94

    RevelationCuzPageSurah
    55 7138An’am(6)

٩٤

وَلَقَدْ جِءْتُمُونَا فُرَادى كَمَا خَلَقْنَاكُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍ وَتَرَكْتُمْ مَا خَوَّلْنَاكُمْ وَرَاءَ ظُهُورِكُمْ وَمَا نَرى مَعَكُمْ شُفَعَاءَكُمُ الَّذينَ زَعَمْتُمْ اَنَّهُمْ فيكُمْ شُرَكؤُا لَقَدْ تَقَطَّعَ بَيْنَكُمْ وَضَلَّ عَنْكُمْ مَا كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ

(94) velekad citümü nafürada kema halekna kem evvalimerraten ve teraktüm ma havvelnaküm verae zuhuriküm ve ma nera meaküm şüfeaekümül lezine zeamtüm ennehüm fiküm şüraka’ le kad tekattaa beyneküm ve dalle anküm ma küntüm tez’umun

gerçekten siz, bize ilk defa yaratıldığınız gibi teker teker geldiniz. Size verdiğimiz malı mülkü arkanızda bıraktınız, şefaatçilerinizi yanınızda görmüyoruz. O kimseler ki içinizde onları şerikler zannetmiştiniz, aranızdaki (Rabıta) paramparça oldu umduklarınız sizden hepsi kaybolup gitti

(94) And behold ye come to us bare and alone as we created you for the first time: ye have left behind you all (the favours) which we bestowed on you: we see not with you your intercessors whom ye thought to be partners in your affairs: so now all relations between you have been cut off, and your (pet) fancies have left you in the lurch!

1. ve lekad : ve andolsun
2. ci’timû-nâ : bize geldiniz
3. furâdâ : fertler olarak, tek tek
4. kemâ : gibi
5. halaknâ-kum : sizi yarattık
6. evvele : evvel, ilk
7. merretin : defa
8. ve terektum : terkettiniz, bıraktınız
9. : şeyleri
10. havvelnâ-kum : size verdik, lütfettik
11. verâe zuhûri-kum : (sizin) arkanızda
12. ve mâ nerâ : ve görmüyoruz
13. mea-kum : sizinle beraber
14. şufeâe-kum : sizin şefaatçileriniz
15. ellezîne : ki onlar
16. zeamtum : siz zannettiniz
17. enne-hum : onların olduğunu
18. fî-kum : sizinle
19. şurekâû : ortaklar
20. lekad : andolsun
21. tekattaa : bağlar parçalanıp, koparılmış
22. beyne-kum : sizinle aranızdaki
23. ve dalle : ve saptı, uzaklaştı, kayboldu
24. an-kum : sizlerden
25. mâ kuntum : sizin ….. olduğunuz şeyler
26. tez’umûne : zannediyorsunuz

وَلَقَدْ andolsun kiجِئْتُمُونَا bize geldinizفُرَادَى tek başınaكَمَا gibiخَلَقْنَاكُمْ sizi yarattığımızأَوَّلَ ilkمَرَّةٍ defaوَتَرَكْتُمْ ve bıraktınızمَا خَوَّلْنَاكُمْ size bağışladığımız şeyleriوَرَاءَ ظُهُورِكُمْarkanızdaوَمَا نَرَى görmüyoruzمَعَكُمْ yanınızdaشُفَعَاءَكُمْ şefaatçilerinizi deالَّذِينَ زَعَمْتُمْ boş yere iddia ettiğinizأَنَّهُمْ gerçektenفِيكُمْ içinizdenشُرَكَاءُ ortak olduklarınıلَقَدْ andolsunتَقَطَّعَ bağlar kopmuşبَيْنَكُمْ onlarla aranızdakiوَضَلَّ ve uzaklaşıp gitmiştirعَنكُمْ sizdenمَا كُنتُمْ تَزْعُمُونَ iddia ettikleriniz


SEBEB-İ NÜZUL

İbn Cerîr, İbnu’l-Munzir, İbn Ebî Hatim ve Ebu’ş-Şeyh’in İkrime’den rivayetlerine göre en-Nadr ibnu’l-Hâris: “Lât ve Uzzâ elbette bana şefaat edecek­ler.” demiş ve onun bu sözü üzerine bu âyet-i kerime nazil olmuştur.

“Allah’a karşı yalan uyduran ve âyetlerini yalan sayandan daha zâlim kim vardır? Şurası muhakkak ki zâlimler felaha ermezler.” (En’âm, 6/21) âyetinin de aynı sebeple nazil olduğu rivayeti biraz önce o âyetin nüzul sebebinde geçmişti.


