirdiler. Bunların Kitabı tahrif etmeleri iki türlü olmuştu:

Birincisi, takdim, te’hir, fazlalık ve eksiklik ile lafızların tahrif edilmesi; ikincisi, lafızları asıl maksatlarından başka manalara yorumlayarak anlamla­rın tahrif edilmesi.

Yüce Allah onların Kitabı tahrif edip yanlış şekilde yorumlamalarına dair haberi bir çok yerde vermektedir. Bunlardan birisinde şöyle buyurulmaktadır: “Dillerini eğerek, bükerek dine de saldırarak: “İşittik, (ama) isyan ettik. İşit, işitmez olası, râinâ derlerdi.” (Nisa, 4/46) Tarihen ve bizzat Yahudi ve Hristiyanların kendi itiraflarıyla şu durum bilinmektedir: Mûsâ (a.s.)’ya indirilen, yazılı olarak kendilerine verilip korunmasını emrettiği Tevrat tek bir nüsha idi. Yahudi ve Hristiyan tarihçilerin ittifakıyla bu nüsha, İsrailoğulları Babilliler tarafından esir alınıp onlara baskın yaptıkları sırada kaybolmuştu. Yanla­rında da başka bir nüsha bulunmuyordu ve onu ezberlememişlerdi. Bu nüsha ise Babillilerin onların kutsal heykellerini yakıp başkentlerini tahrib etmeleri, hayatta kalanlarını da esir almaları sebebiyle kaybolmuştu.

Hz. Musa’ya nispet olunan ve içlerinde onun ölümüne ve hayatına dair ha­berlerin yer aldığı, ondan sonra onun benzeri kimsenin gelmediği ifadelerinin bulunduğu beş bölümlü kitaba (Tevrat’a) gelince: Bu bölümler ondan oldukça uzun bir süre sonra, birkaç asır sonra yazılmıştır. Bunları kâhin Azra, esaret ve öldürülmelerden arta kalan yaşlılarının bildiklerinden derleyerek ve İsrailoğulları’na kendi topraklarına dönüş izni verilmesinden sonra yazmıştı. İncil de aynı şekilde bizzat Hristiyanların itirafı ile Hz. İsa’dan bir ve daha fazla asır sonra yazılmıştır.

“Kendilerine belletilen öğütlerin bir kısmını unuttular.” Yani ondan yüz çe­virerek gereğince ameli bıraktılar, Allah’ın peygamberlerden almış olduğu Muhammed (s.a.)’e iman edileceğine dair ahdi unuttular. İbni Abbas der ki: Onla­rın Kitabı unutmalarının anlamı Kitabın aslından bir bölümü unutmaları ve kitaplarında kendilerine verilen emirlerin bir kısmını terketmeleridir. Bu da Muhammed (s.a.)’e iman etmekti. Hasan-ı Basrî şöyle der: Dinlerinin yapışma­ları gereken kulplarını ve kendileri olmaksızın Allah’ın ameli asla kabul etme­yeceği Allah’ın onlara yüklemiş olduğu vazifeleri terkettiler. Başkası da şöyle demektedir: Onlar Allah’ın emri üzere ameli terkettiler, o bakımdan oldukça aşağılık bir hale düştüler. Ne kalplerinde doğruluk ve esenlik kaldı, ne doğru fıtratları ne de doğru amelleri kaldı.

Bütün bunların nakledilmeleri ise, Muhammed (s.a.)’in doğruluğuna delâlet eden Kur’an-ı Kerim mucizesinin baki kalıp devam etmesi içindir. İşte Yüce Allah Mûsâ (a.s.)’nın ölümünden asırlarca sonra bunlardan bize haber vermektedir.

“İçlerinden pek azı müstesna daima hainliklerini görürsün.” Sana ve asha­bına karşı girişecekleri hile ve tuzakları, gaddarlıklarını, sözlerinde durmayış-lannı hainliklerini görüp duracaksın. Mücahid ve başkaları şöyle demiştir: Bu­nunla Resulullah (s.a.)’ı suikast ile öldürmek üzere anlaşmaları kastedilmekte­dir. Bazıları da bunun anlamının şu olduğunu söylerler: Sen onlardan hainlik edecek kimseleri görüp duracaksın

Taberî şöyle der: Bu konuda sözün doğrusu şu ki, şanı Yüce Allah bu ayet-i kerime ile Resulullah (s.a.)’ı ve ashabını öldürmeyi kasteden Nadir oğulları Yahudilerin kastetmektedir. Resulullah (s.a.) Amirlilerin diyetini ödemek hu­susunda onlardan yardım istemek üzere gittiği vakit, Allah onların kararlaştır­dıkları komplolardan kendisini haberdar etmişti

“İçlerinden pek azı müstesna”, yani sen pek azı müstesna olmak üzere on­lardan sadır olacak ve defalarca ortaya çıkacak hainliklerini görüp duracaksın. Bu müstesna kimseler ise Abdullah b. Selâm ve onunla iman eden, güzel bir şekilde de imanına bağlanan arkadaşlarıdır. Bunlardan korkma.

