6

٦

وَكَذلِكَ حَقَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ عَلَى الَّذينَ كَفَرُوا اَنَّهُمْ اَصْحَابُ النَّارِ

(6) ve kezalike hakkat kelimetü rabbike alellezine keferu ennehüm ashabün nar
Böylece üzerine hak oldu Rabbinin (azap) kelimesi kâfirlere elbette onlar cehennem ashabıdırlar

(6) Thus was the decree of thy Lord proved true against the Unbelievers That truly they are companions of the fire!

1. ve kezâlike : ve işte böylece, böyle
2. hakkat : hak oldu
3. kelimetu rabbi-ke : senin Rabbinin sözü
4. alâ ellezîne : onların üzerine, onlara
5. keferû : inkâr ettiler
6. enne-hum : onların olduğu
7. ashâbu en nâri : ateşin ehli (ateş ehli), ateş halkı


AÇIKLAMA

Bu ayetlerin konusu, Kur’an’ın indiriliş kaynağını beyandır ve Kur’an’ın, kendisini burada altı sıfatla niteleyen Allah katından olduğunu bildirmek, Allah’ın ayetleri hakkında batıl iddialarla, Kur’an ayetlerine tan ederek ve hakkı ortadan kaldırmak maksadıyla mücadele eden kâfir­lerle münakaşa etmektir. Ki onlar böylece Allah’ın azabıyla tehdit edilme­yi, yani cehennemlik olduklarının bildirilmesini haketmişlerdir.

“Hâ-mîm. Bu Kitab’ın indirilmesi, Aziz ve Alîm olan Allah tarafındandır.” Buradaki “Hâ-mîm”, surelerin başlarında yer alan huruf-u mukattaadandır. Bu harflerin sure başlarında yer alması, surenin içeriğini bildir­mek ve Araplar’ın konuştuğu, şairler yazdıkları ve akıcı hitabeti kendisiyle süsledikleri aynı dilin harflerinden oluşan ve böyle olduğu halde bir benze­rini ortaya koyamadıkları Kur’an’ın icazına dikkat çekmek maksadına yö­neliktir. Çünkü Kur’an Allah Tealâ’nın kelâmıdır.

Kur’an, insanlar arasında okunan, Allah indinden indirilmiş bir Kitap’tır, insan eseri değildir. Onu indiren Allah, Azîz’dir, yani galiptir, kuv­vet ve kudret sahibidir, kahredicidir; Alîm’dir, yani sırrı ve gizli olanı bilen ve mahlukâtını, onların söylediklerini ve yaptıklarını tam bir ilimle, hak­kıyla bilendir.

Daha sonra Allah Tealâ, kendi zâtını, müjde, tehdit, teşvik ve sakın­dırma ihtiva eden altı özellikle vasfetmekte ve şöyle buyurmaktadır:

“Günahı bağışlayan, tevbeyi kabul eden, azabı çetin olan, lütuf sahibi. O’ndan başka ilâh yoktur, dönüş O’nadır.” Yani Kur’an’ın indiricisi olan Allah, dostlarının daha önce işlemiş oldukları -küçük olsun, büyük olsun, her türlü- günahı, tevbeden sonra, ya da dilerse tevbeden önce de bağışlayan­dır; onların halis tevbesini kabul edendir; düşmanlarına azabı şiddetli olandır; lütuf, nimet, bolluk ve zenginlik sahibidir, sırf kendi lütfundan olmak üzere kullarına nimet ihsan eder; O, ortağı, şeriki, eşi ve çocuğu olma­yan, tek ilâhtır; ahiret günü dönüş ve varış da başkasına değil, sadece O’na olacaktır.

Daha sonra Allah Tealâ, Kur’an’ın nurunu söndürmek maksadıyla Kur’an’la mücadele edenlerin durumunu anlatmakta ve şöyle buyurmaktadır: “inkâr edenlerden başkası Allah’ın ayetleri hakkında mücadele etmez. Onların şehirlerde dolaşması seni aldatmasın.” Yani Allah’ın ayetlerini saf dışı bırakmak ve yalanlamak için ancak küfredenler mücadele ve muhalefet ederler. Zira onlar, hakkı ortadan kaldırmak için batıl delillerle müca­dele ederler. Nitekim onların Kur’an hakkında, “Bu, bir şiirdir, sihirdir veya eskilerin kısallarıdır.” şeklindeki sözleri bu batıl davalarına örnektir. Öyleyse ey Peygamber ve tüm müminler! Onların içinde bulundukları, şe­hirlerde ticaret yapmak, kâr yapmak ve mal-servet toplamak gibi dünya refahına herhangi bir şekilde aldanmayın! Zira onlar yakın bir zamanda cezalandırılacaklardır. Onların sonu helak ve yok olmaktır. Bu, Hz. Peygamber’i teselli için gelmiş bir ifadedir. Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurmaktadır: “İnkâr edenlerin, öyle şehirlerde gezip dolaşması seni aldatma­sın. Bu, az bir faydadır. Sonra gidecekleri yer cehennemdir. Ne kötü mes­kendir orası!” (Al-i İmrân, 3/196-197), “Onları biraz geçindirir, sonra kaba bir azaba süreriz.” (Lokman, 31/24).