AÇIKLAMA

Allah’a yalan iftira ederek O’na ortak koşan yahut evlat sahibi olduğunu ileri süren ya da Allah onları insanlara peygamber olarak göndermediği halde peygamberlik ve risalet iddiasında bulunan kimseden daha zalim hiç bir kimse olamaz. Aynı şekilde kendisine hiç bir şey vahyolunmadığı halde, bana vahy olunuyor diyenden de. Böyle bir sözü söylemekle bundan önceki ifade arasındaki farka gelince: Birincisinde kendisine daha önce vahiy geldiği iddiasında bulunmaktadır. İkincisinde ise kendisine vahiy geldiğini iddia etmekle birlekte, Muhammed (s.a.)’e vahiy gelmediğini ileri sürmektedir. Böylelikle ikincisinde iki türlü yalan bir aradadır: Olmayan bir şeyi var gibi göstermek ve var olan bir şeyi de yok kabul etmek.

Veya, “Allah’ın indirdiği gibi ben de indiririm” diyen bir kimse de aynı şekilde zalimdir. Yani, “Ben Allah’ın peygamberine indirdiğinin benzerini de indirmeye kadirim” diyen kimse. Meselâ müşriklerden, “Dilesek elbette biz de bunun gibi biz söz söyleriz.” (Enfâl, 8/31) diyenlerin sözleri böyledir.

İşte bu, şu üç husustan birisinin kendisinden sadır olduğu kimselere bir tehdittir. İlk iki sözden (yani Allah’a yalan iftira edip vahiy iddiasında bulun­maktan) kastedilenler, Yemâmeli yalancı Müseylime gibi, Yemen San’a’da Es-vet el-Ansî gibi, Esedoğulları arasında Tulayha el-Esedî ve bunlara benzer pey­gamberlik iddiasında bulunan kimselerdir. Müseylime, “Muhammed Kureyş’in elçisi, ben de Hanifeoğullarının elçisiyim” diyordu. Üçüncü söz ile, “Dileseydik elbette biz de bunun gibi bir söz söyleriz” diyen en-Nadr b. el-Hâris’in söylediği sözler kastedilmektedir. O, Kur’an-ı Kerim hakkında şöyle derdi: “Kur’an geç­mişlerin masallarıdır. Şüphesiz o bir şiirdir, dileseydik elbette onun gibisini biz de söyleriz.”

Daha sonra Yüce Allah bu kabilden zalimlerin ne şekilde bir azapla tehdit edildiklerini şöylece söz konusu etmektedir: “Sera bu zalimleri ölümün şiddetle­ri içinde… bir görsen!” Yani ey Peygamber ve her dinleyen ve okuyan! Zalimleri ölüm sarhoşluğu, ölüm dalga ve sakıntıları ya da zorlukla acıları içerisinde ol­dukları zaman bir görsen. Anlatılmayacak kadar hayret verici, büyük ve dehşetli bir durumla karşılaşacaksın. Melekler vurarak, son derece şiddetli ve katı davranışlarla ruhlarını kabzetmek için ellerini uzatmış halde ruhlarını vere­cekler. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Melekler yüzlerine ve arkala­rına vurarak ruhlarını alırken (halleri) ne olacak?” (Muhammed, 47/27). Bu arada melekler onları azarlayarak, başlarına kakarak ve alaylı bir üslûpla ruhlarını kabzedeceklerinde şöyle diyeceklerdir: “Haydi canlarınızı, ruhlarınızı bedenlerinizden çıkartıp bize teslim ediniz.” Bu ise süre tanımaksızın ruhun kabzedilmesinde oldukça katı ve şiddetli davranılacağının delilidir. Bunun nedeni ise, kâfir ölüm haline geldiğinde meleklerin ona azap, intikam, cehennem ve Allah’ın gazabını haber vermeleridir. Ruhu cesedinin her bir tarafına dağılır ve çıkmak istemez. Bu sefer melekler ruhları cesetlerinden çıkıncaya kadar ve onlara, “Allah’a karşı hak olmayan şeyler söylediklerinizden… aşağılanmak azabıyla cezalandırılacaksınız…” diyerek, onlara vuracaktır.

Yani bu gün alabildiğine horlanacak küçükltüleceksiniz. Çünkü sizler Allah’a karşı iftira ediyor, O’nun ayetlerine uymayı, peygamberlerine itaat etme­yi kabul etmeyip büyükleniyor, ayetlere ve peygamberlere iman etmiyordunuz. Allah’a karşı hak olmayan şeyleri uyduruyordunuz. “Bugün” den kasıt ise, öle­cekleri vakit ve ruhun alınmasının oldukça ağır ve şiddetli olacağından dolayı çekecekleri azaptır. Bundan kasıt berzah ve kıyamette görecekleri uzun süre devam edip giden azap da olabilir. Aşağılanmak (el-hevn), alabildiğine küçüklük ve hakîrlik demektir. Azabın buna izafe edilmesi (aşağılanma azabı ifadesi) kişinin kötü adam demesine benzer. Bu ifade ile aşağılığın oldukça ileri derecede olacağını, ve bundan ayrılıp sıyrılmanın imkânsızlığını anlatmaktadır.