Artık onların yaptıklarını affet. Aralarından kötülük işleyenleri bağışla, bunlara karşı iyilikle davran. Şüphesiz Allah güzel bir şekilde affeden, kötülük yapanları bağışlayan, ihsan edici kimseleri sever; bu ihsanlarının karşılığında onları mükâfatlandırır. İşte bizzat yardım ve zafer de budur. Nitekim seleften bazıları şöyle demişti: “Senin hakkında Allah’a asi olan kimseye karşı senin onun hakkında Allah’a itaat etmek kadar güzel bir davranışın olamaz.” İşte bu yolla onların kalbi sana ısındırılır ve hak üzere bir araya gelmeleri umulur, belki de Allah onları hidayete iletilir

Peygamber (s.a.)’in Medine etrafında bulunan üç Yahudi kabilesine (Kaynuka, Nadîr ve Kurayza oğullarına) işin başında da, ortasında da, sonunda da en güzel şekilde davranmış olduğu sabittir. Medine’ye hicretten sonra önce on­larla “Medine Vesikası” diye bilinen bir barış akdi yapmış, onlarla barış içinde yaşamak üzere sözleşmişti. Onlar da ona karşı savaşmayacak, düşmanlarına destek vermeyeceklerdi. Bu şekilde davrandıkları takdirde canları ve malları emniyet altında bulunacak, tam bir hürriyetten yararlanacaklardı. Ancak Ya­hudiler sonradan ahitlerini bozdular, peygambere hainlik ettiler. Kureyş kam­pına katıldılar ve Müslümanlara karşı savaşta müşrik Araplarla ortak hareket ettiler. Peygamber (s.a.) de onları Medine civarından kovup uzaklaştırmakla yetindi. İşin neticesinde ise Resulullah (s.a.) hainliklerine, antlaşmaları boz­malarına karşılık onları cezalandırmadı. Bunun yerine onların Arap yarımada­sından -ve bu arada Hicaz’dan- sürülmelerini vasiyet etmekle yetindi.

Daha sonra Yüce Allah Hristiyanlardan alınan ahdi hatırlatarak şöyle bu­yurmaktadır: “Biz Hristiyanız diyenlerden de sözlerini aldık…” Yani aynı şekilde Hristiyanlardan da son peygambere tabi olup ona yardımcı olacaklarına, onu destekleyeceklerine, onun izinden gideceklerine ve Allah’ın insanlara göndere­ceği bütün peygamberlere iman edeceklerine dair söz ve ahit aldık. Fakat onlar da Yahudilerdin yaptığı gibi yaptılar; dinlerini tahrif ettiler, sözlere muhalefet ettiler, ahitleri bozdular. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Onlar da kendilerine belletilen öğütlerden bir kısmını unuttular. Bu yüz­den kıyamete kadar aralarına kin ve düşmanlık saldık…” Yani onlar da dinle­rinden yüz çevirerek dinlerinin esasları gereğince ameli terkettiler. Bundan ötürü biz de aralarına birbirlerine karşı düşmanlık ve kin saldık. Kıyamete ka­dar böyle devam edip gideceklerdir. Hristiyan kavimler bütün çeşit ve türleriy­le birbirlerine düşmandırlar, birbirlerine kin beslerler. Biri ötekini tekfir eder, biri diğerine lanet eder. Kıyamet gününde Allah dünyada yaptıklarını kendile­rine bildirecektir. Bu ise Allah’a ve Rasulüne yaptıkları iftiralar dolayısıyla on­lara büyük bir tehdittir. Yüce Allah’a nispet ettikleri eş edinmek, çocuk sahibi olmak, ortağı bulunmak gibi iftiralara karşı bir tehdittir. Ahirette ise hak et­tikleri şekilde cezalandırılacakları muhakkaktır.

Bizzat Hristiyanlar tarafından da tarihî bir gerçek olarak şu husus kabul edilmektedir: Hz. İsa kendi öğüt ve direktiflerini yazmamıştır. Bu yüzden o, Allah’ın emri ile aralarından ayrıldığında ortada yazılı bir İncil yoktu. Yahudiler, ona tabi olanlara ağır baskılar uygulamış, onları her tarafta kovalamış, bir çoklarını öldürmüştü. Özellikle de avcılık yapan havarilerin peşine takılmışlar­dı. Kral Konstantin Hristiyanlığı kabul edip onlara karşı girişilen takibat sona erince, İncilleri yazmaya koyuldular. İnciller ise pek çok, birbirinden farklı ve çelişkili idi. Günümüzde kullanılan dört İncil ise ancak Hz. Mesih’ten üç asır sonra ortaya çıkmıştır. Bu da Roma kralı Konstantin’in Hristiyanlığa girmesi üzerine Hristiyanların devlet kademelerine yükselmelerinden sonra olmuştur. Hristiyanlık da, Konstantin’den itibaren yeni bir döneme girmişti ki, bu yeni dönemde putperestlik ve Grek felsefesinin yoğun etkisi söz konusudur.

Aslı ve tarihi bilinmemekle birlikte kendilerine Yeni Ahit adı verilen, bir­birleriyle çelişkili ve birbirini tutmayan bu İndilerde Hristiyanlığın esası Eski Ahit diye bilinen Yahudilerin kitapları üzerine kuruldu ki, zaten bu Eski Ahi-din de bilindiği gibi sabit ve sağlam bir esası, dayanağı yoktur.

Advertisements