Bu ayetteki “mücadele” hakkında şunlar söylenebilir: Mücadele iki türlüdür: Hakkı ortaya koyup kabul ettirmek ve ispat için yapılan mücade­le, batılı ortaya koyup kabul ettirmek ve ispat için yapılan mücadele. İşle­rin kapalı yönlerini açıklamaya ve hakikatleri anlamaya yönelik hak mü­cadele caiz ve meşrudur. Peygamberler bu mücadele türünü hak dini teb­liğde bir yöntem olarak kulanmışlardır. Nitekim Yüce Allah, Nuh kavmi­nin Hz. Nuh’a şöyle dediklerini bildirmektedir: “Dediler ki: “Ey Nuh! Bi­zimle mücadele ettin. Hem bizimle mücadelede çok ileri gittin.” (Hûd, 11/32). Yüce Allah, peygamberi Hz. Muhammed (s.a.)’e hitaben de şöyle bu­yurmaktadır: “Ve onlarla en güzel şekilde mücadele et.” (Nahl, 16/125).

Burada zikredilen örnekte olduğu gibi batıl için yapılan mücadeleye gelince, bu mücadele kötülenmiştir. Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurmak­tadır: “Bunu sadece tartışma için sana misal verdiler. Doğrusu onlar kavga­cı bir toplumdur.” (Zuhruf, 43/58). Bu tür mücadele, Hz. Peygamberin, “Kur’an konusunda tartışmayın. Zira Kur’an konusunda tartışmak küfür­dür.” “Kur’an konusunda mücadele etmek küfürdür.” gibi hadislerinde işa­ret edilen mücadeledir.

Ebu’l-Aliye şöyle demiştir: “Kuranda iki ayet vardır ki, Kur’an konu­sunda mücadele edenler hakkında onlardan daha şiddetlisi yoktur. Bunlar, “İnkâr edenlerden başkası Allah’ın ayetleri hakkında mücadele etmez.” ve “Kitapta anlaşmazlığa düşenler, elbette derin bir ayrılık içindedirler.” (Ba­kara, 2/176) ayetleridir.”

Daha sonra Yüce Allah, peygamberlerin gönderildikleri kavimlerin, onları yalanlama konusunda birbirlerine benzediklerini haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:

“Onlardan önce Nuh kavmi ve onlardan sonra gelen kavimler de ya­lanladı.” Yani Kureyş kavminden önce Nuh kavmi de yalanlamıştı. (Hz. Nuh, Allah Tealâ’nın, insanları putlara tapmaktan nehyetmesi için gönder­diği ilk Rasul’dür.) Nuh kavminden sonra peygamberlere karşı bir hizip teşkil eden gruplar da yalanlamışlardı. Âd, Semud, Ashab-ı Lût ve Firavun’un kavmi de bunlardandır. Bütün bunlar, sonunda azabın en şiddetli­sine çarptırılmışlardır.

“Her millet, peygamberlerini yalanlamaya yeltendi, hakkı yok edebil­mek için boş şeyler ileri sürerek tartıştılar.” Yani kendisine gönderilmiş olan elçiyi yalanlayan her millet, o elçiyi hapsetmek, ona işkence etmek, dile­dikleri zararı vermek veya öldürmek için onu yakalamaya azmetti. Sonun­da onlardan kimi elçisini öldürdü, kimi de kendisine gelen elçi ile, şüphe ve boş sözler ileri sürerek tartıştı. Maksatları, açık ve belli olan hakkı red ve imanı iptal etmek idi. Taberâni, İbni Abbas (r.a.)’tan, o da Hz. Peygamber’den şöyle rivayet etmiştir: “Kendisiyle hakkı ortadan kaldırmak için kim batıla yardım ederse, hem Allah’ın zimmeti, hem de Rasulünün zim­meti o kimseden beridir.” Yahya b. Selâm şöyle demiştir: “Onlar, şirki ileri sürerek, onunla imanı iptal etmek için peygamberlerle mücadele ettiler.”

“Neticede ben de onları tutup yakaladım. İşte, benim azabım nice imiş!” Yani batıl için mücadele eden o kavimleri azap ile yakaladım ve he­lak ettim. Bu ayette geçen “ahz” kelimesi, “Sonra onları helak ettim. İnkâr nasıl oldu?” (Hacc, 22/44) ayetinde “helak etmek” anlamındadır. Yani kendi­lerine verdiğim azabın nasıl olduğuna bak. Zira o azap, onları helak eden ve köklerini kazıyan bir azaptır. Ey Muhammed! O halde senin kavmin de bundan ibret alsın. Zira onlar, helak edilen o kavimlerin şehirlerine ve meskenlerine gidip geliyorlar ve onların yaşadığı azabın izlerini gözleriyle görüyorlar. Bu ifade, hayrete sevketme anlamı taşıyan bir takrir bildir­mektedir. Bu anlamı şu ayet de tekit etmektedir:

“Böylece Rabbinin, kâfirler hakkındaki, “Onlar ateş halkıdır.” sözü, ye­rini bulmuş oldu.” Yani her kâfirin azabı böyledir. Yukarıdaki ayet de göz önünde bulundurulursa, toplu mana şöyle olmaktadır: Kendilerine gelen elçileri yalanlayan milletlere azap nasıl gerekli olduysa, ey Muhammed, seni yalanlayan, seninle batıl şeyler ileri sürerek mücadele eden ve grup grup senin aleyhinde birleşen kâfirlere de öylece gerekli olmuştur. Azabın sebep ve illeti tektir ve bu azap, onların ateşi haketmeleridir. Buradaki “azap sözü”nden maksat, onların ateşe müstahak olduklarıdır

Advertisements