Zemahşerî Yüce Allah’ın, “Meleklerin ellerini uzatarak…” buyruğu hakkın­da şöyle demektedir: Bu onlara nefes aldırılmaksızın ve mühlet verilmeksizin ruhlarının oldukça çabuk, şiddetle ve zor uygulanarak alınacağını, meleklerin bunlara her şeyi ile borçlusunun yakasını bırakmayan alacaklının yaptığı uygulamanın aynısını yapacağını ifade etmektedir. Böyle bir alacaklı borçlusuna elini uzatır, ona süre tanımaksızın oldukça ağır bir üslûpla alacağını ister ve bu ona, “Derhal sendeki hakkımı çıkartıp ver, onu gözünden çıkartıp alıncaya kadar yanından ayrılmayacağım* diyene benzer.

Daha sonra Yüce Allah onlara, “Andolsun ki sizi ilk defa yarattığımız gibi yapayalnız… huzurumuza geldiniz” buyurdu. Yani andolsun ki sizler koştuğu­nuz ortaklardan, dost ve velilerden, şefaatçilerden, hizmetçilerden, mal ve mülkten uzak, tek başınıza, sizi ilk olarak annelerinizin karnından çıplak ayaklı, elbisesiz ve sünnetsiz olarak yarattığımız gibi gelmiş bulunuyorsunuz. Size (dünyada iken) vermiş bulunduğumuz mal, evlat, hizmetçi, konfor, saray, köşk ve buna benzer dünya hayatınızda toplamış bulunduğunuz türlü nimet ve malları dünyada arkanızda bıraktınız. Onların burada size bir faydası olmayacaktır. Çünkü bütün bunların size hiç bir yararı dokunmaz.

Bu ayet-i kerime ile Yüce Allah’ın, “Allah kıyamet gününde onlarla konuş­mayacaktır.” (Bakara, 2/174) buyrukları arasında bir çelişki yoktur. Çünkü maksat, Allah’ın onlarla şanlarını yüceltmek için ve razı olacağına delâlet ede­cek bir şekilde konuşmayacağıdır. İfadenin geri kalan kısımları ise, dünya ha­yatında edinmiş oldukları putlar, tapındıklanrı heykeller ve şirk koştukları or­taklar dolayısıyla bir azar ve bir sitemdir. Onlar dünyada iken bunların dünya­da ve ahirette kendilerine faydalı olacağını sanarak ibadet ediyorlardı. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “İçinizde, gerçekten (Allah’ın) ortakları olduklarını boş yere iddia ettiğiniz şefaatçilerinizi de sizinle birlikte görmüyoruz.” Yani kendilerinin size şefaat edeceklerini ve Allah’ın ortakları olduklarını iddia ettiğiniz putlardan şefaatçilerinizin sizinle birlikte olduğunu görmüyoruz.

Andolsun ki, aranızdaki ilişkiler kopartılmıştır. Yani kıyamet gününde aranızda var olan her türlü dostluk, sevgi, bağlılık, arkadaşlık gibi bütün ilişkiler kopmuş bulunuyor. Sizler ve bunlar birbirinden ayrıldınız. Sapıklık kaybolup gitti. İftira ile gerçekle ilgisi olmaksızın şefaat edeceklerini ileri sürdüğünüz aracılar, putlara ve ortaklara seslenişler, putlardan bir şeyler ummalar gözünüzün önünden kaybolup gitmiş bulunuyor. Yüce Allah bütün yaratıkların gözü önünde onlara şöyle seslenecektir: “(Dünyada iken) iddia ettiğiniz benim ortaklarım nerede?” (Kasas, 28/62). Yine onlara şöyle denilecek: “Allah’tan başka tapındıklarınız nerede? Haydi onlar size yardım ediyor yahut kendileri yardıma mazhar olabiliyorlar mı?” (Şuarâ, 26/92-93)

“İçinizde kendileri gerçekten ortakları olduklarını…” buyruğundan kasıt şudur: Yani onların sizin kulluğunuzda, ibadetinizde, ibadetinize hak kazan­malarında, aranızda kendilerine ibadet hususunda… (iddia ettikleriniz) demektir. Çünkü onlar tanrı diye onlara dua edip ibadet edince aralarında ve yaptıkları ibadette onlar Allah’a ortak koşmuş oluyorlar.

Bu ifadelerden kasıt da şudur: Sizin bütün umutlarınız, emelleriniz, bütün iddialarınız da bütün vehimleriniz de boşa çıkmıştır. Artık fidye ile kurtulmak, şefaate nail olmak gibi bir şey söz konusu değildir. Karşılaşacağınız Allah’ın azabını önlemenin hiç bir yolu ve imkânı yoktur: “O gün kimse kimseye (faydalı) bir şey yapma imkânını bulamayacaktır. O gün emir yalnız Allah’ın­dır.” (İnfitâr, 82/19).

Advertisements